27 Mart 2012 Salı

Yaş Değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Yazı*



* (Edip Cansever)
ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
oysa güneş pek batmadı senin evinde
söyle
ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.

Cansever'in deyişiyle yarın yaş değiştirme törenim var. Aslında "25 Yılın Bilançosu" başlığını taşıyan bir yazı yazacaktım. Öyle planlamıştım ama çok fazla içimden gelmedi bugüne kadar yaşadıklarımın dökümünü yapmak. Bir de hayattan çok keyif almadığım, yaptığım şeylerin çoğundan sıkıldığım bir dönemdeyim. Yazı yazma isteğimi de köreltiyor bu durum haliyle.

Hayat benim için hiçbir zaman toz pembe olmayacak biliyorum. Çünkü babam giderken ışıkları söndürdüm ben. Ama yine de aydınlığa bakmaya çalışıyorum, hayat devam ediyor neticede.

Bu yaşıma kadar öğrendiğim bir şey var: Can baba haklı değil, sevdiğin kadar sevilmiyorsun bu hayatta. Bir zamanlar bir adamı sevmiştim. Şimdi  hiçbir iz kalmadı ondan. Neye yaradı birlikte geçirilen o kadar yıl?

Çok sevdiğim arkadaşlarım var ama benim onlara verdiğim değerin karşılığını alamadığımı hissediyorum bazen. Aramıza gündelik dertler, koşturmacalar, başka sıkıntılar giriyor.Yaptığın iyiliklerin, gösterdiğin yakınlığın karşılığını alamıyorsun her zaman. Birini sevdiğin zaman karşılığını alamama ihtimalin de var. Bunu böyle kabul etmek lazım galiba. 

Eskiden yaş değiştirme törenlerini çok severdim. En çok da hediye almayı tabii. Büyüdükçe pek çok şeyin değeri azalıyor. İleriki yaşlarında nelerle karşılaşacağını merak etmemeye başlıyorsun, hayat senden güzelliklerini esirgiyor çoğu zaman. Ama yine de bir sihirli değnek olsa elimde neler isterdim neler: Dünya turu yapmak, flamenko ve fotoğrafçılık öğrenmek, izleyemediğim bütün filmleri izlemek,okuyamadığım kitapları okumak...

Biraz karamsar mı oldu yazdıklarım? 27'ye bir yıl var daha ama 27 yaş sendromu etkisini erken mi gösterdi ne? Neyse zaten bu, yaş değiştirme törenine yetişen öyle bir yazı. Öğrencilerim dersi dinlese, tezime başlasam, yazmam gereken yazıları bitirsem, bahar gelse de bahçede kitap okusam, sevdiğim biri telefon etse, tanışmak istediğim biriyle tanışsam.. daha keyifli olur belki hayat. Belki de Nazım haklıdır. Güzel günler görürüz, güneşli günler.

Yaş değiştirme törenim kutlu olsun :)









12 Mart 2012 Pazartesi

Canımın İçi Böyle Şeyler Yalnızca Filmlerde Olur*


Filmler ve romanlar bizi fena halde kandırıyor. Misal, bir film izledim geçenlerde: Robert De Niro ve Meryl Streep'in oynadıkları "Falling in Love". Türkçeye "Geç Gelen Sevgi" adıyla çevirmiş filmlere alakasız isimler koymakla görevli kimseler- her kimseler. Filmdeki olay örgüsü gayet basit: Noel öncesinde bir dükkanda tanışan kadın ve adam daha sonra trende karşılaşırlar ve hemencecik birbirlerine aşık olurlar. İkisinin de evli olması büyük bir sorundur ama aşkın gücü galip gelir ve nihayet mutlu sona ulaşılır: Kadınla adam bütün engelleri aşıp aşklarının filizlendiği  yerde, trende bir araya gelirler. Şimdi düşünelim böyle bir şeyin gerçek hayatta olması ne kadar mümkün? Bir yerde tesadüfen gördüğünüz ve ilk bakışta fiziksel görünüşünden etkilendiğiniz bir erkeğe hemen açılabilir misiniz? Bizim Türk erkeklerimiz -en entelektüelleri, okumuş-yazmışları bile- ilk adımı kendileri atmak isterler çoğu zaman. Siz onların gösteremediği cesareti gösterip beğeninizi biraz hissettirseniz bile hemen koltukları kabarır beyefendilerin. Basit bir kahve içme teklifinizi dünyanın en büyük aşk ilanı gibi algılarlar. Sizden uzaklaşıp fildişi kulelerindeki kabuklarına çekilmeleri ve sizi görmezden gelmeleri de olasıdır.

Romanlar filmlere göre daha az aldatırlar insanı. En büyük aşk hikayelerinde bile bir trajedi yaşanır çünkü sonunda. Anna Kareninalar, Madam Bovaryler, Bihterler hep o büyük trajediyi yaşamadılar mı? Aşklarını yaşayıp mutlu olsaydı bu kadınlar, romancılar o güçlü çatışmalarını yaratamayacak ve okurlar büyük aşkların kahramanları olan bu kadınları hatırlamayacaklardı. Bu yüzden yazarları sinemacılardan daha gerçekçi ve inandırıcı bulmuşumdur. Sinemanın masalsı dünyasını değil, romanın katı gerçekçiliğini tercih etmişimdir.

Sinemada en tehlikeli tür, romantik komedidir. Gerçek hayatta olmayacak ne varsa -garip tesadüfler, anlık karşılaşmalar, ilk görüşte yaşanan aşklar, iyiliğin ve masumiyetin yüceltilmesi vb.- romantik komedi türünde sentezlenmiştir hepsi. Uzun süredir yalnızsanız romantik komedi izlemeyin derim. Filmin ardından yaşadığınız katharsisle büyük umutlara kapılır ve pembe gözlüklerle hayata bakarsınız bir süre. Ama nihayetinde yalnız ve mutsuz olduğunuz gerçeğini fark edersiniz.

"Çok istersen olur, umudunu kaybetme, dene, yenil ama tekrar dene" mottosundan ilham alan filmlere inanmayı bıraktım ben artık. Biliyorum senle ben yan yana gelemeyeceğiz. Yılbaşı öncesinde girdiğimiz dükkanda aldığımız hediyeler karışmayacak, benim bindiğim treni sen kaçıracaksın ya da trende senin için ayırdığım yan koltuğa bir başkası oturacak. Çünkü böyle şeyler yalnızca filmlerde olur canımın içi.

* Cümlenin aslı: "Canımın içi böyle şeyler yalnızca romanlarda olur." Murat Menteş, Dublörün Dilemması. Murat Menteş de Cüneyt Arkın'ın bir filminden almış bu cümleyi. Ben de onlardan aldım işte.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Kısa İyidir!

