13 Temmuz 2018 Cuma

İspanya Gezi Notları II: Barselona

Barselona'ya 2015'in Ağustos ayında gitmiştim aslında ama tembelliğimden dolayı yazıyı anca yazabiliyorum. Henüz seyahat etmeyen biriyken çok merak ettiğim üç şehir vardı: Prag, St. Petersburg ve Barselona. İlk ikisine hâlâ gidemedim; ama Barselona'nın gezip gördüğüm en güzel şehirlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Bu şehri sevmek için birçok neden var. Öncelikle bir gezginin arayabileceği tarih, doğa, deniz, eğlence, mimari ve gastronomi gibi farklı tatil bileşenlerinin hepsini bünyesinde barındırıyor. Gezmesi çok kolay. Benim gibi harita okuma özürlüler bile tek başlarına kolayca gezebilir. O kadar dümdüz bir şehir ki kaybolma ihtimaliniz yok. Kullandıkları saat diliminden dolayı hava çok geç kararıyor. Gündüz çok sıcak olsa da akşamları rahatlıkla gezebilirsiniz. Ayrıca Akdeniz kültürü sayesinde kendinizi hiç yalnız hissetmeyeceksiniz burada. Bazı Avrupa şehirlerinin soğukluğu yok Barselona'da. Sokaklar hep cıvıl cıvıl. İnsanlar güler yüzlü. Ha bir de gece hayatının çok hareketli olduğu söyleniyor ama ben tecrübe etmedim. 

Madrid izlenimlerimi içeren ilk yazımı tren istasyonunda sonlandırmıştım. Madrid-Barselona arasındaki hızlı tren yolculuğu yaklaşık üç saat sürdü. Konforlu bir yolculuktu. İspanya'da demiryolu ulaşımı genellikle pahalıymış. Ben oraya gitmeden arkadaşım Belkıs, internetten bana bilet almıştı. Fiyatı 50 euro idi. Yolculuk sonunda metroya binip kalacağım hostele geldim. Merkeze oldukça yakındı. İlk kez hostelde kalacağım için heyecanlıydım; ama işler beklediğim gibi gitmedi açıkçası. Hostelde kalmaya çok alışkınmışım gibi 6 kişilik odayı tercih etmiştim. Ertesi gün oradan ayrılıp bir otele yerleştim. Böylece ilk hostel maceram da hüsranla sona ermiş oldu :) Aslında hostel konaklaması farklı insanlarla tanışmak için güzel bir imkân yaratıyor ama benim konformist tarafım ağır bastı. Kaldığım hotel (Ayre Hotel Rosellon), şehrin simgelerinden La Sagrada Familia'ya çok yakındı. Hatta camdan bakınca bazilika görünüyordu. Çok yakınında da metro durağı olduğu için kolayca her yere gidebildim. Benim Barselona seyahatim 5 gün sürdü. Bence bu, şehri gezmek için ideal bir süre. Aklımdaki tüm yerleri doya doya gezdim. 

Şehri, en meşhur caddesi La Rambla'yı yürüyerek keşfe başladım. Zaten gezi boyunca yolunuz ister istemez buraya düşecek sürekli. Şehrin kalbi burada atıyor çünkü. Sabah-akşam çok kalabalık. Akşamları Afrikalı mülteciler işportacılık yapıyorlar genelde burda. Kapkaç olayları çok oluyormuş. Bu yüzden sırt çantanızı önünüzde taşıyın diye uyarıyorlar genelde. Ben kahve almak için bir dükkâna girdiğimde Mısırlı bir adamla tanışmıştım ve beni dikkatli olmak konusunda uyarmıştı. Ondan sonra biraz çekinerek dolaştım La Rambla'da ama başıma bir şey gelmedi neyse ki.

Güvenlik meselesini bir kenara bırakıp tekrar La Rambla izlenimlerine dönersek benim keyifle sürekli turladığım bir yer oldu burası diyebilirim. Sokak satıcıları, farklı kılıklara girmiş dansçılar, çeşitli gösteriler yapan insanlar, çiçekçiler, müzisyenler ... ne ararsanız var burada. Her köşeden bir sürpriz çıkıyor. Mimari yapılar da ilginç. Değişik figürlerin süslediği birçok bina var. İşte iki örnek:



Benim seyahatim sırasında bu caddede en çok ilgi gören şeylerin başında Erotik Museum'un balkonunda duran ve Marilyn Monroe kılığına giren bir kadın geliyordu. Balkondan el sallıyordu durmadan ve değişik pozlar veriyordu. 5 gün boyunca her gün oradaydı. Bu yüzden onun fotoğrafını da aklımda en çok iz bırakan detaylardan biri olarak buraya eklemem gerek: 


Cadde üzerinde tiyatro binası, görkemli bir opera binası ve irili-ufaklı müzeler de bulunuyor. La Rambla, şehrin en önemli meydanlarından biri olan Plaça de Catalunya'nın bittiği yerden başlayıp yaklaşık 2 km boyunca devam ediyor ve sahile kadar ulaşıyor. Caddenin sahil tarafındaki bitiş noktasında Kolomb heykeli bulunuyor. Bu noktada Barselona'nın sahil şeridiyle ilgili bilgi vermek yerinde olacak. Limanın bulunduğu kısma Port Vell adı veriliyor. Limana demirlemiş birçok gezi teknesi ve yat var. Şehrin sıcağından kaçıp serinlemek için kendini su kenarına atan insanlar da çok olunca Port Vell daima hareketli bir ortam sunuyor. Özellikle güneş batarken Kolomb Heykeli'ne ve denize yansıyan ışıklar, güzel bir atmosfer oluşturuyor. Limandaki Carrer del Mar adı verilen köprü de güzel bir mimariye sahip.

Denize girmek isterseniz limandan biraz daha ileriye uzanıp Barceloneta adı verilen bölgeye gitmeniz gerekli. Upuzun bir sahil şeridi göreceksiniz burada. Ayrıca birçok farklı mutfağa ait restoranlar da bulunuyor. Ben bir akşamı Port Vell'de denizi ve etraftaki insanları izleyerek geçirdim. Bir akşam da sahilde yemek yedikten sonra plaj voleybolu oynayanlara baktım. Bunun dışında vaktimi daha çok iç kesimlerde geçirdim diyebilirim. Yine de aşağıda paylaştığım fotoğraftaki gibi güzel görüntüler yakalayabildiğim için memnunum. Ruha huzur veren kızıl havaları burada izlemek enfesti: 


Gelelim Barselona'yı Barselona yapan mimari özelliklerine ve bu özgün mimarinin baş aktörü Antoni Gaudi'ye. Gaudi, şehrin sembolü olan La Sagrada Familia dışında başka birçok mimari eser de kazandırmış şehre. Örneğin Plaça Reial adı verilen küçücük meydandaki sokak lambaları bile onun eseri. Şehri gezmeden önce biraz Gaudi mimarisi hakkında bilgi edinmek faydalı olacaktır sanırım. Ben Türk Dili dersi sunumlarında özellikle mimarlık öğrencilerinden Gaudi hakkında çok şey öğrenmiştim. Bu yüzden şanslıydım. Boş boş bakmadım öyle binalara. Gaudi'nin oldukça ilginç bir tarzı var ve herkese hitap etmiyor açıkçası. Şehri gezip de Gaudi'nin eserlerini beğenmeyen de çok oluyor ama ben oldukça beğendim diyebilirim. Çok farklı ve başka şehirlerde hiç görmediğim deneysel bir tarzı var. Üstelik koca bir şehir, bir mimarın adıyla anılıyor. Şehre böyle bir iz bırakabilmek güzel bir şey. 

