17 Nisan 2013 Çarşamba

541 Diyalogları


Ankara'da yaşayanlar Eryaman'a ulaşımın hiç bitmeyen çileli bir yol olduğunu bilirler. Bilirler de yine de Eryaman'ın orta sınıf sakinliğinden ve huzurundan ayrılmaya pek niyetlenmezler. Eryaman dışından gelecek tanıdıklar çoğu zaman: "Abi o yol çekilir mi ya, İstanbul'a gitsek daha iyi." diyerek değerli zamanlarını otobüs yolculuklarına feda etmek istemeseler de burda bir Eryaman vardır uzakta. Gelmeyi göze alanları bin bir macera ve atraksiyon bekler. Biraz gözlem yeteneği olanlara roman bile yazdırır vallahi. Çeşitli insan portreleri ve ilginç diyaloglarla karşılaşırsınız. Yoksa siz Eryaman'da yaşayan pek çok yazar olduğunu bilmiyor musunuz hâlâ? 

On yıl boyunca Eryaman'ın çeşitli otobüslerinde ve dolmuşlarında duyduklarımı ve gördüklerimi naçizane şöyle nakledeyim efem. Aşağıda sıralayacağım şeyler arasında abartılı ve gerçeküstü unsurlar yoktur. Gerçeği abartma ve çarpıtma yeteneğim olsaydı oturup kurgusal metinler yazardım diğ mi? Yeteneğimi blog köşelerinde heba etmezdim. 

*Bilenler bilir Eryaman'da eskiden çift katlılara binmek diye bir şey vardı. Özellikle yağmurlu havalarda en öndeki koltukları kapmak için amansız bir mücadele verilir, en güzel manzarayı kapan kişi diğer yolculara yan gözle şöyle bir bakardı. 
*Eryaman yolculuğu n.ş.a.'da bir saat sürer. O bir saat içinde otobüste kavga çıkmaması ve seslerin yükselmemesi kıyamet alameti olarak görülebilir. Ya muavin yolcuya biletini vermemiştir, bir yolcu öğrenci olmadığı halde öğrenci bileti basıyordur, biri bir başkasının mahrem alanına girmiştir, ya da liseli bir kız müziğin sesini fazlaca açıp başkalarını rahatsız etmiştir. 
*Genellikle otobüslerimizde hastaymışçasına bayılma numarası yapan hanımteyzelerimiz vardır. E napsınlar gençlerimiz yaşlılara yer vermiyor artık. O kadar saat da ayakta çekilmez, el mahkum bu yaşta madara oluyor insan.
*"Sincan otobüsleri vızır vızır geçiyor.", "Saatlerdir ağaç olduk burada, gelen otobüslerin hiçbiri durmuyor.", "Şofeer bey o kadar el kaldırdık bir durmuyorsunuz yahu." gibi cümleler bizim hayatımızın bir parçasıdır artık. Bunları duymazsak "Hayırdır yahu, ne oluyor?"deriz.
* Muavinlere ne kadar kızsak da onlar da haklı aslında. O güzelim Türkçeleriyle sürekli aynı cümleleri tekrar etme istatistikleri tutulsa öğretmenleri bile geçerler: "Sağlı sollu yanaşalım.", "Bekleme yapmayalım.", "Abicim azıcık ilerleyiver, bak arkası boş.", "Ablacım o çantanı yere koyuver bir zahmet de insanlar ilerlesin."
* Genellikle günde birkaç defa Ankaramızın çeşitli ödüller almasına vesile olan belediye başkanlarına sevgi ve saygılarını iletir Eryaman halkı. Bu güzide semtimizden kendisine pek oy çıkmadığı için ulaşımda sorunlar yaşandığı görüşünde karar kılınır. Demokratik haklarını kullanıp ulaşım konusundaki şikayetlerini twitter'dan dile getirseler bari. Başkanları bir gün seslerini duyar belki.
* Bir keresinde bir yolcudan "Eryaman halkı ateisttir ya." gibi tuhaf  bir cümle duymuşluğum bile var da hâlâ bunu hangi bağlamda söylediğini anlayabilmiş değilim. 
*Eryaman'ın mesela bundan on,on beş yıl önce ne kadar nezih bir yer olduğunu anlatıp duran nostaljik yolcuları vardır bir de. Ucuzlayan kiralarla birlikte alt sınıf Eryaman'a yerleşmeye başlayınca kendilerinin rahatlığı bozulmuştur.
*Eryaman'a 24.00'ten sonra otobüs bulamazsınız. 23.00'ten sonra binerseniz otobüste yoğun bir içki kokusu alabilirsiniz. Bazı yolcular bundan son derece rahatsız olur. Ee ne yapsınlar, insanlar da haklı. Dışarıda içmesinler de içkinin yasak olduğu Göksu'da göl başında kös kös otursunlar mı? 
*Uzun yolculuklar insanların tanışıp kaynaşması gibi hayırlara da vesile olmuştur. Uzun yol boyunca insan o kadar tepkisiz kalamaz ki. İlla derdini anlatacak yanındakine.
*İnsanlar yol boyunca sıkıntıdan çeşitli aktivitelere yönelirler. Körüklü otobüsün en arkasına çömelip iskambil oynayanları, örgü örenleri, çizdiği nü resimleri karşısındaki yolculara gösterenleri gördüm ben. Daha ne olsun? 
*Diğer yolcuların en çok şikayet ettiği kişiler cep telefonuyla bağıra bağıra konuşanlardır. İtiraf ediyorum yolda müzik dinlemezsem arkamdaki ya da yanımdaki kişinin konuşmasını dinlerim bazen Kaç ayrılığı, gönül kırgınlığını, saçma sapan sevgili kavgalarını dinlemek zorunda kaldı bu kulaklar?
*Son zamanlarda belediye otobüsleri ile özel toplu taşıma araçlarını kullananlar tartışmaya başladı. Bunlar seyir halindeyken yan yana gelseler birbirlerine çarpmak isterler. O derece büyüktür husumetleri. Eryaman'dan bir yere gidip gelmek kelle koltukta yaşamaktır bu yüzden de. Özel araçları kullananlar kendilerine kızan yolculara:
"Eee belediyeye bineydiniz o zaman." diyerek dayılanmaya başladılar mı korkudan ağızlar kapanır zaten.