* Bugüne kadar hiç Paul Auster okumadım ama New York Üçlemesi en çok okumak istediğim kitaplardan. Malumunuz Türkiye'de ifade özgürlüğü olmadığını, 100'den fazla gazeteci ve yazarın hapiste olduğu bir ülkeye gelmeyeceğini söyledi Auster. Eminim ki bugüne kadar Auster'ın adını bile duymamış olan başbakanımız yine o çok sevdiği külhanbeyi edâlarını takınarak Auster'a cevap verdi. Bu vesileyle yine İsrail'e sataşma imkânını elde etmiş olduğu için de ayrıca sevinmiş olmalı. Auster'ın hassasiyetini anlıyorum ama ülkelerin politikaları yüzünden okurlar mağdur olmamalı bence. Edebiyatın ülkelerüstü bir yeri olmalı.

* Okan Bayülgen'in programlarını izlemekle geçti çocukluğum ve ilk gençliğim. Ama son zamanlarda Okan'ın megaloman tavırları iyice arttı ve bu tavırları beni sinirlendiriyor. Geçenlerde küçük İskender'i çağırmıştı programa. Sözde "yalnızlar diskosu" adıyla bir konsept yapıyor. Tüm program boyunca Türkiye'nin yaşayan en büyük şairlerinden birine iki şiir okuttu yalnızca. Saatlerce kendisi konuştu. Bir de reytingleri hiç umursamıyormuş gibi bir tavır takınıp her fırsatta - özellikle de ciddi meseleler konuşulduğu zaman- seyircilere sıkılıp sıkılmadıklarını soruyor. 90'lar programı yaparken de Uğur Mumcu'yu da anıyoruz dedi. Sonra da "bu bir siyaset programı değil ama" gibi talihsiz bir açıklama yaptı. Bu kadar korkak olmasına gerek yok. Bir-iki cümleyle siyasetten bahsetti diye bir şey kaybetmiş olmaz. Bu tavırlarıyla kendi izleyici kitlesini de hafife aldığını gösteriyor. Oysa onu izleyenlerin bir çoğu okuyan, yazan, çizen, kültürlü insanlar bence.

* Sayın Hüseyin Çelik, Andımız'ın ayet olarak görülmemesi gerektiğini buyurdu. Atatürk'ü koruyan bir kanun maddesi varken peygamberimizi koruyan yasalar yok dedi.  Bu sözler de bir kez daha gösterdi ki bu hükümetin Atatürk'le bir derdi var. Kim ne derse desin. Çocukların her sabah Ata'yı anarak güne başlamaları birilerini rahatsız ediyor.

* Geçen gün öğretmen atamaları yapıldı. Kars- Kağızman'a atanan bir öğretmen iki yıldır bu günü beklediğini ağlayarak anlattı. Bu görüntüleri izlerken bu ülkenin gençlerini hebâ ettiğini düşündüm. Kayıp bir nesiliz biz. Kimileri iş bulamıyor, kimileri akademik kariyer yapacağım diye eşleriyle ayrı şehirlerde yaşamak zorunda kalıyor, kimileri de Doğu'nun ücra bir köyüne atandığı için seviniyor.

* Ercümenç Çözer karakterini özledim. Behzat Ç'de bir daha onu izleyebilecek miyiz acaba?

* Göğe Selam albümünde Teoman'ın Dönence yorumu müthiş olmuş. Pek çok kişi Teoman'ın iyi bir söz yazarı ve besteci olduğunu ama iyi bir yorumcu olamadığını düşünür. Bence Dönence'yi müthiş bir samimiyetle ve duygusallıkla söylemiş.

* Kadına karşı şiddet meselesini merkeze alan ama aynı zamanda iyi bir kara komedi örneği olarak takdim edilen Kurtuluş Son Durak filmini sevmedim. Bu kadar ciddi bir meseleyi komedi unsurlarıyla birlikte vermesi hoşuma gitmedi. Bir de filmde bir bütünlük yok sanki. Komedi mi dram mı, tam olarak belli değil. Pedro Almodovar filmlerinin kötü bir kopyası gibi. Özellikle de Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınları anımsatıyor.

* Bir adamın kızını sattığı, hatta bunu belgelediği bir ülkede yaşıyoruz. Allah, insanlara akıl fikir versin. Bizim de akıl sağlığımızı korusun.

* Yurtdışından gelmek ve sarışın olmak bu ülkede popüler olmak için yeter. Modanın m'sinden anlamayan, üstelik de çok kötü giyinen ve tonlarca makyaj yapan İvana Sert'in moda programında atıp tutmasına gıcık oluyorum.

* Egoistokur son günlerde keyifle okuduğum sitelerden biri. Edebiyatla ilgil bazı bilgiler çok sıkmadan, eğlenceli bir biçimde anlatılıyor sitede. Yazar asistanlığı diye bir meslek olabileceğini düşünmemiştim önceden. Sitede bu konuyla ilgili birkaç yazı var. Lale Müldür, Vedat Türkali ve Attila İlhan'ın asistanlarıyla konuşmuşlar. İlginç ve güzel bir meslek olmalı.

* Flash Tv'de akıllara durgunluk veren programlar var. Dilberay'ın hapishane dekorunda geçen Kadere Mahkumlar isimli programına bir göz atın derim. Bu kadar enteresan bir konsept hiçbir ülkede yoktur sanırım.

* Kandillerde ve bilumum özel günlerde cepten herkese aynı kutlama mesajını gönderenler, yapmayınız; samimi değilsiniz.

* Facebook'ta Volkan Konak'ın bir şarkısını paylaşan bir memur görevinden alınmış. Ben de siyasete dair iki çift laf ettim diye tırstım şimdi bu haberi duyunca. Daha önce de yazmıştım fikirlerimizi ifade etmekten korkuyoruz artık.

Şimdilik bu kadar. Kısa iyidir :)

15 Ocak 2012 Pazar

Fısıldadıklarım 4


Bak, kar yağıyor ne güzel. Kardanadam yapalım seninle. Burnuna havuç takmayı unutmayalım ama olur mu? Sonra da yürürüz şehrin sokaklarında. Bu beyaz örtü en çok Ankara'ya yakışır, görmemek olmaz. Yürürken adımlarımızı sağlam basalım yere, ayak izlerimiz kalsın sadece seninle yürüdüğümüz yerlerde. Eldivenlerimi unutmuşum evde. Olsun, elin elimde oldukça hiç üşümem nasılsa. Canımız isterse Kuğulu'ya kadar da çıkarız belki. Bol köpüklü bir Türk kahvesi içeriz. Birlikte kurduğumuz hayallere göre yorumlarız fincandaki şekilleri.