Barselona'da 19. yüzyılın sonundan 1930'lara kadar Modernista adı verilen bir mimari ekolü oluşturulmuş. Gaudi dışında başka mimarların eserleri de var; ama Gaudi'nin ismi hep ön plana çıkıyor. El Eixample semtinde Modernista'nın örnekleri olan çeşitli binalar mevcut. Mimariye meraklı değilseniz bile burada çok zaman geçirmek isteyebilirsiniz. Değişik binalara bakarken başım dönmüştü mesela benim. Her birinin kendine ait bir hikâyesi var. Bunlardan biri İlla de la Discordia yani Uyumsuzluk Bloğu idi. Bunun dışında Palau de Musica Catalana Binası, Unesco Dünya Mirası Listesi'ne girmiş. Yine Gaudi'nin eseri olan bir hastane binası vardı. (İsmi çok uzun olduğu için yazmaya üşendim:) Benim otelime çok yakındı. Gece ışıklandırması içinde hoş görünüyordu. Burası hâlen hastane olarak kullanıldığı için ziyarete açık değil. Bence bir hastane binası olarak düşünülemeyecek kadar ihtişamlı bir yer. Modernizmin diğer ürünlerini Passeig de Gracia semtinde görmek de mümkün. 

İlginç mimari örneklerinden biri

Casa Mila
İlla de la Discordia'ya oldukça yakın noktalarda Gaudi'nin iki ünlü eseri yer alıyor. Bunlardan biri Casa Batllo, diğeri ise Casa Mila. Müze olarak hizmet veren bu binalardan ikisine birden girmek ekonomik açıdan zorlayıcı olacağı için birini seçmem gerekiyordu. İkisi de çok cezbedici görünse de Casa Mila'ya, öbür adıyla La Pedrera'ya girmeye karar verdim. Gaudi'nin eserlerine yoğun bir ilgi olduğu için önceden bilet almanızda fayda var. Girişlerde kuyruk oluyor. Bu binanın hem dışı, hem içindeki daireleri hem de terası çok güzeldi. Burayı gezerken bir hayli vakit geçirdim o yüzden. İçeride Gaudi'nin eserlerinin sergilendiği bir müze de var ayrıca.  Binanın içindeki daireler, Gaudi'nin tasarımı olan mobilyalarla süslenmiş. Teras ise oldukça ilginç bir şekilde tasarlanmış. Yıldız Savaşları filmindeki Darth Vader'a benzetiliyor. Bense Peribacaları'nın yapısına benzettim. Yaz aylarında bu terasta çeşitli organizasyonlar da yapılıyormuş. Casa Battlo'da biraz aklım kalsa da burayı tercih ettiğim için sevinerek ayrıldım buradan.


La Pedrera'nın terası
La Pedrera'nın terasından görünen bir manzara ya da eski ile yeninin bir aradalığı
Gaudi'nin başka önemli bir eseri de Parc Güell. Burası mimarın hamisi Kont Eusebi Güell'e ait bir arazi içine yapılmış ve 14 yılda tamamlanmış. Villalardan oluşacak bir yerleşim yeri olarak tasarlanmış; ama bugün Gaudi'nin kendine özgü yapılarının bir araya getirildiği kocaman bir park hâline gelmiş. İçinde pastayı andıran biçimleriyle dikkat çeken iki güzel bina, kertenkele biçiminde bir çeşme, renkli seramik parçalarıyla dekore edilen banklar ve 100 Sütun Geçidi (Salo de les Columnes) adlı bir bölge var. Bahsettiğim bölümleri içeren alana giriş ücretli; ancak park daha geniş bir alana yayılıyor. Ben burası için önceden bilet almamıştım. Bu yüzden gittiğimde bayağı bir sıra bekledim. Çünkü asıl görülecek eserlerin bulunduğu alan küçük olduğu için her saat başında 100-150 kişi alıyorlar içeri. Ben bunu bilmediğimden bütün bir günü bu parkta geçirmiş oldum. Sabah saatlerinde gitmeme rağmen saat 16.00'ya bilet bulabildim çünkü. Parkın diğer bölgelerinde gezmek de keyifliydi. Gitar çalan bir müzisyen vardı. Uzun bir süre onu dinledim. Nihayet içeri girebildiğimde de güzel vakit geçirdim. Gaudi, birbirinden farklı unsurları (bebek kafası, şişe, cam, plaka vb.) bir araya getirerek ilginç bileşenler yaratıyor. Parkta bunun birçok örneğini görmek mümkün:

Parc Güell'in seyir terası
Park Güell'deki tek gereksiz detay, Gaudi'nin burayı yaparken içinde yaşadığı ve bugün müzeye dönüştürülmüş villaya girmekti. Buranın 5 euro gibi ayrı bir giriş ücreti vardı nedense ve çok gereksizdi. 

Gaudi'nin alamet-i farikası olan, ömrünü adadığı, hatta ölümüne bile sebep olan şaheseri La Sagrada Familia'ya gelecek olursak öncelikle yine buraya girişten bahsetmek gerekiyor. Bileti önceden almalısınız; çünkü hiç yer bulamama ihtimali de var. Burası hep çok kalabalık oluyor. Şehrin her noktasından görülebilen bu yapı, Barcelona için çok önemli. Sekiz kuleden oluşan bazilika, henüz tamamlanmamış. Bu yüzden kulelerin ardındaki vinçler dikkatinizi çekecektir. Giriş kısmı oldukça etkileyici. Hristiyanlıktaki bazı kişi, olay ve semboller tasvir edilmiş. İçeride de birçok ayrıntı var. Bilinen kalıpların dışına çıkarak orijinal bir üslup yaratmış Gaudi. Bu yüzden de onun sırları tam olarak çözülemiyor. Üstelik geride plan da bırakmamış. Gizemli bir kişiliği olduğu söylenen mimar, son yıllarını kendisini çalışma odasına kapatarak geçirmiş. 1926'da tramvay çarpması sonucunda hayatını kaybetmiş ve Sagrada Familia'ya yapılan bir yeraltı mezarlığına gömülmüş. 2026 yılında bazilikanın tamamlanması öngörülüyor; ancak Gaudi'nin anısına yapının olduğu gibi bırakılmasını isteyenler de var. Bazıları da çok gelir getiren bu turistik yapının bilerek tamamlanmadığını ve turistler için bir gizem yaratıldığını söylüyor. Gerçek nedir bilinmez. Biz bugüne bakalım. İşte bazilikanın içinden iki görüntü:




Mimari  eserleri yeterince gezdikten sonra biraz da tarihi dokuyu yaşamak için Gotik Semt'e (Barri Gotic) uğramak lazım. Şehrin en kendine has noktalarından olan bu Ortaçağ semti, gerçekten uzun uzun gezilmeye değer. Daracık sokaklardan oluşan semtte, kiliseler, manastırlar ve küçük meydanlar var. Bölgenin hemen girişinde Barselona Katedrali bulunuyor. Burası Barselonalıların toplanma alanlarından biri:


Katedrali gördükten sonra Gotik semtin arka sokaklarına girip bölgeyi keşfedebilirsiniz. Daracık sokaklardan geçip başka semtlere ve caddelere çıkacak yolunuz. Bunlardan biri El Born adı verilen semt. Burada her an bir sürprizle karşılaşmak mümkün. Örneğin sokak sanatı örnekleri ve bir anda bir araya gelip müzik yapan ya da dans eden insanlar: 



Semtin romantizm kokan sokaklarında müzik dinlemek çok keyifliydi gerçekten. Bu müzisyenler yanlarında cd'lerini de taşıyorlar. Müziklerini beğenirseniz cd'lerini satın alabiliyorsunuz.