Daha yazsam uzar galiba. Ne bereketliymiş şu Eryaman yolculukları. Hep bir olay, hep bir atraksiyon. Ne şahane. Ee ne dicem bir hafta Eryaman'a gelsenize. 

Benim Kitaplarım

Bazı yazarları daha çok sever, bazı kitaplarla daha farklı bir bağ kurarız. Mahir Ünsal Eriş'in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde isimli öykü kitabı, kitabın ilk öyküsünü okur okumaz beni o sıcak ve samimi dünyasının içine alıverdi. Aslında kitabı biraz geç keşfetmiştim. Birkaç öykü kitabı alıp Dost Kitabevi'nden çıkmak üzereyken gözüm takılmış, kitabı ismi bana çok çekici geldiği için almıştım. 

Kitapta Bandırma ve Erdek civarında geçen; anlatıcının çocukluk ve ilk gençlik dönemlerindeki gözlemlerinden yola çıkarak yazdığını anladığımız öyküler var. Öykülerden birkaçının mekanı ise Ankara. Öykülerin birçoğunda çay bahçeleri, yazlık sinemaları, evlerden yükselen kederli müzikleriyle hatırladığımız 80'li yılların izleri var. Yazar bize en yakın arkadaşları ölünce canı sıkılan, ölümü tatil gibi bir şey sanan, Allah'tan korkup Atatürk'ü seven, konsomatris posterine bakıp ablasını özleyen erkek çocuklarını; olmadık zamanlarda giden kadınları, kanserden ölürse diye kendinden çok çocuklarını düşünen anneleri, biten aşkların ardından üzülen kızları anlatıyor. Herkesin kendine yakın hissedeceği, her zaman her yerde karşılaşabileceğimiz insan portreleri çiziyor. Ben en çok Gülderen'le özdeşleştirdim kendimi. Babası zamansız giden, sevilmeyi isteyen, sevilmemekten korkan her genç kız biraz da Gülderen'dir aslında. 

Son zamanlarda okuduğum pek çok öykücüden daha güzel, naif ve yalın bir dili var yazarın. Edebiyat yapma hevesine düşmeden olduğu gibi anlatıyor hayatı. Çok iyi bildiği insanları ve mekanları tasvir ederken doğallıktan uzaklaşmıyor. Hem eğlenceli hem de hüzünlü bir öykü evreni yaratıyor. Karşısında kim olduğunu bilmediği bir okur kitlesi değil de samimi arkadaşları varmış gibi konuşuyor. Sadelikten büyülü bir anlatı evreni oluşturmayı beceriyor. En sade sözü söylemenin en zoru olduğunu bilirmiş gibi yazıyor. 

80'li ya da 90'lı yıllarda çocuk olmak daha mı güzeldi, yoksa insan çocukluğunu hangi yıllarda geçirirse o yılları gözünde biraz büyütür mü? Özlenen o yıllar değil de, bir daha hiç geri gelmeyecek olan çocukluk mudur? Kitap bize biraz da bunu sorgulatıyor. Ben çocukluğumu göç etmiş bir ailenin hayata tekrar tutunmaya çalışıp yoksullukla mücadele etmesiyle, Göçmenevlerinde göçmen çocuklarıyla oynanan oyunlarla, Bulgaristan'a gidilen yaz tatilleriyle geçirdim. Önceleri biraz hüzünlü ama sonra eğlenceli, bol kahkahalı yıllar. Şimdiki çocukların kahkahaları biraz eksik. Sokaklarda misket, evcilik ya da sek sek değil; bilgisayar başında  ya da en yeni cep telefonlarında savaş oyunları oynuyorlar. Hiçbiri Evrenos, Serkan ya da Şefika gibi hayatın içinde değil. Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde, unutulan çocukluk günleriyle özlem gidermek için de okunabilir. Tabii bu okuma romantik bir nostalji duygusuyla değil, yazarın bizlere sunduğu kurgusal gerçeklikten uzaklaşmadan yapılırsa edebiyat sanatı işlevini yerine getirmiş olur. 

Mahir Ünsal Eriş henüz ilk kitabıyla bize gösterdi ki okurları olarak bizler onun yeni bir şeyler yazmasını sabırsızlıkla bekleyeceğiz. Onun okuru olmayı seveceğiz. Mahir Ünsal Eriş okuru olmak. Söylenişi bile güzel :) 

21 Mart 2013 Perşembe

İşbu cümleler doğruluğuna kimsenin tam olarak inanmadığı bazı iyi niyet cümleleri ve Türkçe mealleridir: 

Senden ayrılmak istemezdim ama sen daha iyilerine layıksın. (Senin çok iyi biri olduğunu söyleyerek seni yüceltiyorum. Ayrılık acısına katlanmaya çalışacaksın, bari kendimi biraz küçülteyim de rahat ol.)

Ben de seni düşünüyordum tam, hatta rüyamda gördüm. (Seni ihmal ettim bir süredir farkındayım ama bak bilinçaltımda bile senin olduğunu söyleyerek biraz olsun rahatlatıyorum seni.) 

Sorun sende değil, bende. Benim kendimle ilgili sorunlarım var. (Aslında sorun sevgisizliğimde. Ama suçu evrene atarsam daha kârlı çıkarım.)