Yağmuru sevmem, bana hep hüzün verir bilirsin; kaybedip de ulaşamadıklarımı, arayıp da bulamadıklarımı, isteyip de elde edemediklerimi hatırlatır. Oysa kar öyle mi? Bir iki kar tanesi düşsün yere, hemen çocukluğumun güzel günleri canlanıverir zihnimde. Sabahtan akşama kadar  kar topu oynamalar, altımıza bir naylon serip yokuş aşağı kaymalar, yapılan kardanadamları dağıtıp tekrar yapmalar... O zamanlar sen yoktun yanımda tabii; ama o kadar çok anlattım ki sana sensiz geçen zamanlarımı artık senin de anıların oldu bunlar. Sen de bana anlat her şeyi, hayatına dahil olmadığım zamanlarda neler yaptın, bilmek istiyorum demiştim bir gün. Senden önceki tarihime seni de ekledim ben. Senin de öyle yapmanı istedim. Ne istediysem yaptın, kırmadın beni. Teşekkür ederim. Bir gün yeni bir tarih yazalım seninle dedin. Hem de bugünden itibaren yazmaya başlayalım dedin. O an gördüm gözlerini. Sadece senin değildi artık onlar, ben de vardım içlerinde.

Tarihimize bir gün daha eklendi ne güzel değil mi? Sevdiğimiz şehir, sen, ben ve bembeyaz kar taneleri...

Kar yağışı devam edecekmiş yarın da. Öyle söylüyor haber bültenleri. Soğuk bir Ankara sabahına uyanınca anlayacağım sen diye hitap ettiğim birinin olmadığını. Kim bilir belki bir kar tanesi olup üzerime düşersin. Uzun zamandır öpülmemekten kurumuş dudaklarıma düşersin. Kim bilir... Sen..

3 Kasım 2011 Perşembe

Sevdiğim Mısraların Bana Düşündürdükleri

Bazı aşklar bitmesi için yaşanır.
Bazı doğum günleri kötü geçer.
Bazı romeolar julietleri iplemez...
Boşver...
Kim aşktan ölmüş ki ! ( küçük İskender )

Evet, doğru kelime tam da bu: "iplemek". Sen beni hiç iplemedin aslında biliyorum. Sadece bir arkadaş olarak bile. Ama olsun önemli değil. Her şey geçer gider bu hayatta. Sen de benim hayatımdan geçip gittin bir süreliğine hiç fark etmesen de. Zaten önemli olan senin fark etmen de değildi; ama sen de beni anlasaydın daha iyi olurdu. Belki de olmazdı. Bilmiyorum.

Şair doğru demiş: kimse aşktan ölmez. Ben seni ölmeyi göze alacak kadar sevmedim o kadar da güvenme kendine. Evet sevdim ama olmayacağını anlayınca öldürdüm seni. Ölümün pek  dehşetli olmadı. Çok acımasız değilimdir. Kısa sürede hallettim işini. Acı çekmeden öldün, sessizce.


Senin kim olduğunu sordular bana. Doğru dürüst bir cevap veremedim. Bilmiyorlardı ki seni ben yaratmıştım, ben istediğim için vardın. Artın yoksun. Yine ben istediğim için. Şimdi yeni senler bulma vakti.

Romeom şimdilik çok uzaklardasın sanırım, görünmüyorsun bana. Ama sen mutlu ol Jülyetinle. Sen pek tanımazsın beni -hiç tanımaya çalışmadın ki- ama iyi biriyimdir esasında. Beddua etmem kimseye. Mutlu ol diyorum bak. Vallahi billahi Jülyetinle.

Güz Gelir




Yaz geçer demiştim. Evet yaz geçti, sonbahar geldi. Sonbahar deyince neler gelir aklınıza? Ben düşündüm taşındım, sonra da oturdum, yazdım:

Hüzün: Sonbahar hüznüyle beraber gelir. Günler kısalır, yapraklar dökülür, yağmur damlaları camlara vurur, soğuk rüzgarlar eser. Yazın uzun, sıcak ve coşkulu günleri geride kalmış çok eski zamanların anıları gibi canlanır zihnimizde. Hüzün duygusu bütün yoğunluğuyla bastırırken Ankara hoyrat ve acımasız davranır mevsimlerin el yalnızı sonbahara karşı. Ondan bir an önce kurtulup kışa kavuşma arzusundadır.
Yalnızlık: Kendini yalnız hissedenler için mevsimlerin önemi yoktur; ama hüznünü azaltacak ya da paylaşacak birine en çok sonbaharda ihtiyaç duyar insan.
Yağmur: Yağmur, ben evdeysem ve elimde kahve fincanım dışarıyı seyredebileceksem yağmalı. Bu yaşıma geldim, yürürken paçalarıma su sıçratmamayı öğrenemedim hâlâ. Sonbahar, bana hayatta öğrenemediğim şeylerin acısını hissettirir.
Krizantemler: Kasımpatı demeye dilim varmaz annemin yaz başında ektiği ve kasım başında boy vermeye başlayan sarı, pembe, kırmızı krizantemlere.
Battaniye: Kırmızı battaniyemin altına girip televizyon seyretmek. İşte sonbahar tam da bu.
Oralet: Portakallı oraleti her mevsimde unutur, sadece güzün hatırlarım.
Özcan Alper'in Sonbahar filmi: Son baharını yaşayan Yusuf'un öyküsünü izleyeli beri hayatı daha az sevdiğim doğrudur. Yusuf'un tabutu soğuk ve karlı bir kış günü Karadeniz'in tepelerinden indirilirken tulum çalar acı acı. Yüreğim acır bu ülkenin nice Yusuflarına. 
Film festivalleri: Ankara'da yapacak şey yok diyenlere inat film festivalleri şehre renk getirir sonbaharda. Sinema tutkunlarıyla birlikte filmleri izlemek; oyuncu ve yönetmenlerle tanışmak çok keyiflidir.
Tiyatro: Ekim ayıyla beraber perde açan Ankara Devlet Tiyatrosu, maddi kaygıyla popülist eğilimlere yönelen özel İstanbul tiyatrolarından daha çok izlenmeye değerdir.
12 Eylül: Kaç düşünürünü faili meçhul cinayetlere kurban verdin, kaç masumunu astın, kaç insanını buharlaştırdın, kaç düşünen beynini susturdun, kaç gencini yok ettin sen güzel ve yalnız ülke ? Biliyorsun ki bugün yaşadıklarının milâdı 12 Eylül'dür.
Eylül: Bir zamanlar en sevdiği ay Eylül olan bir adam tanıdım. Bu adama dair her şey silindi belleğimden; ama eylül yazınca buraya aklıma geliverdi birden. İnsan hayatta çok büyük sözler etmemeli, inanmadığı şeylere dair vaatlerde bulunmamalı. Uzun yıllardan geriye kalan tek şey, bu cümle işte. Gerisi boş. Sevmiyorum seni eylül, iyi ki geçip gittin. Sevmiyorum seni, tıpkı o adamı hiç sevmediğim gibi.