Gotik semtte hediyelik eşya dükkânları, tasarım ürünler satan mağazalar, giysi mağazaları, cafeler ve restoranlar var. Bunun dışında küçük müzeler ve kiliseler de tabii. Art Montfalcon ve Ale Hop isimli iki mağazayı özellikle tavsiye ederim. Bir şey satın almayacaksanız bile farklı tasarımlara sahip binlerce objeyi görmek isteyeceksiniz. Üzerinde İspanya'ya ait çeşitli motiflerin resmedildiği yelpazeler en iyi hediye seçeneği bence. El Born civarında yelpazeci bir teyze vardı. Gerçek sanmıştım başta:


Ara sokaklarda ve küçük meydanlarda gezerken Katalan kültürünü de daha yakından tanıyacaksınız. İspanyollardan farklı dilleri, bayrakları ve kültürleri olan Katalanlar, kendilerinin İspanyol olmadıklarını özellikle vurguluyor. Evlerinin balkonlarına astıkları balkonlardaki bayrakları görebilirsiniz. Müze ve sokaklardaki yazılarda da Katalanca tercih ediliyor. Katalanların bağımsızlık talebi de var. İspanyollardan ayrılmak istiyorlar. Sadece turizm gelirinin bile onları ekonomik anlamda ayakta tutabileceğini düşünüyorlarmış. 

Bu arada balkon kültürü de oldukça yaygın şehirde. Sıcaktan bunalanlar balkona atmışlar kendilerini. Bir de balkona çamaşır serme geleneği var gibi. 


Daha yapılacak ne var bu bölgede derseniz; Carrer Montcada denilen bölgede Picasso Müzesi'ne uğrayabilirsiniz örneğin. Dar bir sokakta bulunuyor ve önünde hep kuyruk oluyor. Pablo Picasso, sanat kariyerinin büyük bir kısmını Paris'te inşa etse de resim eğitimine Barselona'da başlamış. Franco karşıtlığı nedeniyle uzun yıllar ülkesine dönmese de İspanyol kültürü, sanatının hep önemli bir parçası olmuş. Buradaki müze, Paris'teki Picasso Müzesi'nden sonra sanatçının en çok eserinin bulunduğu müze olarak geçiyor. Ben buraya gitmek konusunda biraz kararsız kalmıştım. Eğer resim aşığı değilseniz müzeyi ziyaret çok da gerekli değil gibi :)

Şehre biraz da yukarılardan bakmak isterseniz Montjuic Tepesi'ne çıkmak gerekiyor. Ben bu tepeye iki kez gittim. İlkinde hostelde tanıştığım birinin tavsiyesine uyarak su şovunu izlemek istedim. Bu şov -yanılmıyorsam- yalnızca cuma ve cumartesi akşamları yapılıyormuş. Buraya gitmek için metroya binip Plaça d'Espanya'da inmeniz gerekiyor. Tepenin hemen başlangıcındaki Palau Nacional'de yapılıyor su şovu. Suların farklı şekillerde püskürtülmesi ve ışıklandırılmasıyla gerçekleştirilen bir gösteri bu. Hava kararınca çok güzel bir ortam oluştu. Üstelik oldukça kalabalıktı. Gezi rehberlerinde bu şovla ilgili bir şey okumamıştım. Bu yüzden burayı bana öneren arkadaşa minnet duydum. 


Montjuic'e ikinci gidişimde teleferiğe bindim ve biraz daha yukarılara çıktım. Buralarda güzel bahçeler ve bir kale vardı. Çeşitli heykeller ve müzeler de bulunuyordu. Burası, 1992'deki Barselona Olimpiyatları'nın etkinlik merkeziymiş. Günümüzde de etkinlik alanı olarak kullanılıyor ve özellikle sıcak havalarda biraz serinlemek için tercih edilen bir alan oluyor.


Montjuic Tepesi


Barselona'da biraz da yeşil alanlara gidelim derseniz rotanızı Parc de la Ciutadella'ya çevirin. Burası Madrid'teki Et Retiro Park'ı andırıyor. İçinde görkemli heykeller, altında serinleyebileceğiniz büyük ağaçlar, yapay göletler, paten alanları ve bahçeler var. Ayrıca çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Mesela ben katalog çekimi yapan bir gruba rastlamıştım. Bu park da Avrupa'daki birçok örneği gibi canlı bir yaşam alanı oluşturuyor şehirde. Parkın bir ucu zafer kapısına, yani Arc de Triomf'a açılıyor. Paris'teki zafer takı örnek alınarak yapılmış bir yapı bu. 



Buraya kadar hiç değinmedim ama Barselona'da gezerken arada yemek de yedim tabii. Biraz da yemek kültüründen bahsedeyim. Sabahları otelde kahvaltı yaptıktan sonra otelden aldığım poğaça, bisküvi ve meyveleri öğle yemeği olarak tükettim. Akşamları da İspanyollara uyarak saat 21.30-22.00 civarında yemek yedim. Barcelonata, La Rambla ve otele yakın yerlerdeki restoranları tercih ettim. La Rambla'dakileri pek önermem; çünkü turist menüsü adı altında müşterileri biraz kazıklıyorlar genelde. 

Barselona'da en çok yenen yemeğin başında bizdeki mezeleri andıran tapaslar geliyor. Tapas, çok farklı malzemelerden yapılıyor ve ya ekmek üstünde ya da sadece meze olarak servis ediliyor. Tapasların ortasına konan çubukları çıkarıp yanında verilen tabağa koyarsanız kaç tane yediğiniz anlaşılıyor ve ona göre ücret alınıyor. İstediğiniz kadar yiyebilirsiniz yani. Çok övülen bu tapasları ben pek sevemedim. Belki de çok gezip yorulduğum için yemeklere gereken özeni vermemiş olabilirim. Yemekle ilgili bana ilginç ve komik gelen bir olayı anlatmadan geçemem. Bir restoranda domatesli ekmek ister misiniz diye sormuşlardı. Fotoğrafta görüldüğü gibi bir sepete ekmek, sarımsak ve domates koyup getirdiler. Malzemeler hazırdı yani, yapımı müşteriye kalmıştı :)

 


Biraz da tatlılardan söz etmek gerekirse hemen her yerde güzel hamur işleri satan fırınlar vardı. En meşhur tatlıları ise churros adı verilen hamurlu bir tatlı. Yanında koyu kıvamlı bir sıcak çikolata sosuyla servis ediliyor. Kızartılan hamuru sosa bulayarak yiyorsunuz. Şimdilerde bizde de yapılmaya başlandı. Bu tatlıdan da pek hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Ee peki neyi sevdin diyorsanız ben en çok soslu patatesi, patatesli omleti ve sıcak havada içimi serinleten sangriayı sevdim. Artık Tunalı'daki mekânlarda da bulabildiğimiz sangria, bayılarak içtiğim bir içecek. Bol buzlu, meyveli bir şarap. Bazı yerlerde kocaman sürahilerde getiriyorlar. 