Aslında sana karşı sevgim bitmedi ama görmüyor musun anlaşamıyoruz. (Sevgimin bittiğini itiraf edemeyeceğim böylesi daha iyi olur.)

Mesaj attığını görmemişim. Görseydim geri dönerdim. (Tabii ki de elinden telefon düşmeyen bütün modern çağ insanları gibi aramaları ve gelen mesajları sık sık takip ediyorum.) 

Kontörüm yoktu. Kusura bakma arayamadım. (Kontör olmasa da başka yollardan ulaşmayı deneyebilirdim sana ama kim uğraşacaktı?) 

Aslında seninle daha çok görüşmek istiyorum ama inan ki vaktim yok. (Vaktimi daha yararlı işlerle uğraşarak geçiriyorum.)

Ayrılıyoruz diye arkadaşlığımız bitti sanma, elbette her zaman arkadaş kalacağız. (Seninle arkadaş olmaya hiç niyetim yok, hatta ayrılır ayrılmaz seni unutma niyetindeyim.) 

Bak bu sene sınav var. Hayatımda biri varken derslere yoğunlaşamıyorum. (Aynı anda hem ders çalışabilir hem de özel hayatımı idare edebilirim ama derslere sığınmak iyi bahanedir, hep tutar.) 

Biraz ara verelim, ikimize de iyi gelecek. (Aramızdaki bağ kopmak üzere ama henüz tam kararımı vermemişken biraz zaman kazanabilirim.)

Biraz yalnız kalıp kafamı toplamaya ihtiyacım var. (Senden uzaklaşayım da sonrasına bakarız.)

Üniversite bittikten sonra mutlaka görüşelim. Hatta her yıl belli günlerde buluşalım. (Hele bi şu okul bitsin, hiçbirinizi tanımam. Dostluğumuz sınav notlarını fotokopi çektirene kadardı.) 

Sen benim arkadaşım değil, dostumsun. (Ben arkadaşlarımı iki kategoriye ayırırım. Seni de en prestijli kategoriye ekledim bak, ona göre.) 


4 Şubat 2013 Pazartesi

Şahsımın Kanaatleridir

Bazen düşünüyorum da bir tıkla her şeye ulaşmamız sanıldığı kadar iyi bir şey değil.
Birkaç ay önce Perihan Mağden'in ünlü bir şarkıcı ve hayranı arasındaki hastalıklı ilişkiyi anlattığı Yıldız Yaralanması romanını okumuştum. Kitap hakkında neler yazılmış diye şöyle bir göz atarken Mağden'in bir röportajına rastladım. Mağden romandaki ünlü yıldızın Marilyn Monroe, Türkan Şoray, Sezen Aksu ve Ajda Pekkan'ın karması olduğunu söylemiş. Zaten okuyunca benim de aklıma Sezen ya da Ajda gelmişti. Türkiye'nin en ünlü starları onlar sonuçta. Romanın  alkol ve haplarla arası gayet iyi olan takıntılı baş kişisi biraz Yıldız Tilbe'yi de düşündürmüştü bana mesela. Başka okurlar başka çağrışımlar kurmuşlardır mutlaka. Erkek olsaydı roman kahramanı tabii ki Tarkan derdik. 
Mağden başka ayrıntılar da veriyor röportajda. Romanda anlatılan büyük havuzlu evin Sezen'in eski evi olduğunu söylüyor mesela. Şahsen ben okur olarak romanla ilgili bu kadar bilgi edinmek istemiyorum. Kendi gerçeğimi yaratmak istiyorum çünkü. Ama yazar bu açıklamalarıyla benim bu hakkımı elimden almış oluyor. Bu bilgi çok bu önemli diye sorabilirsiniz ama okur için önemli bence. En azından bir süre bu gizemli kişinin kim olabileceğine dair düşünmüştür romanı okuyanlar. Ama düşünmeye gerek yok artık. Bir tıkla hemen her bilgiye ulaşabiliyoruz. Fikir temrinleri de yarıda kalıyor böylece. 
Keşke yazarlar biraz daha az konuşsalar diyorum bazen. Ya da bu tarz açıklamaları romanın yayımlanma tarihinin üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra yapsalar. O vakte kadar okur da kendi gerçeğine inanır hem. Kitapla daha sağlam bir ilişki kurar. Yazar kitabını yazdıktan sonra bir süreliğine köşeye çekilmeli, eskiden olduğu gibi biraz gizemli olmayı başarabilmeli.  

30 Ocak 2013 Çarşamba

Benim Kitaplarım

Tezer Özlü'nün "Yaşamın Ucuna Yolculuk" isimli kitabı için "benim kitabım" tabiri pek uymuyor aslında. Çünkü var oluşu sorgulayan ve yaşama karamsar bir bakış açısıyla yaklaşan bu kitabı okumak beni biraz yordu diyebilirim. 

Kitapta en çok hoşuma giden şey anlatıcının -aslında otobiyografik bir okumayla ele aldığımızda yazarın kendisinin- yaptığı yolculuklar. Anlatıcı sevdiği yazarların kentlerine gidiyor ve onları yaşadıkları, eserlerini yazdıkları mekanlarda keşfediyor. Kafka'nın izinde Prag sokaklarında gezerken, İtalya'nın Trieste kentinde yazar Italo Svevo'nun kızıyla tanışıp yazarın dünyasına biraz daha yakından bakmış oluyor. Kitap okumanın keyifli bir yanı da yazarların eserlerinde gönderme yaptığı başka yazarları tanımak. Tezer Özlü sayesinde az bilinen bir yazar olan Svevo'yla da tanışıyorsunuz.