18 Eylül 2011 Pazar

Benim Kitaplarım


Önce bir girizgâhla başlamalı. Uzun zamandır okuduğum kitapları değerlendireceğim bir bölüm açmayı düşünüyordum; ama buraya yazma niyetiyle açtığım dosyaların çoğu ilerde bir makale ya da inceleme yazısına dönüşmek üzere başka dosyalara atıldılar. Sanırım mesleki bir alışkanlıktan kaynaklanıyor bu durum. Kendi blogumuzda iki satır kitap yorumu yapamıyoruz canım keyifle :)

Neyse her şeyin bir ilki var.Yeraltı edebiyatına karşı mesafeli durmuştum şimdiye kadar. Ancak son zamanlarda edebiyat dergilerinde yeraltı edebiyatıyla ilgili çokça yazı okuyunca artık zamanı geldi dedim ve Chuck Palahniuk'un Gösteri Peygamberi'yle başladım işe. Palahniuk Dövüş Kulübü ve Ölüm Pornosu romanlarıyla anılıyor özellikle. Ama Gösteri Peygamberi de yazarın tarzını yansıtan tipik bir roman.

Roman, Amerika topraklarındaki Creedish kilisesinde katı kurallarla yetiştirilmiş, dış dünyayı tanımayan Tender Branson'ın hayatın bazı ufak sürprizleriyle (belki de felaketleriyle demeli) karşılaşması sonucunda dünyanın en ünlü ruhani liderine dönüşme sürecini anlatan şaşırtıcı, etkileyici ve karanlık bir roman. Tam olarak bu yüzyılın dünyasını ve insanını anlatıyor. İletişim araçlarının ve özellikle televizyonun hayatımızdaki yeri, bir dakikada şöhret olan yalancı peygamberler, dini liderler, yeteneksiz starlar, taşıyıcı annelik, porrnografi, cinselliğin metalaştırılması, insanları sömüren ilaç firmaları, alışveriş ve tüketim çılgınlığı, dış görünüşe verilen önem, kozmetiğin önemli hale gelmesi gibi meselelere değiniyor. Branson'un adım adım yok olmasıyla sonuçlanan kişisel öyküsü okuru derinden etkiliyor; ama beni en çok etkileyen nokta yazarın günümüz insanının yaşam tarzını, alışkanlıklarını, günlük ritüellerini, düşünme ve duygulanma biçimlerini anlatırken yakaladığı gözlem gücü ve sahicilik. Ayrıca Palahniuk, eserinde çok eleştirel bir dil kullanıyor. Bahsettiğim meselelerle ilgili eleştirel yorumlarda bulunuyor. 

 İnsanların tek başınalığa aşina oldukları, aynı kalıptan çıkmış gibi birbirine benzedikleri, kendilerinden başkasına tahammül edemedikleri karanlık, ürkütücü bir çağın yansıması roman. Bu çağda cinayetler işlenir, toplu katliamlar yapılır. Branson gibi dünyadan umudunu kesenler sahte arama hatları kurarak insanları ölüme gönderir. Duygular köreltilmiştir bu çağda, bütün acılar sindirilmiş. Ama yine de kaçınılmaz son gelene kadar beklemek gerekir. Yazgının önüne geçilemez çünkü.

Gösteri Peygamberi karamsar bir roman. Dünyanın düzelmeyeceğini hissediyor insan, hatta daha da kötüye gideceğini. Zamanın tekdüze akışı içinde fark edemediğimiz pek çok şeye değiniyor yazar. Hiçbir şeyin görüldüğü gibi olmadığını hissettiriyor. Sindirmesi zor bir roman. Bu yüzden her okurun keyif alamayacağını düşünüyorum. Ayrıca naçizane önerim: küfür, argo ve cinsellik öğelerinden hoşlanmayanlar kitaba hiç bulaşmasın :)

Palahniuk çok katmanlı bir roman yazmış ama uzun uzadıya yazarsam yine makalenin sahasına girmekten korkuyorum. Okuduklarımı unutmamak için buraya not düşmem yeterli. Kitaptan düşündürücü bir alıntıyla bitiriyorum artık: "İntihar olmakla şehit olmak arasındaki tek fark gazetede manşet olmaktır." ( Bu söz üzerine bile bir yazı yazılır; ama artık susmalıyım :)

Bu arada başlığım tabii ki de Füruzan'ın Benim Sinemalarım kitabına bir göndermedir.

11 Eylül 2011 Pazar

Tanpınar'ın İzinde Bursa

Koza Han

Bursa deyince aklıma Tanpınar ve Bursa'da Zaman şiiri gelir ilkin. Tanpınar'ın şiirindeki gibi havayı kuşatan uhrevi bir ahenkle karşılaşırız Bursa'da. En çok da  Bursa merkezde yer alan, Osmanlı döneminden kalmış cami, türbe ve hanları gezerken hissederiz bu mistik havayı. Koza Han'ın bahçesinde türk kahvemizi yudumlarken Tanpınar'ın dediği gibi hâl diye bir şeyin olmadığını; hâlin geçmiş ve geleceğin terkibinden oluştuğunu düşünürüz. Tanpınar'ın çok sevdiği eski zaman insanları bir sokağın köşesinden fırlayıp her an karşımıza çıkabilir. Tanpınar'ın Huzur romanında Bursa için şöyle demesi boşuna değildir: "Orada musıkî, şiir, tasavvuf hep iç içe konuşuyor. Taş dua ediyor, ağaç zikrediyor."

Bursa, Osmanlı'nın görkemli mirasını en çok yansıtan şehirlerden biri. Tarihi ve mimari yapılar gözleri kamaştırıyor. Osmanlı'yı anlayabilmek için Bursa'nın tarihi  yapılarını görmek şart. Şehrin tarihi yüzü dışında başka bir yüzü daha var: Bursa büyük alışveriş ve iş merkezleriyle, fabrikalarıyla tam bir sanayi şehri aynı zamanda. Bu yüzüyle şehir, geleceğe uzanmak istiyor. Ancak şehir, eskiyle yeniyi bir arada yaşamakta biraz zorlanıyor gibi. Tarihi bir yapının yanına onunla hiç uyumlu olmayan yepyeni bir yapı eklenmiş bazı yerlerde.

Geçen yılki kısa Bursa gezimde merkezdeki han ve camileri görmüş, Tophane'de gezmiş, teleferikle Uludağ'a çıkmıştım. Televizyonlardaki program ve dizilerden aşina olduğum Cumalıkızık köyünde ise aradığımı bulamamış ve hayal kırıklığına uğramıştım. Cumalıkızık kısa sürede anılan bir yer olunca turistik bir merkeze dönüşmüş ve tarihi yapısını muhafaza edememiş. Bursa gezim İznik ilçesi ve gölünü de gördükten sonra sona ermişti.

Birkaç hafta önceki kısa gezimde ise Marmara Denizi kıyısındaki Mudanya ilçesi ile ilçeye bağlı Tirilye kasabasını gezdim. Tatile gitmeden önce gideceğim yer hakkında araştırma yaparım. Özellikle de Mehmet Yaşin'in gezi yazılarından bilgi edinirim. Yaşin, Yakınname adlı eserinde Tirilye sokaklarında gezerken karşılaştığı Rumlardan kalma tarihi evlerden çok etkilendiğini yazmış ve bu küçük kasabayı bir hayli övmüş. Ancak ben Mudanya'yı da Tirilye'yi de çok sevdiğimi söyleyemem. Mudanya'da mübadeleden sonra göçen Rumlardan kalan çok sayıda konak var ve bu konakların olduğu sokaklar denize açılıyor. Manzara güzel ama evler çok bakımsız. Evlerin bazıları iç mimarlar tarafından restore edilmiş. Ama pek çoğu yıkılmak üzere. Ya da terk edilmiş öylece. Bu kayıtsızlık insanın canını sıkıyor. Ayrıca sokaklar çok kötü kokuyor, kanalizasyon artıkları direkt denize dökülüyor.