Barselona gezimin sonuna yaklaşırken yağmurlu bir güne uyanıyorum. Tibidabo tepesine çıkacağım bugün. Hava yağmurlu ve mesafe uzak olduğu için biraz üşeniyorum yataktan kalmaya. Ama artık buradaki son günüm olduğu için kendimi gaza getirip yola koyuluyorum. Metro, tren, otobüs ve füniküler gibi 4 farklı ulaşım aracını kullandıktan sonra 20 dakika içinde Tibidabo'ya ulaşıyorum. Aslında otobüs yerine nostaljik bir araç olan mavi tramvaya binecektim ama saatini kaçırdım. Tibidabo'nun girişinde El Sagrat Cor de Jesus adlı bir kilise var. Buradaki İsa heykeli şehrin sembollerinden biri. Kilisenin yukarısına çıkıp heykeli farklı noktalardan fotoğraflayabilirsiniz. Burası ayrıca Barselona'yı kuşbakışı olarak görebileceğiniz en güzel yer. Ben daha önce La Sagrada Familia'nın kulelerinden ve Montjuic'ten de şehri izlemiştim ama en iyi manzara burada. Şehre tepeden bakmayı isterseniz burayı öneririm kesinlikle. Sagrada'nın kulelerine çıkış için ayrıca bir ücret veriliyordu ve çok dar merdivenlerden geçiliyordu. Üstelik Tibidabo, şehrin diğer yerlerine göre çok kalabalık değil. Ulaşımı biraz zahmetli gibi görünebilir ama yol manzaraları görülmeye değerdi. Güzel malikânelerin ve ağaçların arasından geçiliyordu. Ben burayı çok sevdim. 




Tibidabo'da lunapark ve çocuklar için oyun alanları da mevcut. Burada keyifli vakit geçirebilirsiniz. Dönüşte CosmoCaixa adlı bir bilim müzesine uğradım. Çocuklar için bilimi keyifli hâle getiren birçok aktivite alanının bulunduğu devasa bir müzeydi. Ben pek zevk almadım ama çocuklar için keyifli bir yer olsa gerek.  

Yukarıda'da yazdığım gibi Barselona; sıcak, hareketli, renkli, özgür ve eğlenceli bir şehir. Buraya giden bazı insanlar İzmir'den ya da İstanbul'dan pek bir farkı olmadığını, biraz abartıldığını düşünüyorlar; ama ben bu şehri çok sevdim. O yüzden yazımı bitirirken kendimi mutlu hissettiğim bir anıma dönerek güler yüzle kameraya baktığım bir fotoğrafı seçiyorum. Belki yolum bir daha buraya düşer diye umarak; şimdilik adios Barselona.



Bir ek: Bu arada ilk defa bir gezi yazısında bu kadar görsel kullandım. Barselona fotoğraf çekmeyi sevenler için de güzel bir şehir. Birçok enteresan kare yakalayabilirsiniz. Benim Barselona dosyamda çok fazla fotoğraf var. O yüzden seçmem çok zor oldu. 

23 Haziran 2018 Cumartesi

Benim Kitaplarım

Aylık Okuma Notları (Mayıs)




1. Mayıs ayına bir şiir kitabıyla başlayalım. Behçet Aysan'ın bütün şiirlerinin bir araya getirildiği Düello, Kırmızı Kedi tarafından basılmış. Behçet Aysan'ın toplumsal içerikli şiirlerinden alıntılar son yıllarda twitter'da çokça paylaşıldığından ne zamandır bu kitabı okumak istiyordum. Kitabı bitirince şunu anladım ki bundan 20-30 yıl önce yazılan şiirlerde yansıtılan Türkiye gündemi ve sorunları pek  değişmiyor, değişemiyor. Bu yüzden politik yanı ağır basan Behçet Aysan şiirleri günümüzün umutsuz ve karanlık atmosferine de oldukça uygun düşüyor. Şüphesiz ki bu şiirler içerik yönünden değerli değil sadece. Aysan, kendine özgü bir imgelem dünyası ve söylem tarzı yaratmış. Karamsar bir bakış açısına sahip olduğu için okurken hüzünlenmeden duramıyorsunuz. Ben çok orijinal buldum şairin dilini. Bazı şiirleri tekrar tekrar okudum ve defterlerime yazdım. Behçet Aysan şiiri hakkında detaylı bir yazı yazmak istiyorum. Sivas'ta yakılarak can veren bu güçlü ve onurlu şairin hatırasını daha çok yaşatmak gerekir diye düşünüyorum. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Kitapta çok fazla sevdiğim şiir var. En sevdiklerimden birkaçı şöyle: "Keder Atlası", "Sonlu Bir Ağustosun Şiiri", "Hangi", "Aşkın Da Köle Çağı Vardır", "Yağmur Dindi", Sesler ve Küller", "Yalnız Bir Nar Ağacı,""Yarın Diye Bir Şey Var".





2. Yasmina Reza'nın Ne Mutlu Mutlulara kitabı, Can Yayınları tarafından mayıs ayında basıldı. Yazar hakkında hiçbir fikrim yoktu. Kitabın ismini ve kapağını beğendiğim için almıştım açıkçası. Sonradan öğrendiğime göre farklı etnik kökenleri olan Reza, Paris'te doğmuş ve yazın dünyasına oyun yazarak giriş yapmış. Bu kitaba isim verirken de Borges'in bir cümlesinden esinlenmiş. 

Roman, farklı yaşlardan on sekiz kişinin birbirine bağlanan hayatlarını anlatan çeşitli bölümlerden oluşuyor. Bu kişilerin bazıları birbiriyle oldukça yakınken (eş, kardeş, ebeveyn vb.) bazıları da birbirlerinin hayatlarına teğet geçiyor. Kısacası son zamanlarda sinemada da edebiyatta da çok popüler olan paralel hayatlar konusunu işliyor roman. Okurken bana aynı konuyu ele alan başka romanları hatırlattı. En çok da Barış Bıçakçı'nın Herkes Herkesle Dostmuş Gibi'sini. 

Kitaptaki kişilerin çoğu farklı nedenlerle mutsuz ve yalnız hissediyorlar kendilerini. Yakınlarına karşı çok dürüst davranmıyorlar, sevdiklerini kandırıyor ya da aldatıyorlar. Kitap konusu itibariyle biraz hüzünlü olsa da mizahi bir yanı da var. Çok severek okudum. Can Yayınları'nı son yıllarda yayımlamayı tercih ettikleri güncel ve güzel kitaplar için tebrik etmek gerek. 


3. Avuntular, Ömer Arslan'ın ilk öykü kitabı. Bu aralar daha çok roman okusam da son yıllarda yayımlanan öykü kitaplarını ve genç öykücüleri takip etmeye çalışıyorum. Avuntular, 2017'de basılmış. Nedense üzerinde çok konuşulmamış ve pek tanıtım yazısı da yazılmamış. Sanırım bu, edebiyat piyasasında sözü geçen isimlerin bazı yazarları bilerek ve isteyerek daha ön plana çıkarmalarıyla alakalı bir durum. Kitap eklerinde, hatta twitter'da hep aynı kitaplardan ve yazarlardan bahsediliyor gibi geliyor bana. Edebiyat gündemini sıkı takip edenler fark etmiştir bence bu durumu. Bu tespitimi gündeme getirme sebebim; Avuntular'ın bir ilk kitaba göre oldukça yetkin bir eser olduğunu, ancak pek tanıtılmadığını düşünmem. Zamanla daha çok okura ulaşacaktır sanırım.