Bence kitabın en ilgi çekici kısımları yirmi bir tane uyku hapı alarak Roma Oteli'nin 35 numaralı odasındaki bir yatağa takım elbisesiyle ölmeye yatan Cesare Pavese'nin yazarın gözüyle anlatıldığı bölümler. Zaten kitabın büyük bir bölümü Pavese'nin kitaplarından yapılmış alıntılar ve bunların yazara düşündürdükleri üzerine kurgulanmış. YKY Yayınları kitabı "anlatı" başlığıyla yayımlıyor. Kitabın türü için kesin bir şey söylemek zor. Roman ve günlüğün harmanlandığı bir tür olduğu söylenebilir. Tezer Özlü, Pavese'nin yaşamından ve eserlerinden oldukça etkilenmiş. İki yazar arasındaki bir başka benzerlik de aynı günde -9 Eylül- doğmuş olmaları. Yaşamları da acıyla yoğrulmuş ve son bulmuş bu iki yazarın. Bu kitabı okuyunca görüyorsunuz ki her yazar metni aracılığıyla başka bir yazara gönderme yapıyor aslında. Edebiyat daha önce söylenmiş nice sözün, yazılmış nice kelimenin yazarın dünyasında tekrar yoğrulmasıyla hayat buluyor. 

Tezer Özlü, bize insanın kendi varlığından bile sıkılabileceğini, burjuva yaşamının tatsızlığını, insanların yalnız olduklarını ve en yakınlarımız dahil bizi kimsenin gerçekten anlamadığını, yaşamın sonsuz bir doyumsuzluktan ibaret olduğunu, acı olmadan edebiyat olamayacağını anlatıyor. Bunu yaparken yazarın kelimelerinden kan damlıyor, acı hissediliyor. Okur kendi yalnızlığının en kuytu alanlarına kısılıp kalıyor. 

Bu kitabı okuduktan sonra benim de dileğim Tezer Özlü gibi bir gün sevdiğim yazarların kentlerini onların izinden giderek keşfetmek. Dostoyevski gibi bir dehanın yetiştiği Petersburg'da Raskolnikov'un, Stavrogin'in, Karamazov Kardeşlerin yaşadığı döneme gitmek, Prag'ın kafelerinden birinde kahve yudumlarken Dava'nın sayfalarını karıştırmak, Yaşar Kemal'in o müthiş insanlarını yaratan Çukurova'nın uçsuz bucaksız düzlüklerinde, köyünden Çukurova'ya pamuk toplamaya giderken bütün hayatının muhasebesini yapan Meryemce'yi hatırlamak, İstanbul'un büyük bir imparatorluğun görkemini taşıyan tarihi semtlerinin bütün sokaklarını tek tek gezerken Tanpınar ve Orhan Pamuk'un İstanbul'undan geriye ne kaldığını görmek, kasvetli  ve yağmurlu bir havada Almanya sokaklarını arşınlarken Hermann Hesse'nin o çok eleştirdiği küçük burjuva  toplumunu düşünmek isterim. Sevdiğim yazarları kendi kentlerinde keşfetmek isterim. Dilerim ki yaşamım bana istediklerimi gerçekleştirme fırsatı versin...

23 Ocak 2013 Çarşamba

Madde mi ağır manâ mı?

Yazar Metin Kaçan'ın sorduğu bu sorunun cevabını şimdilik veremiyoruz. Kendisi maddenin ağırlığına dayanamayacak hale gelmiş olmalı ki manâ alemine gitmeye karar verdi.

Ölüm haberini alınca üzüldüm. Sanırım 90'lı yılları düşününce aklımıza gelen ilk şeylerden biri Müjde Ar ve Okan Bayülgen'in müthiş oyunculuklarıyla döktürdükleri Ağır Roman filmidir. O filmin kitabı da varmış diyerek dizisi ya da filmi çekilen kitapları sonradan keşfeden bir milletiz ama sanırım çoğu kişi bu romanın varlığından haberdardır. Filmi izledikten sonra uzun süre etkisinde kalmış ve kitabı da okumuştum. Orta sonda ya da lisedeydim sanırım. Kitabın üslubu ve yazarın anlattığı dünya bana bir hayli ağır gelmişti. Yıllar sonra yeraltı edebiyatına ilgi duyup bu türün dünyaca ünlü yazarlarını okuyunca ve edebiyatla akademik düzeyde de ilgilenmeye başlayınca romanın edebiyatımızdaki önemini daha iyi anladım. Gıli Gıli'si, Gaftici'si, Tina'sı ve Salih'iyle tüm Kolera sakinleri başta bir dünyanın diliyle konuşuyorlardı ve Kaçan'ın dünyası tamamen yerli ve mahalliydi. Okuduğum kitaplar arasında argoyu bu kadar yerinde ve güzel kullanan başka bir romana rastlamadım. 

Metin Kaçan'ın ölümünden sonra edebiyatımıza kattıkları değil, kişiliği ve eylemleri üzerine konuşuldu daha çok. Sosyal medyada yapılan yorumlar beni çok rahatsız etti. Biz ölülere bile saygısı olmayan insanlara dönüşmüşüz meğer. İnsanlar bilgi sahibi olmadıkları bir konuda bile konunun uzmanıymış gibi ahkam kesebiliyorlar. Aslında Metin Kaçan'ın tecavüz suçundan yargılandığını, hüküm giydiğini ve davanın tam bir sonuca bağlanamadığını intiharından sonra yazar hakkında yapılan yorumları okurken öğrendim. Yazarların yaşamlarına ilgi duyarım aslında ama 1995'te yaşanan bu olayı duymamışım. 