Tirilye'de de aynı kayıtsızlıkla karşılaşınca tarihe sahip çıkma konusunda sınıfta kaldığımızı düşündüm. Geçmişin izlerini taşıyan mimari yapıları korumadığımız gibi yanına alakasız bir şekilde beton binaları dikiyoruz. Tirilye'de yıkılmaya yüz tutmuş muhteşem bir yapı var: Taş Mektep. Burası Tanzimat döneminde eğitim reformlarını hayata geçirmek amacıyla yapılmış ve uzun yıllar hizmet vermiş. Ancak aradan geçen zaman içinde bina eskimeye başlayınca yetkililer binayı tamir etmeyi değil terk etmeyi uygun görmüşler. O gün bugündür bina öylece duruyor. Buna hayıflanmamak elde değil.

Tiriliye'nin adı  1963'te Zeytinbağı olarak değiştirilmiş aslında ama genelde herkes Tirilye ismini kullanıyor. Bence bu küçük kasabanın en sevimli yeri Çamlı Kahve. Bir tepenin üzerindeki bu kahveden Marmara'nın uç noktasına kurulmuş kasabayı kuşbakışı izleyebiliyorsunuz. Sahil kıyısına kurulmuş balık lokantalarına da mutlaka uğrayın derim. Bizim oturduğumuz Şekerev balıkçısı gayet güzeldi. Personelin ve özellikle de mekan sahibinin canayakın tavırlarından memnun kaldık. Mekan sahibi her detayla tek tek ilgilendi. Hatta bir ara ablamın yanına yaklaştı ve ondan mutfağı teftiş etmesini istedi. Mutfak gayet temizmiş ve tüm aşçılar  kadınmış. Lokantada ilk defa yediğim bir tatlı vardı. Çikolata soslu helva. Helvayı fırında ısıtmışlar, üzerine çikolata sosu ve ceviz dökmüşler. İki tabak yedim, utanmasam üçüncüyü de yiyecektim :) Tirilye'nin zeytini ve zeytinyağı meşhur. Lokantaların kaşısındaki sokakta tezgah açan kadınların ürettikleri ürünleri satın alabilirsiniz. Zaten buranın en büyük esprisi de bu sanırım.

Tirilye'den dönerken Mehmet Yaşin'in tavsiye ettiği Uluabat Gölü kıyısındaki Gölyazı kasabasına uğramak istedik. Gölyazı tabelasını bulmakta biraz zorlandık ve neredeyse Balıkesir'e varacaktık. Kasabaya ulaştığımızda geç olmuştu ama kısa bir gezinti yaptık. Uluabat Gölü'nün kıyısına indik ama göl çok kirliydi. Göl, kuş cenneti olarak anılıyor ama okuduğum yazılardan anladığım kadarıyla uzun zamandır çok fazla kuş uğramıyormuş göle. Ben birkaç kuş gördüm ama kuş türleri hakkında pek fazla bilgiye sahip olmadığım için yorum yapamıyorum.

Bursa'da görmediğim pek yer kalmadı sanırım. Gittiğim yerlere tekrar gitmektense farklı yerleri keşfetmek isterim. Ama olur da bir gün yolum tekrar Bursa'ya düşerse yapacağım ilk şey Koza Han'ın bahçesine oturup kahvemi yudumlamak ve Bursa'nın farklı zamanlarında zihninsel bir yolculuğa çıkmak olacaktır. Tabii rehberim Tanpınar'ın eşliğinde :)



26 Ağustos 2011 Cuma

Yaylalara Çıkmak Lazım

İnsanın hayallerini gerçekleştirmesi güzel bir şey. 2011 Temennileri başlıklı yazımda uzun süredir Doğu Karadeniz yaylalarına gitmek istediğimi yazmıştım. Sonunda cittum, cezdum ve cordum. Şimdi de gözlemlerimi paylaşmak istiyorum:


Gorgit Yaylası

Bölgenin coğrafî şartları sebebiyle yaylaları kendi imkanlarınızla gezmeniz biraz zor. Bu yüzden bölgeyi yakından bilen acentalara  ya da yerel rehberlere başvurmak en sağlam yol. Ben uzun araştırmalarım sonucunda Bukla Tur'u buldum ve neticede çok memnun kaldım.Rehberlerimiz Rizeliydi ve bölgeyi gayet iyi tanıyorlardı. Ayrıca on dört kişilik çok keyifli bir gezi grubumuz vardı. Kaldığımız yerlerde beş yıldızlı otellerin konforunu aramadığımız ve zorlayıcı hava koşullarına aldırmadan doğaya uyum sağlamaya çalıştığımız için büyük bir sorunla ya da tatsızlıkla karşılaşmadan gezimizi noktaladık.

Trabzon'dan Artvin'e doğru yapılan yolculukla ve dinlenmeyle geçen ilk günün sonunda Artvin'in Macahel vadisinde küçük bir pansiyona yerleştik. Aslında pansiyonun sahipleri İstanbul'da yaşıyor ve sadece mayıs ile ekim ayları arasındaki dönemde Macahel'e geliyorlarmış. Şimdilik kendi evlerini pansiyon olarak kullanıyorlar. Ama yakında yeni inşa ettikleri evi hizmete açacaklar. Bu şirin pansiyonda yufkalar pişerken ateşin başında ev sahibi teyzelerle sohbet etmek, yemek salonunda şarkı söylemek, horon alıştırmaları yapmak, doğanın seslerini dinleyerek uyumak ve kuş sesleriyle uyanmak çok keyifliydi. Ancak belirtmek gerekir ki tatilde rahatlıktan vazgeçemeyenler için Macahel uygun bir yer değil. Macahel, Gürcü dilinde "avuç içi" anlamına geliyor. Vadi; Efeler, Kayalar, Maral, Camili, Uğur ve Düzenli isimli altı köyden oluşuyor. Muhteşem bir manzaraya sahip vadinin içindeyken kendinizi evrendeki küçücük bir nokta olarak görmeniz mümkün. Zira başınızı kaldırıp baktığınızda ulu dağlardan, yeşil düzlüklerden ve bembeyaz bulutlardan başka bir şey göremeyeceksiniz.