Avuntular, bir ilk öykü kitabı için biraz hacimli sayılabilir. Ancak 163 sayfalık bu kitap, bence olgun bir dilin ve üslubun ürünü. Yazar; kitabını yayımlamadan önce öyküler üzerinde iyice çalışmış, kendi öykü dünyasını yarattığına inandıktan sonra bunları okura sunmuş gibi görünüyor. Ayrıca derdi olan bir yazar bence. Yazmak için yazanlardan değil. Ben en çok "Parçalı Bulutlu", "Korkulukmuşsun", "Yalnız Yemek Vakti" ve "Kanalıma Hoş Geldiniz" isimli öykülerini sevdim. 

Bu arada edindiğim bilgilere göre Ömer Arslan, meslektaşımmış. Edebiyat mezunu olup da roman, öykü veya şiir yazan arkadaşları ayrıca takdir ediyorum. Aldığımız edebiyat eğitimi -çoğunlukla- bizi kurgusal eserler yazmaktan uzaklaştırıyor, hatta soğutuyor. Edebiyat tarihçisi ya da araştırmacısı olarak yetiştiriliyoruz çünkü biz. Bu nedenle bu hengameden çıkarak "dümeni yaratıcılığa kıranları" ayrıca tebrik ediyorum. 


4. Çok sevdiğim bir yazar olan Ayfer Tunç, son olarak Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura romanını yayımladı ama ben ondan önce Yeşil Peri Gecesi'ni okuyayım dedim. Ayfer Tunç, bu romanında da öncekilerde olduğu gibi dert edindiği meseleleri kendine özgü üslubuyla aktarmaya devam ediyor. Burada esas derdi, modernizmin getirdiği yaşam biçiminin ve değerlerin hayatımız üzerindeki etkilerini bir kadının yaşadıkları ekseninde vermek. Bu kadın, yazarın Kapak Kızı romanının da başkişisi olan Şebnem. İki kitaptaki olay örgüsü bir şekilde birbirine bağlandığı için öncelikle Kapak Kızı'nı okumak daha doğru olacaktır ama ben bundan başladım. 

Yeşil Peri Gecesi, Şebnem'in eski sevgilisi Ali'yi ziyaret etmesiyle başlıyor. Geri dönüşlerle birlikte olay örgüsünün en önemli halkasını oluşturan ve Şebnem'in eşi Osman'la yaşadıklarını kastederek "aşkımızın ipini çektiğim gece" diye nitelediği gecede yaşananları öğreniyoruz. Daha da geriye dönüldüğünde ise Şebnem'in çocukluğundan itibaren büyüme sürecini, ailesiyle yaşadıklarını, genç kızlık dönemlerini, Ali'yle nasıl tanıştığını, Osman'la nasıl evlendiğini ayrıntılı olarak okuyoruz. Her zamanki gibi birçok olay halkası ve roman kişisi içeren bir Ayfer Tunç romanıyla karşı karşıyayız. Karakterlerinin iç dünyalarını ve psikolojilerini derinlemesine yansıtan yazar, bir Türkiye panoraması da çiziyor aynı zamanda. Bence Ayfer Tunç romanlarının en güçlü yanı da bu. Sadece olay örgüsünü takip etmezsiniz onu okurken. Olayların toplumsal arka planı çok önemlidir. Ayfer Tunç okumak  kısa Türkiye tarihi okumak gibidir bu yüzden. 

Şebnem'in başına gelenler ve kadın olarak ödemek zorunda kaldığı bedeller, bizi bir kadın hikâyesiyle de baş başa bırakıyor. Olay örgüsüne dair fazla detay vermek istemiyorum ama sonlara doğru sert ve hazmetmesi zor konularla yüzleşmek zorunda kalacağınızı söylemem gerek. Birkaç gece uykularınız da kaçabilir. Etkileyici bir kitap. Yazarın günümüz dünyasına dair tespitleri de oldukça düşündürücü. Örneğin "Riyanın altın çağını yaşadığı bu dünya artık bir çirkef çukurudur. Siz hâlâ bu dünyaya inanıyor musunuz?" (s. 430) vb. birçok soru, tespit, yorum ve değerlendirme var kitapta. 

Kitapla ilgili tek eleştirim, yazarın bazı yerlerde tekrara düştüğünü hissetmem. Evet, Ayfer Tunç hacimli romanlar yazmayı sever biliyorum; ama Şebnem'in hayatına dair bazı olayları çok ayrıntılı anlattığını düşündüm. Sanki biraz daha kısa verebilirdi kimi bölümleri. Böylece ben bu detayı daha önce okudum hissine de kapılmazdık. 

5. Sibel K. Türker'i ilk kez okudum. Bazen henüz hiç okumadığım ne kadar çok yazar olduğuna hayıflanıyorum; ama sanırım hep okumadığım birileri kalacak. O kadar çok kitap var ki okunacak ömür bile yetmeyecek merak edilen her yazarı keşfetmeye. Hayıflanmak gereksiz. Neyse ki merak ettiğim bir yazarı okuyabildim. Meğer Sibel K. Türker Ankara'da yaşıyormuş ve avukatmış. Hayatı Sevme Hastalığı'nı kitap fuarındaki sahaflardan almıştım. Türker, üretken bir yazar. Hangi kitabından başlamak gerekirdi emin değilim. Ben yine ismini sevdiğim için bunu seçtim. Kitap, Duygu Asena ve Yunus Nadi Roman Ödülleri'ni kazanmış. 

Türker'in değişik bir üslubu var. Kitap neyi anlatıyor diye sorarsanız tam olarak cevap veremem sanırım. Yani olay örgüsünün içine çeşitli konular ve temalar yedirilmiş ama yazarın esas derdi, farklı kadınlık hâllerini resmetmek ve kadınların ne yaşarlarsa yaşasınlar, hayatı sevmekten vazgeçmeyeceklerini ifade etmek sanırım. Kitabın başında bir anne-kız hikâyesi anlatılacak zannettim; ama olay daha farklı noktalara kaydı sonradan. Ki bence zorlu bir hayatı olan ve kızını yetimhaneye bırakmak zorunda kalan anne Şükran'dan daha çok bahsedilseydi daha etkileyici bir roman olurdu. Kitabın giriş cümlesi de bunu vadediyordu çünkü:"İnsan annesini kaybedince ölümlü olduğunu anlıyor. Bir de aşkın bitme noktasında."

Olay örgüsü, seslendirme sanatçısı olan Ayda ve komşusu bankacı Neşe arasında geçenler üzerinden ilerliyor. Ayda, sevgilisi Gurur tarafından terk edilip depresyona girince ilginç hareketleri ve kişiliğiyle dikkat çeken Neşe'yle yakınlaşıyor. İki kadının diyalogları ve yaşadıkları ekseninde -kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi- aşk, yalnızlık, erkeklerle hesaplaşma, müzik, alkol, ahlak gibi pek çok konuya değiniliyor. Kitapta oldukça güzel pasajlar vardı ama bütününe baktığımda beni çok da etkilemedi. Daha yakından tanımak için birkaç kitabını daha okuyacağım Türker'in.