Yapılan yorumlarda büyük bir yazardı, Kolera onsuz öksüz kaldı diyerek Metin Kaçan'ı göklere çıkaranlar olduğu gibi dünya bir pislikten, tecavüzcüden kurtuldu diyerek etmedikleri hakaret bırakmayan insanlar da vardı. Bu yorumları okurken yazarın yaşamının ve kişiliğinin eserlerinin önüne geçip geçmeyeceğini düşündüm. Eğer iddia edildiği gibi Metin Kaçan bir tecavüzcü olsaydı Ağır Roman'ı sevmeyecek miydim? Hayır bence Kaçan'ın kişiliği Ağır Roman'ın büyük bir eser olarak adlandırılmasını engellemez. Kişilik olarak bir yazara ya da şaire saygı duymayabilirim, ideolojisini ve dünya görüşünü benimsemeyebilirim. Zaten edebiyat tarihinde bize bunu düşündüren ilk yazar da Metin Kaçan değil. Edebiyatta kişisel görüşlerin ve beğenilerin eserin değerlendirilmesini ne yönde etkilediği tartışılan bir mesele. 

Sonuçta Metin Kaçan kendi isteğiyle bu hayattan gittiği için hakkındaki gerçeği tam olarak bilemeyeceğiz ancak yazarın romanının adı gibi ağır bir yaşam yaşadığı görülüyor. Adını arama motoruna her yazdığınızda yazar kimliğinden önce tecavüzcü kelimesinin gelmesi büyük bir travma olsa gerek. Yazmak ağır bir yük bazıları için. Sanırım Kaçan kendi türünde tek ve büyük bir roman yazarak bu yükü taşıdı ve yazı onun laneti oldu. Yazmak onu mutlu etmedi. Yazarın birkaç eseri daha var ama hiçbiri Ağır Roman'ın önüne geçemedi. Yakınları büyük bir dehaya sahip olduğunu, sürekli yazdığını ama yazdıklarını yakıp yok etmeyi seçtiğini, aslında yazacağı pek çok şey olduğunu söylüyor. Maalesef ki özgün bir anlatı dünyası olan bu yazarı daha çok tanıyamadık. Ölüsünü bile rahat bırakmadık, arkasından söylenmeyen şey kalmadı. 

Son sözüm konuşurken çok cesur olamayıp klavyelerinin başına geçince herkese her şeyi söyleyebileceklerini sanan ergen sosyal medya kullanıcılarına: putlaştırdığınız sanal dünyanız gün olur sizin de bir açığınızı yakalar, biz de o zaman anlayıp dinlemeden sizi tek bir sözcükle yaftalarız. Nasılsa şimdilik hepimiz ölümüne kadar hayattayız. 

6 Kasım 2012 Salı

Kırık Dökük Birkaç Monolog 3


Hayatta hayal kırıklığıyla dolu anların mutlulukla dolu anlardan daha fazla olduğunu anladığında büyümüşsün demektir. Mutsuzluk demiyorum, hayal kırıklığı diyorum; çünkü mutsuzluk sürekli yaşanan bir durum değil , anlık bir durum. Evet çok klasik olacak ama söylemek zorundayım. Sevdiklerin, ailen yanındaysa, sağlık sorunun yoksa, işin ve az da olsa maddi imkanın varsa sürekli bir mutsuzluktan bahsetmek ayıptır çünkü. Bazı şeyler için şükretmek gerekir. Ama yine de mutlu anların fazlalığı hayal kırıklıklarını azaltmaz. Hayat dediğimiz şey hayal kırıklıklarının toplamından ibarettir. İlla ki birileri seni sırtından vurur, kazıklar, sana hak ettiğin değeri vermez ya da seni görmezden gelir. 

Bazı insanları görmek de hayal kırıklığı yaratır. Sen onu gördüğünde yaşayacağın mutluluğa dair hayaller kurarsın. Söylemek istediklerini önceden biçip tartarsın kafanda. En sevdiğin renkteki kazağını giyer, en sevdiğin ruju sürersin onu göreceğim diye. Ama gördüğün andan itibaren kafanda kurduklarının  gerçekleşmediğini görürsün ve keşke onu görmeseydim dersin. Bazı şeylerin sadece bir kişinin istemesiyle olmayacağını anlarsın. Bazı insanların önünde kalın, aşılmaz duvarları vardır, onları aşıp da kendilerine ulaşmak mümkün değildir. Kendilerini kapatmışlardır sana karşı, Üstelik de herkese açmışken. Senin ona söyleyecek güzel cümlelerin vardır. Ama ağzından dökülenler basit, sıradan, gündelik hayata dair önemsiz birkaç ayrıntıdır.

Geç bu hayal kırıklığı masalını, mantıklı düşün deyip huzurlu bir uykuya dalarsın. Ama uykunda bilinçaltın rahat bırakmaz seni bu sefer. Bilincinde eskisi kadar geniş bir yer ayırmadığını zannettiğin kişi bilinçaltının bilinmez dehlizlerinde yer edinmiştir Sigmund Freud'u haklı çıkarırcasına. Sonra uyumak ve hep uyumak istersin hayal kırıklığı yaratan o yüzü unutmak için.

23 Eylül 2012 Pazar

İzlenimler, tavsiyeler vesaire...