İkinci gün yine Macahel'deyiz. Bugün beş- beş buçuk saatlik uzun bir yürüyüş var. Araçla belli bir noktaya kadar gideceğiz. Aslında Macahel vadisindeyiz hâlâ ama yükseklerdeki toprak yoldan inip Camili köyüne varmak bir hayli zaman alıyor. Yolda çok az insana rastlıyoruz. Issız ve sessiz bir bölge burası. Sonunda araçtan inip yürüyüşe başlıyoruz. Hedef: Gorgit yaylası. Dere kenarlarından, orman içlerinden, çamurlu patikalardan geçiyoruz; büyük kayalardan atlıyoruz. Nefes nefese kalıyorum ve çok zorlanıyorum ama Gorgit yaylasına çıktığımda derin bir nefes alıyorum. Gorgit'teki yayla evlerinde kimse olmadığı için yayla bir hayli ıssızdı ve bu haliyle insanı ürkütüyordu. Gorgit bir geçiş noktası imiş. Macahelliler burada kısa bir süre kaldıktan sonra Karçal Dağlarının ardındaki diğer yaylalara göçerlermiş. Yaylanın adı da buradan geliyor "gör ve git" mânasında. Dört bir yanı sarp kayalık ve dağlarla kaplı olan bu kimsesiz yayla, korku filmleri için uygun bir mekan olabilir gibi geliyor bana.

Üçüncü gün nispeten daha kolay bir yürüyüş umuyoruz ama Maral Şelalesi'ne inmek çok kolay olmuyor. Orman içindeki düz bir patikada geçen kısa bir yürüyüşten sonra şelaleden akan suların seslerini duyuyoruz. Düz patikayı bitirip aşağı doğru inmeye başlıyoruz. Hafif bir yağmur da yağdığı için toprak sürekli kayıyor; ancak hedefe yaklaştıkça şelaleye girmek hevesi arttığından hızlı bir şekilde yola devam ediyoruz. Belli bir noktadan sonra tahta basamaklardan iniyoruz. Ve sonunda şelalenin soğuk ve gürleyerek akan sularına giriyoruz. Hadi itiraf edeyim. Su çok hızlı aktığı için ancak belime kadar girebildim ve ayakta durabilmek için arkadaşlarımdan destek aldım. Ama yine de çok keyifliydi. Dönüş yolunda her yanım ıslanmıştı, üşümüştüm. Muhteşem manzaralı İremit Pansiyon'da sıcacık bir mercimek çorbası içince ve Gürcü yemeklerini ( Gürcü yahnisi, silor tatlısı..) tadınca kendime geldim. Dönüşte Camili köyünü gezdik. Askerî sınır ucuna kadar ulaştık, jandarmalarla sohbet ettik, Gürcistan sınırındaki köylere baktık, Tema'nın yaptırdığı konukevini gördük. Akşam yine Macahel Dede Han'daydık.

Macahel'de geçirdiğimiz üç günün ardından Artvin'den ayrılma vakti geldi. Dönüş yolunda ilk durak Borçka- Karagöl'dü. ( Şavşat'ta da Karagöl var.) Mavi ve yeşilin birbirine kardeş olduğu gölün kıyısında uzun bir fotoğraf molası verdim. Gorgit'e çıkarken o kadar zorlanmıştım ki her fırsatta fotoğraf diye tutturmama rağmen o anda gözüm hiçbir şeyi görmemişti. Zaten genellikle mola yerlerinde fotoğraf çekebildim. Tek kişinin zor sığdığı patikalarda ya da yan tarafı uçurum olan yerlerde durup fotoğraf çekmek akıl kârı değil çünkü. Gözümü karartıp birkaç kere fotoğraf çekme teşebbüsünde bulundum ve dengemi  yitirdim. Bu yüzden tedbiri elden bırakmamakta fayda var.

 Rize, Çamlıhemşin sınırlarına vardığımızda bizi Fırtına deresi karşıladı ve coşkulu sularıyla uzun süre bize eşlik etti. Şenyuva Köprüsü'nde fotoğraf molası verdikten sonra şahane bir köye gittik; Ortan Köyü'ne. Zengin Hemşinlilerin yaptırdığı eski ahşap konaklara hayran oldum ama bunlara sahip olmak için ya Rizeli olmak gerekiyor ya da Rize'ye gelin gitmek. İlki olmadığına göre ikinci ihtimali değerlendirmeli :) Buradaki konaklar da manzaraları da süper.Hemşinlilerin zengin olmalarının sebebi zamanında Rusya'ya gidip orada pastacılığı ve mimariyi öğrenmeleriymiş. Bugün bildiğimiz büyük pastanelerin sahipleri genellikle Hemşinli imiş. Bu köyde konakları gezmek, odaların camlarını açıp oksijen depolamak, hatta bulutlara dokunmak mümkün.

Demircioğlu Konağı'nda muhlama ve kara lahana dolması yedik. Erişteyi kavurup üzerine şerbet dökmüşler ve ceviz serpmişlerdi. Buna erişte tatlısı deniyormuş, ilk defa yedim. Yemeği yapan teyze ellerinde hangi malzeme varsa onu kullandıklarını ve ortaya böyle bir tatlının çıktığını söyledi.

Ortan köyünden sonra Zilkale'ye de uğradık ve Goboca Pansiyon'a doğru yol aldık. Yeşiller içindeki bir tepede olan bu pansiyona sisler içinde giriş yaptık. Pansiyon birkaç aydır hizmet veriyordu ama yıldızlı otelleri aratmayacak konfora sahipti. Ev sahibi İsmail amcanın ablası Alime teyzeyle sohbet ettik. Ağustos ayında ocağın başında ısındık. Uzun bir süreden sonra eşyalarımı kurutabildiğim için mutluydum.

Ertesi gün Doğu Karadeniz'de Kaçkar'dan sonraki en yüksek dağ olan Verçenik Dağı'na çıktık. Televizyondan  izlemeye alışık olduğum ama ilk defa çıplak gözle gördüğüm dağ kamplarına benzeyen, insan ayağının az bastığı topraklardan geçtik. Büyük kayaların üzerinden atladık. Siz siz olun ayağınızı yere sağlam basın ve kayalara güvenin. Benim gibi düşmekten korkmayın :) Kayaları aştıktan sonra sizi Verçenik gölleri karşılayacak. Kendinize güveniyorsanız buz gibi sulara atlayın. Suyun kenarına oturabilir ya da sırtınızı sarp kayalara dayayarak rahat bir uykuya da dalabilirsiniz. Dağdan inişte daha uzun ve düz bir patikadan dönüş yaptık. Akşam yine Goboca'da kaldık.