Son olarak bu kitapla ilgili neler söylenmiş diye bakarken daha önce duymadığım bir polemik hadisesinden haberdar oldum. Sibel K. Türker, kitabıyla ilgili eleştiri yazan Irmak Zileli'ye cevap vermiş ve bu konuda fikir belirten birileri daha olunca kitap etrafındaki polemik dalgası büyümüş. Bakalım, bunları okuduktan sonra kitabı daha geniş bir perspektiften değerlendirebilirim belki. 

Kitaptan bir alıntıyla bitireyim: 

"Tüm kutsal metinler iyilikle yalnızlığı bir arada görür, aynı değerde tutar. Peygambere karşılık müşrik-ler, inanana karşılık kâfir-ler. Lar, ler, lar, ler... Görüldüğü gibi düşman hep fazla sayıda, her daim kalabalık" (s. 166). 

19 Haziran 2018 Salı

Benim Kitaplarım


Aylık Okuma Notları (Nisan)



1. Edip'in Lastik Topu; en sevdiğim şairlerden biri olan Edip Cansever'in aile üyeleri, dostları ve yazar-şair arkadaşları tarafından aktarılan anılarının bir araya getirildiği bir portre kitabı. Fethi Naci, Memet Baydur, Selçuk Baran, Cemal Süreya ve Mefharet Cansever gibi isimlerle konuşan Ülkü Uluırmak, 1980'lerin ortalarında Cansever'le ilgili bir biyografi yazmak istemiş. Aradan geçen zamanla birlikte bu hayali gerçekleşmeyince elde ettiği bilgileri kullanmak adına bu anı kitabını hazırlamaya karar vermiş. Böylece Edip Cansever'i sevenler için gerçekten iyi bir kaynak çıkmış ortaya. Ben büyük bir ilgi ve merakla okudum. Şairlerin hayatlarına yakından bakmak her zaman ilgi çekicidir bana göre. Okuduklarımdan yola çıkarak özetle şöyle bir şair portresi çizebilirim size: Yirmi dört saat şiir düşünen, şiir yazan ve kafası şiirle dolu bir şair Edip Cansever. İçmeyi, rakı sofralarında arkadaşlarıyla konuşmayı, tartışmayı çok seviyor. En çok da şiir üzerine konuşmaktan zevk alıyor. Hatta kimi zaman fikirlerinden ödün vermediği için yakın dostlarıyla polemiklere giriyor. Bazı arkadaşlarıyla bu polemikler yüzünden yolları ayrılmış. Fethi Naci, bir zamanlar yakın arkadaş olduğu ancak sonradan darıldığı Cansever hakkında pek hoş konuşmamış mesela. Kitapta bana en ilginç gelen bölüm Naci'nin söyledikleriydi.

Bu konuyu bir kenara bırakıp tekrar Cansever portresine dönersek; tiyatro ve resim sanatlarına ilgi duyan şair, felsefe okumaları da yapıyor. İyi, evine bağlı, sadık bir eş ve anlayışlı bir baba. Çapkınlık hikâyeleriyle anılan birçok şairin aksine genç yaşta evlenen ve klasik bir aile babası imajı veren bir insan. Cemal Süreya'nın aktardığına göre kendini yoksul göstermeye çalışıyor. Yoksul kesimden gelen arkadaşlarının yanında burjuva kökenli oluşundan sıkılıyor. Benim tanıdığım Edip Cansever kısaca böyle. Siz en iyisi kitabı okuyun ve şairi daha yakından tanıyın. 


2. Yalnız Seni Arıyorum, uzun yıllar sonra ortaya çıkan gizli bir aşkın vesikaları konumundaki mektupların bir araya getirildiği bir eser. 1947-1950 yılları arasında yazılan bu mektupların muattabı, Nahit Hanım. Dönemin ünlü bürokratlarından Halil Vedat Fıratlı'nın (aynı zamanda Orhan Veli'nin öğretmeni de olmuştur) eşi olan Nahit Fıratlı, Orhan Veli'nin en büyük aşkı olarak biliniyor. "Ben Orhan Veli" şiirinde "Bir de sevgilim vardır, pek muteber; / İsmini söyleyemem,/  Edebiyat tarihçisi bulsun" diyerek ismi gizlenen Nahit Hanım, Cemal Süreya'nın deyişiyle "Cumhuriyet gibi bir kadın"dır ve pek çok ünlü şair ve yazarla (başta Sabahattin Ali) ahbaplık etmiştir.

Kitabın ön sözünde bu mektupların neden 64 yıl sonra gün yüzüne çıkarıldığına değinilmiş. Şairin mektuplarını saklayan kız kardeşi de Nahit Hanım da bu mahrem belgelerin yayımlanması yoluyla Orhan Veli'nin kişiliğine ve şairliğine zarar gelmesini istemiyorlarmış. Bir yanıyla haklı bir kararmış bence. Çünkü mektupları okuduğum zaman Orhan Veli adına üzüldüm. Öncelikle şiirlerindeki gibi muzip bir karakterden ziyade umutsuz bir şair portresi çıkıyor karşımıza. Sürekli parasızlıktan şikayet ediyor Orhan Veli. Dönemin en popüler şairlerinden biri; ama kış geldiğinde manto alacak parası olmadığı için dışarı çıkamıyor. Nahit Hanım, Ankara'da kendisi İstanbul'da yaşadığı için sık sık sevdiği kadını görme ümidinden bahsediyor; ancak Nahit Hanım'ın toplumsal konumundan dolayı bir araya gelmeleri de pek mümkün olmuyor. Benim kitapta Orhan Veli adına en çok üzüldüğüm nokta, sürekli olarak Nahit Hanım'ın serzeniş ve şikâyetlerine maruz kalarak kendini savunması. Nahit Hanım'ın mektuplarını okuyamıyoruz gerçi ama şairi ne kadar darladığı anlaşılıyor yazdıklarından. Kitapta beni güldüren kısımlardan biri Orhan Veli'nin at yarışlarıyla ilgili tahminlerde bulunduğu kısımlardı. Sevdiği kadına da "şu ata oyna falan" diye öğüt vermiş birçok kere. Bu kitaptan Orhan Veli'yle ilgili çok şey öğreneceksiniz. Mutlaka okuyun derim; ancak şiirlerinden tahmin ettiğinizden biraz daha farklı bir şair kişiliğiyle karşılaşıp şaşırabileceğinizi belirtmem gerek. 