Kanal D'de Kayıp Şehir adlı bir dizi başladı. Şöyle  neymiş, ne değilmiş bir bakayım derken senaristler arasında Murat Uyurkulak ve Hakan Bıçakcı isimlerini görünce hemen ekrana yapıştım. Murat Uyurkulak Tol romanı ve Bazuka isimli öykü kitabının yazarı. (Bir de Har diye bir romanı var ama ben okumadım.) Hakan Bıçakcı ise Afili Filintalar'daki yazılarını okuduğum bir yazardı. Bu yaz da Ben Tek Siz Hepiniz isimli hikaye kitabını okumuştum. Bu iki isim bir araya gelince nasıl bir iş çıkar diye merak ettim. (Yıldırım Türker ve bir iki isim daha var senaristler arasında.)
Dizi genel olarak başarılı ama çok daha iyisi olabilirdi. Bir kere hikaye biraz sıradan. Karadeniz'den gelip İstanbul'da tutunmayan çalışan çok çocuklu fakir bir ailenin öyküsü anlatılıyor. Mahsun Kırmızıgül sayesinde bu konuya epey aşina olduk zaten. Bir de zengin-fakir karşıtlığı da çokça işlenen bir tema. Mesela ilk bölümde anne, ailesi aç olduğu için et çalıyor ama sonra gururuna yediremeyip etleri sokak köpeklerine dağıtıyor. Bu tarz sahneler o kadar çok işlendi ki Türk sinemasında artık sıkıldık. Bunlar dizinin eksik yanları ama karakter yaratımı ve öyküleme tarzı başarılı. Arka sokakların yaşamı, sinema estetiğiyle ve edebi bir dille anlatılıyor. Argo ve sert diyaloglara da yer veriliyor. Farklı bir iş olduğu için alışkanlıklarından vazgeçmeyi sevmeyen dizikoliklerimiz pek beğenmeyecektir diziyi.
Bu arada dizideki İrfan karakteri ve onu canlandıran İlker Kaleli çok sevimli.Uğur Polat her zamanki gibi döktürüyor, Gökçe Bahadır ise kalıplarının dışına çıkarak çok farklı bir karakter çiziyor.
Dizi yayından kaldırılmazsa Murat Uyurkulak ve Hakan Bıçakcı'nın daha iyi bir iş çıkartacağını düşünüyorum. Takipteyim bir süre daha. Tavsiye ederim herkese :)

Hamiş: Bu arada bu kadar dizi izlersem doktora tezini kim yazacak diye düşünmedim değil.


Behzat Ç'yi sevmem için birçok neden var ama sadece bu diyaloglar bile yeter sanırım. Adalet arayışından vazgeçmeyeceğini söyleyen Savcı Esra'ya Behzat'ın yanıtı şöyle olur: "Artık senin hukukun yok, bitti o. Onların hukuku var."
Bu diyalogları yazan senarist Ercan Mehmet Erdem'i tebrik etmek gerek cesaretinden dolayı. Daha aylar önce hukukun simgesi Esra'yı öldürerek adalet sistemimizin işleyişini eleştirmiş ve bugün yaşananlara bir gönderme yapmıştı. Dizinin sevilmesinin nedenlerinden biri de bol entrikalı aile dramalarının izlendiği bir ülkede gündemi yakalayan ve eleştiri yapmaktan çekinmeyen bir dizi olması zaten.
Yeni sezonda Behzat'ın derin devletle mücadelesini izleyeceğiz. Polisiye hikâyeler yerine siyasi entrikaları izlemek daha keyifli olacak bence. Ama önce birkaç bölüm Behzat'ın çıldırmasını ve kendi hayaletleriyle konuşmasını izleyecekmişiz gibi görünüyor.
Yalnız dizinin cuma günü 23.15'e alınması pek hoş olmadı. Alıştığımız gün ve saatinde kalsa iyiydi ama birilerini rahatsız etti tabi dizinin erken saatte gösterilmesi.
Bu ülkede yaşayan insanların umutsuzlukları ve karamsarlıkları yüzlerinden okunuyor. Kızılay sokaklarında dolaşırken biraz dikkat edin insanların yüzlerine. Kimi işinden memnun değil, kimi yalnızlıktan şikayet ediyor, kiminin tek bir dostu yok.Yaşadığı hayattan, içinde bulunduğu ortamdan ve sahip olduğu imkanlardan memnun olan çok az insan var.
Birkaç hafta önce Bulgaristan'daydım. Orada insanlar stres diye bir kavramı bilmiyorlar bile. Keyiflerine düşkünler, büyük dertleri yok, memleketlerinde her gün bir olay olmuyor. Bu yüzden de her sabah işe gitmeden önce kahvelerini keyifle yudumlamayı, iş çıkışında ise arkadaşlarıyla bir araya gelip soğuk bir bira içmeyi ihmal etmiyorlar. Hayatlarının merkezinde işleri değil, kendi zevkleri var. Orada yürürken insanların yüzlerine bakarsanız Türkiye'de gördüklerinizi göremezsiniz.
Bu ülke insanlarını mutsuz ediyor. Şırnak'ın bir köyünde öğretmen olabilmek için yıllarca bekleyen gençlerin,  tezkeresini almaya on beş gün kala ne uğruna mücadele ettiğini bilmediği bir savaşta ölen askerlerin, sokak ortasında bıçaklanan kadınların, istismara uğrayan küçük kızların ülkesi burası. Olaysız bir gün geçmiyor ama topumsal akıl tutulması yüzünden her şey anında unutuluyor.
Tekinsiz bir hayat yaşıyoruz. Bu karmaşada hayatta kalabilmek için hepimize iyi şanslar...

1 Eylül 2012 Cumartesi

Benim Kitaplarım 2

Dünyanın gittikçe daha karanlık bir yer olmaya başladığı şu zamanlarda özellikle savaş çığırtkanlarının okuması gereken, savaşın anlamsızlığını ve acımasızlığını anlatan iki roman var. İlki Hakan Günday okurlarının yazarın en sevdiği kitabı olması sebebiyle sürekli ismini duydukları Gecenin Sonuna Yolculuk. Özellikle Günday'ın Kinyas ve Kayra romanını okuduktan sonra iki roman arasındaki bağlantıları kolayca fark edebilirsiniz. Zira yaşadıkları hayattan umutlarını kesip "ruh ölümlerini"gerçekleştirmek için Afrika'ya giden Kinyas ve Kayra sık sık romanın kahramanı Bardamu gibi sert, acımasız ama aynı zamanda nükteli bir dille konuşurlar.