Son ve en keyifli yürüyüşümüzde yayla transını gerçekleştirdik.Önce bir yanı uçurum olan toprak bir yolda uzun bir araç yolculuğu yaptık. Sonra kimi zaman orman içinde tek kişinin zor adım atabildiği patikalardan geçtik, çanurlara battık, suları aştık. Kimi zaman yan yana yürüyebildiğimiz taşlı asfalt yollardan. Kelebeklerin, ayıların izini sürdük. Endemik bitkileri tanımaya çalıştık. Binbir çeşit ve renkteki zehirli mantarları gördük. Dağ çilekleri, böğürtlen ve ahududulardan yedik. Bugünkü rotamızda Çat vadisindeki  Elevit, Palovit, Tirovit yaylalarını araçtan gördük; Amlakit'ten itibaren yürümeye başladık ve Hazindag yaylasını geçip Pokut'a ulaştık. Medeniyetten uzak kalmış bu yerlerde sadece kendimizi ve doğayı dinledik. Yöre insanlarını tanımaya çalıştık. Her yaylanın ayrı bir güzelliği vardı bana göre. Pokut'taki Doğa Konuk Evi'nde kalırken geceyi neşeli kahkahalarımızla aydınlattık, türküler söyledik. Yıldızlara baktık, hava tahminleri yaptık. Önümüze gelen bulut parçalarını duman zannettik.

Sabah güneşin doğuşunu izlemek için erkenden kalktık. Yürüyüş esnasında gördüğüm bir levhada yayladakilerin suyu idareli kullanması gerektiği yazıyordu. Burada doğanın kanunları geçerliydi öncelikle, insanın kendi rahatını düşünerek koyduğu kurallar değil. Doğa bize her şeyi sunmuştu; ama biz onu tüketiyorduk durmadan.

Pokut Yaylası
Pokut'tan Sal yaylasına kısa bir yürüyüş yaptık ve unimoga binip tekrar Çamlıhemşin'e inmeye başladık. Sallana sallana inerken bildiğimiz tüm şarkıları Laz diline uyarlamaya çalıştık. Hedef bu sefer Ayder'di. Beş-altı yıl önce gördüğüm ve "Burada ölebilirim." dediğim Ayder yaylasında büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Büyük otelleri, pansiyonları, hediyelik eşya satan dükkanlarıyla tam bir turizm merkezine dönüşmüştü Ayder. Eskilerden izler aradımsa da bulamadım. Bir Gelintülü Şelalesi kalmıştı sanki. Onun dışında yeni bir şehir inşa edilmişti Ayder'e. Doğanın güzelliği mahvedilmişti.

Akşam Bukla Oberj'de Behçet'in söylediği şarkılarla coştuk önce. Ardından dışarı çıkıp tulum eşliğinde horon oynadık. Yağmur atıştırırken halka olmuş, elleri birbirine kenetlenmiş onlarca insan hep bir ağızdan aynı şeyleri söyledik. O an sanki herkes birbirini yıllardır tanıyordu.

Bu muhteşem gezi ertesi sabah Trabzon havaalanında sona erdi. Yeşilden ve maviden uzaklaşıverdim bir saat içinde.

Çamlıhemşin'den bir görüntü.
Yaylalara çıkmak hayatımın en güzel tecrübelerinden biriydi. Henüz yaylalara çıkmadıysanız çok şey kaybediyorsunuz bence. Gidin, görün, pişman olmayacaksınız. Ha unutmadan birkaç küçük tavsiye de vereyim: Yolculukta mutlaka Karadeniz müziği dinleyin. Pirimiz Kazım Koyuncu'dur her daim. Ama Karmate ve Marsis de dinleyin derim. Ayakkabınız ıslandı diye üzülmeyin hemen. Geceden içine gazeteleri yığın, ıslaklığı hemen çekecektir gazeteler. Yanınıza su geçirmeyen kıyafetler alın. Çünkü o kadar nem var ki hiçbir şey kurumuyor. Grup arkadaşlarınızla aynı tuvalet ve banyoyu kullanmak zorunda kalabilirsiniz, hazırlıklı olun. Hattınız mümkünse Turkcell olsun. Diğerleri Macahel'de çekmiyor. Her yerde farklı malzemelerle yapılan muhlamalarla -ya da  kuymak- karşılaşacaksınız, bilginize. Yağmur yağdığında hemen moralinizi bozmayın, Karadeniz her haliyle güzel. ( Tabii Allah'ın bileceği iş de sis çıkmasa iy olur: ) O kadar yürümüşken etrafı görememek olmaz.)



Eeee hadi ne duruyorsunuz?

14 Temmuz 2011 Perşembe

Kısa İyidir!

*Yazın insanların birbirlerine en sık sordukları soru, "Tatile gitmiyor musun?"dur. İnsanlar tatilde ne kadar çok eğlendiklerini, nasıl  iyi vakit geçirdiklerini ballandıra ballandıra anlatırlarken tatile gidemeyenler içlerindeki eziklik duygusuyla bir gün uzaklara çok uzaklara gidebilmenin hayalini kurarlar.

*"Saçma" en çok kullandığım kelimelerden biridir. Hatta vakt-i zamanında bir hocam her şeye saçma dediğim için beni eleştirmişti. (Varoluşçuluktaki "saçma" kavramını kastetmiyorum tabii ki.) Bu kelimeyi kullanmayı seven bir başkası da Behzat Ç. Dizide çok dikkat etmemiştim ama Emrah Serbes'in Her Temas İz Bırakır romanında "Saçma sapan konuşma la!" cümlesi adeta bir leit motif halini alıyor.

*Remiks denilen müzik şaklabanlığına bir türlü ısınamamışımdır. Sertap'ın güzelim Yanarım şarkısını da remiks yapmak uğruna heba etmişler. Kadın "yanarımmmm yanarımmm" diye haykırırken arkadan alakasız bir şekilde dum tıs dum tıs bir şeyler çalıyor.

*Her albüm öncesi Sezen Aksu'nun kapısını aşındırıp "şarkı şarkı!" diye inleyen pop müzik tayfası sonunda kadının bütün yaratıcılığını köreltecek. Bu ülkede Sezen Aksu şarkısı olmadan pop müzik albümü yapılamıyor.

*Bence dilbilimciler Serdar Ortaç'ın şarkı sözleri üzerine tezler hazırlasalar bizde Türk milleti olarak kimi zaman sürrealist kimi zaman postmodern ( hatta dadaist :) unsurlar taşıyan bu şarkıları daha iyi anlayabilirdik. "Serdar Ortaç'ın Şarkı Sözlerinde Anlam Kayması, Dil Yanlışları ve Anlatım Bozuklukları Üzerine Bir İnceleme", "Serdar Ortaç Şarkılarında Musıki ve Deruni Ahenk", "Serdar Ortaç'ın Şarkı Sözlerine Poetik Yaklaşımlar" vb. çalışmalar mutlaka hazırlanmalı.

*Ferzan Özpetek içinde eşcinsel karakter olmayan bir film çekerse bilin ki dünyanın sonu yakındır.

*"Şey" sözcüğü Türkçe'nin can simidi. Ne zaman aklımıza söyleyecek bir şey gelmezse hemen araya bir "şeeyy" sıkıştırıveriyoruz.

*Oyuncu Serra Yılmaz'dan ibretlik bir söz: "Ben erkeklerde kuzu kapama yapma isteği uyandırıyorum."