3. İlginç ve farklı bir kitap okumak isteyenlere önerebileceğim Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın romanı (novella da denebilir) Japon yazar Juniçiro Tanizaki'nin elinden çıkma. Tanizaki'yi ilk kez okuduğum için tarzı bana çok farklı geldi. Kitabın konusu da öyle. Kısaca bahsetmem gerekirse hikâye, kitabın adından da anlaşılabileceği gibi iki kadın; Fukuko ile Şinako, bir adam, Şozo ve Lili isimli bir kedi arasında geçiyor. Şozo, Şinako'dan ayrılıp kuzeni Fukuko'yla evlenir. Başlangıçta her şey yolunda gibi görünür ta ki Şinako, Fukuko'ya bir mektup yazıp kocasının en sevdiği varlık olan kedisi Lili'yi ona vermelerini isteyene kadar. Bundan sonra yaşanan olaylar, bir kedinin insanlar arasındaki ilişkileri ne kadar etkileyebileceğini gösteriyor. Kocasıyla mutlu olmaktan başka hiçbir şey istemeyen Fukuko, işlerin beklediği gibi gitmediğini anlayınca evliliği bambaşka bir şekle evriliyor. Ben kedileri çok sevmediğim için kedi sevgisinin nelere mal olacağını tam olarak kestirememiş olabilirim ama Tanizaki, hiç kuşkusuz sadece bundan bahsetmiyor. İnsan ruhunun karmaşıklığı, karanlığı ve insan ilişkilerinin anlaşılmazlığına dair bir roman bu aynı zamanda. 




4. Fasa Fiso, Teoman'ın çocukluğundan bugüne tüm yaşamını ayrıntılı olarak anlattığı anı kitabı. Teoman benim taa çocukluğumdan beri en sevdiğim müzisyen olduğu için böyle bir kitap yazmasına çok sevindim. Gerçi eskiden ona ait tüm yazıları ve röportajları biriktirdiğim için hakkında birçok şey biliyordum ama onun kendi kaleminden okumak ayrı bir zevk oldu tabii. Ayrıca edebiyata büyük bir ilgisi olan Teoman'ın edebî yanının kuvvetli olduğunu da söyleyebilirim. Kitapta Teoman'ın yazdıklarının dışında röportajlardan alınmış kimi pasajlar da var. Birçok fotoğraf ve belge de tabii. Zaten oldukça hacimli bir kitap Fasa Fiso. Teoman hem özel hayatını, aile yaşamını, müzisyenliğini anlatmış uzun uzun, hem de özeleştiri yapmış, kendisiyle yüzleşmiş sık sık. Özellikle müziği bırakmasına neden olan süreci ve iç dünyasının karmaşıklığını, ruhsal problemlerini açık açık yazmaktan çekinmemiş. Teoman'la ilgili birçok yeni şey de öğrendim kitaptan. Bir kere bizim tahmin ettiğimizden çok daha çapkın biriymiş. Aşk maceralarına da hatırı sayılır bölümler ayırmış zaten. Bu kitap Teoman'ın mirası gibi geldi bana. Mesleğinden eskisi gibi zevk almayan Teoman, yapabileceği her şeyi yapmaya çalışıp kariyer puzzle'ını tamamlamak istiyor gibi. Bu kitabı yazmasaymış bir şeyler eksik kalacakmış sanki. Gerçi ön sözde burada yazdıklarımı çok da ciddiye almayın, neticede her şey fasa fiso diyor ama bence gerçek hiç de öyle değil. Koskoca bir hayat var ortada. Teoman'ı seviyorsanız mutlaka okuyun bence kitabı. Ben altını çize çize okudum. Hatta başka hiç kimse için yapmayacağım bir şekilde saatlerce ayakta bekleyip imzamı da kaptım. Hatıra fotoğrafımız da şurada dursun :) 




5. Virginia Woolf'un kült eseri Mrs. Dalloway'i ikinci okuyuşum. Hakkıyla ilk okuyuşum demem lazım aslında; çünkü ilk okuduğumda kitap bana çok karmaşık gelmişti. Halbuki bu sefer iki buçuk günde ve çok büyük zevkle tamamladım okumayı. Demek ki her kitabın bir zamanı var. Bilinç akışı tekniğiyle yazılan ve "Mrs. Dalloway, çiçekleri kendi alacaktı" cümlesiyle açılan kitap, evinde bir parti vermeye hazırlana Mrs. Dalloway'in bir gün içinde yaşadıklarını anlatıyor. Bu tek gün içinde sokağa çıkan, sonra evine dönen, parti hazırlıkları yapan, kızı, eşi ve hizmetçileriyle konuşan, evinde eski bir dostunu ağırlayan Dalloway; kendisiyle ve geçmişiyle de hesaplaşıyor aynı zamanda. Karakterinin bilincinden geçenleri yansıtan yazar, İngiliz toplumuna ve dönemin ekonomik, sosyal, kültürel sorunlarına dair de pek çok tespitte bulunuyor. Feminist edebiyatın yapı taşlarından olduğu kadar bir dönem romanıdır da Mrs. Dalloway. V. Woolf'un uzun ve tumturaklı cümleleri, şiirsel tespitleri ve betimlemeleri var kitapta. Dili biraz karmaşık geleceğinden kimi cümlelere takılabilirsiniz okurken. Bazı yerleri birkaç kez okudum anlamak için. Belki İngilizcesinden okumak daha iyi olabilir. Bu arada kitabı birçok farklı yayınevi yayımlıyor. Ben İletişim'den çıkan Tomris Uyar çevirisini okudum. Bu çeviri 1977 yılına ait olduğu için biraz eskimiş. Diğer çevirilerle ne gibi farklılıkları olduğunu da merak ettim doğrusu. Örneğin Kırmızı Kedi'den çıkan İlknur Özdemir çevirisi iyidir diye düşünüyorum ama ben, elimde bulunan İletişim çevirisini okudum mecburen. Bu edebiyat klasiğini herkes okumalı. Bunu bitirir bitirmez de daha eski bir yazımda (ocak okumaları) sözünü ettiğim Michael Cunningham'ın Saatler'ini okuyun lütfen. Eminim siz de benim gibi daha çok Virginia Woolf okumadığınıza hayıflanacaksınız. 


6. Bu ayın son kitabı Norveçli yazar Erlend Loe'nin Naif. Süper'i. Loe'yi YKY'den çıkan Doppler romanıyla tanımış ve çok sevmiştim. Yeni bir kitabının yayımlanacağını duyunca hemen alıp okumak istedim. Gerçi Naif. Süper, Doppler'den önce yazılmış, hatta Türkçeye de çevrilmiş (Tavanarası Yayınları). Ancak bu baskısı pek rağbet görmemiş. Doppler hayranı olan o kadar çok okur var ki bu kitabı tekrar yayımlamak farz olmuş sanırım. İki çeviri de Dilek Başak'a ait. Bu kez Siren Yayınları basıyor. Neden YKY basmadı diye merak etmedim değil ama yayıncılık sektörünün işleyişi hakkında fazla bilgim olmadığı için konunun pek deşilecek tarafı yok. Twitter'da birinin hesabında okudum (yanılmıyorsam) YKY, Loe'nin başka bir kitabını daha yayına hazırlıyormuş. Merakla bekliyorum. Naif. Süper'e gelecek olursam, kitap hayatın anlamını arayan 25 yaşındaki genç bir delikanlının eğlenceli hikâyesi. Yazarın su gibi akan mizahi üslubu sayesinde çok kolay okunuyor. Doppler kadar mükemmel değil ama bence çok iyi kitap. Ben, Erlend abiyi en sevdiğim yazarlar listesine ekledim çoktan. Bu yüzden ondan hep güzel sözlerle bahsedeceğim sanırım. Kitapla ilgili daha ayrıntılı bilgileri oggito'daki incelememden öğrenebilirsiniz. O da şurada: 

https://oggito.com/anlam-arayisinin-pesinde-naif-super-06201861991


Herkese iyi okumalar, bol edebiyatlı günler. 