Louis-Ferdinand Celine'in 1932'de yazdığı roman kendini bir anarşist olarak tanımlayan Bardamu'nın Birinci Dünya Savaşı'na katılması ve ardından yaşadıklarını anlatır. Savaşın anlamsızlığını vurgulayan Bardamu vatan, millet gibi içleri boşaltılmış kavramları ve tüm o kahramanlık söylemlerini yadsır. Çünkü bu kavramları yüceleştiren savaşa katılmayan ve yalnızca kendi rahatlıklarını düşünen, zenginliklerine zenginlik katan sivillerdir. Paris'te hayat olduğu gibi devam ederken savaşta her gün binlerce genç ölmektedir. Savaşta kahramanlık gösterenlerin isimleri er geç unutulacaktır ama Bardamu ve onun gibilerinin gençliği yok olmuştur artık. Bardamu henüz yirmi yaşındayken hayata inanmadığını söyler.

Savaşta yaralanan ve sinirleri yıpranan Bardamu artık kimsenin işine yaramadığı için ordudan atılır. Önce sıcağın, sıtmanın ve sivri sineklerin diyarı Afrika'ya ardından da yeni dünyayı keşfetmek için Amerika'ya gider. Sonunda Paris'e dönen ve tıp eğitimini tamamlayan Bardamu'nun hayatı savaş sonrasında çok da değişmemiştir aslında. Hâlâ alaycı, nihilist ve kötümserdir. Yaşamı sevmese de hayatta kalmayı sürdürür ve bunun için yalan söylemekten ve kendini küçük düşürmekten çekinmez. Bardamu'nun hayatı hiçbir zaman tamlık olmamıştır. Ne annesine karşı sevgi besleyebilmiş, ne beğendiği kadınlarla dilediğince sevişebilmiş, ne de hayatını sürdürmek için gerekli olan parayı kazanabilmiştir.

Burjuvazi karşıtı olan Celine burjuva dilini kullanmak yerine argoya ağırlık veren yeni bir dil geliştirir romanında. Sert, acımasız, kötümser ama aynı zamanda da nükteli bir dildir bu. Okur gerçeği bütün açıklığıyla dile getiren bu sert dilden rahatsız olabilir. Gecenin Sonuna Yolculuk'un okunması ve sindirilmesi kolay bir roman olduğu söylenemez bu yüzden.

İkinci kitap Yaşar Kemal'in 20. yüzyılın en iyi romanı olarak gördüğü 1929 tarihli Erich Maria Remarque romanı Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok. Bu romanın kahramanı Paul, Bardamu gibi ani bir kararla cepheye gitmez. Paul'ün hocası onu ve arkadaşlarını "memleket için canını verme" konusunda yüreklendirir. Henüz yirmi yaşında olan bu gençler, İngiltere'nin savaş uçakları üzerlerine bomba yağdırdığı gün savaşın hiç de hocalarının anlattığı gibi bir şey olmadığını anlarlar. Paul ve arkadaşları kayıp bir neslin çocuklarıdır. Paul, arkadaşları birer birer gözünün önünde can verdikçe savaştan kurtulsa bile hayatına devam edemeyeceğini anlar. Sonunda Paul de öldüğünde Batı cephesinde kayıtlara geçmeye değer önemli bir olay olmadığı yazılır.

Remarque'nin dili ve anlatımı Celine'inki gibi alaycı ve nükteli değildir. Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok savaşın içinde yazılan gerçekçi bir savaş romanıdır. Gecenin Sonuna Yolculuk ise yine savaşın gereksizliği üzerine kuruludur ancak Celine savaşı anlatıyor gibi görünmesine rağmen bütün kurumları ve değerleriyle hayatın anlamsızlığını anlatmıştır.

Celine'in deyişiyle "Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur." İktidar sahiplerinin bitmek tükenmek bilmeyen hırslarının ve otorite kurma isteklerinin bir sonucu olan savaş, sonunda hiçbir şeye değmez. Kahramanca dövüşen ve halk denen yığının bu kahramanlığa hak ettikleri pâyeyi vereceğini düşünen askerlerin ismi tarihin unutmaya hazır belleğine kaydedilir.

Savaşın gerçek acısını Bardamu ve Paul kadar hissedemeyeceğini bilse de herkes bu iki "gerçek kahramanla" tanışmalıdır. Böylece okurlar kendi gecelerinin sonuna doğru yolculuk eden bütün gerçek kahramanlar için yeni bir kayıt düşebilirler.



27 Mart 2012 Salı

Yaş Değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Yazı*



* (Edip Cansever)
ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
oysa güneş pek batmadı senin evinde
söyle
ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.

Cansever'in deyişiyle yarın yaş değiştirme törenim var. Aslında "25 Yılın Bilançosu" başlığını taşıyan bir yazı yazacaktım. Öyle planlamıştım ama çok fazla içimden gelmedi bugüne kadar yaşadıklarımın dökümünü yapmak. Bir de hayattan çok keyif almadığım, yaptığım şeylerin çoğundan sıkıldığım bir dönemdeyim. Yazı yazma isteğimi de köreltiyor bu durum haliyle.

Hayat benim için hiçbir zaman toz pembe olmayacak biliyorum. Çünkü babam giderken ışıkları söndürdüm ben. Ama yine de aydınlığa bakmaya çalışıyorum, hayat devam ediyor neticede.