*Metin Üstündağ'ın Radikal Hayat'taki köşesinde birbirinden keyifli ve düşündürücü cümleler yer alıyor. Örnek: "Nobel barış ödülü almak için savaş çıkartanlar var.", "Türkçemiz o kadar zengin ki İngilizce'yi uşak tutmuş kendisine.

*Benim en iyi dostum facebookum, aveam. Onlar da terk ederdi olmasa param.





Not: Fotoğrafın yazılanlarla hiçbir alakası yoktur. Ama blog aleminde fotoğraf şart aga!

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Yaz Geçer mi?


BAŞBAŞA UZANDIK GÜNLERCE ISLAK


ÇİMENLERİNE YAZ BAHÇELERİNİN.

BİR MASAL MEYVESİ GİBİ PAYLAŞTIK


MEHTABI KIRILMIŞ DAL UÇLARINDAN. ( Tanpınar )



( Proust'un Kayıp Zamanın İzinde- Swannlar'ın Tarafı kitabının arka kapağından esinlenerek )



Sardunyalar, bahçede kitap okuma keyfi, bekleyiş, uykusuz geceler, Eymir'de kahvaltı, karpuz, Edip Cansever şiiri, hayal kırıklığı, yeşil erik, günbatımı, Kuğulu Park'ta oturma, alışkanlık, bol kremalı- karamelli soğuk kahve, yaz yalnızlığı, arzunun doğuşu, ıhlamur kokan bahçe, Leman sohbetleri, bira, umut, yaylaların ve Paris'in daveti...


 

Kıssadan Hisse

 Değişimle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir. ( Shakespeare )

Sanırım kimi zaman hayatın bize sunduklarıyla yetinmek zorundayız. Fazlasını istediğimiz zaman ne kadar uğraşırsak uğraşalım hayat bildiğini okuyor, bizi umursamıyor. Biz romantik hayaller peşinde koşarken hayat bizi gerçekçi olmaya davet ediyor.

Jane Austen'ın aynı adlı romanından uyarlanan Sense and Sensibility filminde iki kız kardeşin öyküsü anlatılır. Marianne; duygularının peşinden gider her zaman ve ona Shakespeare'den soneler okuyan bir adamla birlikte olmak ister. Romantiktir, heyecanlıdır, çocuksudur. Ablası Elinor ise tam tersi. İçinde fırtınalar kopsa bile gizler, ağırbaşlı ve sağduyulu hareket eder. Sevdiği adamı zor durumda bırakmamak için aşkını içine atmayı ve kendi mutluluğundan ferâgat etmeyi tercih eder. Sağduyu ve hislerin savaşında galip gelen sağduyu olur. Elinor sevdiği adama kavuşur sonunda. Sabrının karşılığını alır. Heyecanına yenik düşen Marianne ise Shakespeare'in kitabını her zaman yanında taşıyan romantik prensi Willoughby'den ayrılmak zorundadır. Willoughby'nin aşkı zamanla değişime uğrar çünkü. Romantik prens, zengin bir kadınla evlenecektir. Ve Marianne değişime uğrayan aşkın aşk olmadığını anladığında kendisini uzun zamandır seven yaşlı, iyi niyetli ve zengin Albay Brondon ile evlenir.

Düşlerimizin birçoğu gerçekleşme imkânı bulamaz. Elimizde kalanlarla yetinmeye ve mutlu olmaya çalışırız. Shakespeare'den şiirler okuyan romantik bir adam hayal ederiz. Sonunda Brandon gibi bir adamın karşımıza çıkıp çıkmayacağı ise koca bir soru işaretidir.

19 Haziran 2011 Pazar

Kırık Dökük Birkaç Monolog 2

Yazma seminerinin ilk dersinde Mehmet Eroğlu: "İtiraf edecek bir şeyiniz yoksa yazamazsınız." demiş ve ilk ödevimizde itiraflarımızı yazmamızı istemişti. Uzun süre ne yazacağımı düşündükten sonra aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Babalar gününün bendeki burukluğu dolayısıyla yazıyı paylaşıyorum. ( Eroğlu, yazının sonuna bir yorum da yazmıştı ama ben hâlâ yazının tamamını okuyamadım. Üstadın yazısı çok zor okunuyor :) )


Bir genç kız, büyüdüğünü tam olarak ne zaman fark eder? Tatlı heyecanlar, büyük hayaller, sınırsız umutlar döneminin kapandığını ve hayatın tüm gerçekliğiyle karşısına dikileceği yetişkinlik döneminin başladığını ne zaman anlar?  Ben, bu soruların cevabını gayet iyi biliyorum çünkü; henüz on sekizinde bir genç kızken bir gün, bir olay yaşadım ve büyümem için gerekli olan uzun zaman dilimini bir güne sığdırdım. O gün, babam öldü ve hayatım tamamen değişti. Ölüm denilen kaçınılmaz sonu bütün canlılar yaşayacaktı, bu bir gerçekti biliyordum ama o günden sonra “ölüm” denen kavramı daha çok sorgulamaya başladım. Neden benim babam öldü ve neden bu kadar erken öldü? Uzun bir süre böyle sorular sordum kendime. Cevaplar aramaya çalıştım ve bir gün fark ettim ki eskisi kadar inanmıyordum artık Tanrı’ya, insanlara, hayata.
 Sonra etrafımdaki insanlara baktım. İnsan hep kendinden daha iyi durumda olanlarla ilgilenir, daha kötü durumda olanlarla değil. Ben de babalarıyla yürüyüşe çıkan kızlara, dışarı çıktıklarında babaları merak eder diye eve erken dönmek zorunda olan kızlara, yanlış bir şey yaptıklarında babalarından azar işitmekten korkan kızlara baktım. Evet, ben o kızları kıskandım. Hem de çok kıskandım, itiraf ediyorum. Bana kimse kızmayacaktı artık. Beni kimse azarlamayacaktı. Hata yapmanın bile anlamı yoktu bu durumda. Kaç kez hata yaptığımda beni gerçekten eleştiren biri olsa diye düşündüm. Annem, büyük bir şefkat duygusuyla hatalarımı anlayışla karşılıyordu ve ben bazen gerçekten azar işitmeyi, eleştirilmeyi istiyordum  ama olmuyordu işte.
Ahmet Altan, çok sevdiğim bir denemesinde “Tanrım, var mısın bilmiyorum. Olmanı isterdim ve bütün inançsızlığımla yalvarırdım sana, çocukları öldürme.” diye yazmıştır. Bu cümleler aklıma geldiğinde ben de “Tanrım, lütfen küçük kızların babalarını öldürme.” derim içimden. O kızlar büyüyecekler. İyi okulları bitirecekler, aşık olacaklar, evlenecekler, çocuk sahibi olacaklar ama hayatlarında güzel şeyler olurken bile hep buruk kalacak bir yanları. Bunu onlara yapma Tanrım. Biraz büyümelerine, yere sağlam basmayı öğrenmelerine izin ver.  Lütfen, henüz büyümemiş kızların babalarını öldürme Tanrım.