Bu yaşıma kadar öğrendiğim bir şey var: Can baba haklı değil, sevdiğin kadar sevilmiyorsun bu hayatta. Bir zamanlar bir adamı sevmiştim. Şimdi  hiçbir iz kalmadı ondan. Neye yaradı birlikte geçirilen o kadar yıl?

Çok sevdiğim arkadaşlarım var ama benim onlara verdiğim değerin karşılığını alamadığımı hissediyorum bazen. Aramıza gündelik dertler, koşturmacalar, başka sıkıntılar giriyor.Yaptığın iyiliklerin, gösterdiğin yakınlığın karşılığını alamıyorsun her zaman. Birini sevdiğin zaman karşılığını alamama ihtimalin de var. Bunu böyle kabul etmek lazım galiba. 

Eskiden yaş değiştirme törenlerini çok severdim. En çok da hediye almayı tabii. Büyüdükçe pek çok şeyin değeri azalıyor. İleriki yaşlarında nelerle karşılaşacağını merak etmemeye başlıyorsun, hayat senden güzelliklerini esirgiyor çoğu zaman. Ama yine de bir sihirli değnek olsa elimde neler isterdim neler: Dünya turu yapmak, flamenko ve fotoğrafçılık öğrenmek, izleyemediğim bütün filmleri izlemek,okuyamadığım kitapları okumak...

Biraz karamsar mı oldu yazdıklarım? 27'ye bir yıl var daha ama 27 yaş sendromu etkisini erken mi gösterdi ne? Neyse zaten bu, yaş değiştirme törenine yetişen öyle bir yazı. Öğrencilerim dersi dinlese, tezime başlasam, yazmam gereken yazıları bitirsem, bahar gelse de bahçede kitap okusam, sevdiğim biri telefon etse, tanışmak istediğim biriyle tanışsam.. daha keyifli olur belki hayat. Belki de Nazım haklıdır. Güzel günler görürüz, güneşli günler.

Yaş değiştirme törenim kutlu olsun :)









12 Mart 2012 Pazartesi

Canımın İçi Böyle Şeyler Yalnızca Filmlerde Olur*


Filmler ve romanlar bizi fena halde kandırıyor. Misal, bir film izledim geçenlerde: Robert De Niro ve Meryl Streep'in oynadıkları "Falling in Love". Türkçeye "Geç Gelen Sevgi" adıyla çevirmiş filmlere alakasız isimler koymakla görevli kimseler- her kimseler. Filmdeki olay örgüsü gayet basit: Noel öncesinde bir dükkanda tanışan kadın ve adam daha sonra trende karşılaşırlar ve hemencecik birbirlerine aşık olurlar. İkisinin de evli olması büyük bir sorundur ama aşkın gücü galip gelir ve nihayet mutlu sona ulaşılır: Kadınla adam bütün engelleri aşıp aşklarının filizlendiği  yerde, trende bir araya gelirler. Şimdi düşünelim böyle bir şeyin gerçek hayatta olması ne kadar mümkün? Bir yerde tesadüfen gördüğünüz ve ilk bakışta fiziksel görünüşünden etkilendiğiniz bir erkeğe hemen açılabilir misiniz? Bizim Türk erkeklerimiz -en entelektüelleri, okumuş-yazmışları bile- ilk adımı kendileri atmak isterler çoğu zaman. Siz onların gösteremediği cesareti gösterip beğeninizi biraz hissettirseniz bile hemen koltukları kabarır beyefendilerin. Basit bir kahve içme teklifinizi dünyanın en büyük aşk ilanı gibi algılarlar. Sizden uzaklaşıp fildişi kulelerindeki kabuklarına çekilmeleri ve sizi görmezden gelmeleri de olasıdır.

Romanlar filmlere göre daha az aldatırlar insanı. En büyük aşk hikayelerinde bile bir trajedi yaşanır çünkü sonunda. Anna Kareninalar, Madam Bovaryler, Bihterler hep o büyük trajediyi yaşamadılar mı? Aşklarını yaşayıp mutlu olsaydı bu kadınlar, romancılar o güçlü çatışmalarını yaratamayacak ve okurlar büyük aşkların kahramanları olan bu kadınları hatırlamayacaklardı. Bu yüzden yazarları sinemacılardan daha gerçekçi ve inandırıcı bulmuşumdur. Sinemanın masalsı dünyasını değil, romanın katı gerçekçiliğini tercih etmişimdir.

Sinemada en tehlikeli tür, romantik komedidir. Gerçek hayatta olmayacak ne varsa -garip tesadüfler, anlık karşılaşmalar, ilk görüşte yaşanan aşklar, iyiliğin ve masumiyetin yüceltilmesi vb.- romantik komedi türünde sentezlenmiştir hepsi. Uzun süredir yalnızsanız romantik komedi izlemeyin derim. Filmin ardından yaşadığınız katharsisle büyük umutlara kapılır ve pembe gözlüklerle hayata bakarsınız bir süre. Ama nihayetinde yalnız ve mutsuz olduğunuz gerçeğini fark edersiniz.

"Çok istersen olur, umudunu kaybetme, dene, yenil ama tekrar dene" mottosundan ilham alan filmlere inanmayı bıraktım ben artık. Biliyorum senle ben yan yana gelemeyeceğiz. Yılbaşı öncesinde girdiğimiz dükkanda aldığımız hediyeler karışmayacak, benim bindiğim treni sen kaçıracaksın ya da trende senin için ayırdığım yan koltuğa bir başkası oturacak. Çünkü böyle şeyler yalnızca filmlerde olur canımın içi.

* Cümlenin aslı: "Canımın içi böyle şeyler yalnızca romanlarda olur." Murat Menteş, Dublörün Dilemması. Murat Menteş de Cüneyt Arkın'ın bir filminden almış bu cümleyi. Ben de onlardan aldım işte.