26 Nisan 2018 Perşembe

Benim Kitaplarım

Aylık Okuma Notları (Mart)


Mart ayı okumalarına geçmeden önce şubatın sonunda okuduğum iki kitapla başlamak istiyorum. Bir önceki yazımda şubat ortasına kadar okuduklarımı paylaşmıştım çünkü. 



1. Hoşbeş, İngiliz yazar John Berger’in yazdığı bir deneme kitabı. Romancı, eleştirmen, ressam, senaryo ve belgesel yazarı gibi birçok kimliğe sahip olan Berger’ın kitabın adından da anlaşılabileceği gibi okuruyla hoşbeş ettiği bir eser bu. Metis Yayınları’ndan çıkan kitabı okumadan önce dikkatimi çeken ilk şey, kapakta üç çevirmen (Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen) ismi yazmasıydı. Neden böyle bir tercih yapıldığını merak ettim doğrusu.

Berger, denemelerinde farklı konulardan bahsetmiş. Kitapta bazı resim, çizim ve fotoğraflara yer vermiş ve bunların kendisinde uyandırdığı çağrışımlardan ve imgelerden söz etmiş. Bu yönüyle diğer deneme kitaplarından ayrıldığı söylenebilir. Ben özellikle “Münasebetsizlik” ve “Kayıtsızlığa Karşı Nasıl Direnmeli?” başlıklı denemeleri sevdim.




2. Derdin İncinmesin, genç bir yazar olan Mustafa Orman’ın ilk öykü kitabı. Birkaç sene önce yayımlanan İzafi dergisinin editörüydü Orman. Daha sonra birçok dergide öykülerine rastladım. 2016’da basılan bu kitabı bir hayli övgü almıştı, bu yüzden okuma listeme eklemiştim. “Kitabı eline alıp hiçbir zaman okuyamayacak olan anneme” ithafıyla başlayan Derdin İncinmesin'de on altı öykü bulunuyor. Çoğunlukla Doğu coğrafyasından ve orada yaşayan insanların sorunlarından bahsediliyor öykülerde. Mekân isimleri verilmemiş, ancak olayların çoğunun Doğu’da geçtiği belli. Özellikle devlet-birey çatışmasına değinmiş yazar öykülerinde. Okuması, sindirmesi zor öyküler bunlar. Ölümler, şiddet, hapislik, işkence sinmiş her birine. Ben en çok “Güvercini Bileğinden Öp” öyküsünü sevdim. “Palto” öyküsü de içerdiği Gogol, Vüs’at Bener ve Oğuz Atay göndermeleriyle dikkat çekiciydi.

Yazarın dil kullanımı kendisiyle aynı kuşaktan olan diğer yazarlara göre oldukça farklı geldi bana. Yoğun ve şiirsel bir dil göze çarpıyor kitapta. Bir de öyküde çok tercih edilmeyen bir yöntemi seçerek ikinci tekil anlatıcının bakış açısıyla yazılmış birçok öykü. Bazı öykülerin dünyasına pek giremedim, dili rahatsız etti beni nedense. Yine de Mustafa Orman ne yazacak bundan sonra diye merak ediyorum.



3. Mart ayında 100 sayfa civarındaki kısa romanlar okudum genellikle. Öncelikle Barış Bıçakçı’dan başlayayım. Bizim Büyük Çaresizliğimiz kitabını ikinci kez okudum. Yazarın en sevdiğim kitabı değil kesinlikle; ancak seçmeli dersimde işlediğimiz “sinema uyarlaması olan kitaplar” konusuna uygun düştüğü için bunu seçmiştim. Daha önceki yıllarda da konu edinmiştik bu kitabı ama bu yıl bir kez daha okumak istedim. Kitapla ilgili fikrim pek değişmedi; ama uzun zaman sonra tekrar Barış Bıçakçı okumak iyi geldi. Öğrencilerin büyük bir kısmı kitabı beğenmediklerini söyledi. Kitaptaki dostluk temasına ve olay örgüsünde kadınların işlevine dair tartışmalar yapıldı. Daha önceki yıllarda  kitabı beğenenler çoğunluktaydı. Barış Bıçakçı, sınıfı ikiye bölüyor genelde. Kimileri onun tarzını çok seviyor, kimileri de niye bu kadar çok övülüyor diye soruyor. Barış Bıçakçı’yı seven eski bir öğrencime bu sene, Bizim Büyük Çaresizliğimiz çok eleştirildi derste dediğimde “Anlamamıştır onlar hocam” diyerek tepki gösterdi. Bu dönem Barış Bıçakçı üzerine bayağı konuşmuş olduk neticede.




4. Hazır üzerinde bu kadar konuşuyorken bir de Veciz Sözler kitabını okuyayım dedim. Veciz Sözler, Bıçakçı’nın ilk kitabı aslında ama ben okumamıştım. Sevdiğim yazarların bütün külliyatı tamamlamıyorum ki geride okunacak bir şeyler kalsın hep. Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de olay örgüsü nasıl ki Ender ve Çetin’in dostluğu üzerinden ilerliyorsa Veciz Sözler’de de Sulhi ve Hasan’ın dostluğu ön planda. Anlatılanlar bir radyo programının etrafında kurgulanmış. Sulhi, bu programı dinledikçe kendi geçmişine dönüyor. İçinde yine bolca aforizma, şiirsel cümle, şiirlerden alıntılar, kitap isimleri, Ankara, aşk, dostluk ve kısaca bütün bir hayat var. Ben çok sevdim Veciz Sözler’i.



5. Barış Bıçakçı’dan söz açmışken yazarın senaryosunu Pelin Esmer’le birlikte yazdığı İşe Yarar Bir Şey filminde (bu filmi de şiddetle öneririm) gönderme yapılan Hızlandıkça Azalıyorum kitabından bahsedeyim. Norveçli yazar Kjertsti Skomsvold tarafından kaleme alınan ve Jaguar Yayınları'nca basılan bu roman, eleştirmenlerce çok beğenilmişti. Ne zamandır okumayı istiyordum zaten ama filmde paylaşılan “Ben turuncuyum ve hiçbir şey turuncuyla kafiyeli değil” cümlesinin bu kitaba ait olduğunu görünce okuma önceliğini bu kitaba verdim. Bıçakçı’nın kitaplarında paylaştığı eserlerden oluşan okuma listeleri yapıyorum. Sevdiğim bir yazarın işaret ettiği yazarları takip etmek keyifli oluyor. 


Hızlandıkça Azalıyorum, refah içinde yaşamaktan kaynaklanan zaman bolluğunda hayatın anlamı üzerine düşünen bir Norveçlinin elinden çıkmış. Son zamanlarda okuduğum Norveçli yazarlarda hep bir sorgulama hâli hissediyorum. Bu kitapta çok fazla bir olay yok. Yaşı ilerlemiş bir kadın olan Mathea, kendini insanlardan ve dış dünyadan soyutlayan, yalnızca kocası Epsilon’la diyalog kuran biri. O kadar silik bir karakter ki okuldan mezun olurken diplomasını verecek olan müdür, “Sen kimsin?” diye soruyor ona. Dikkat çekmiyor hiç. Olay örgüsü boyunca yaklaşan ölümü üzerine düşünüyor. Yazarın üslubu, olayı anlatma biçimi, yalınlığı ve sadeliği öncelemesi, yer yer aforizmalara başvurması bana Bıçakçı’yı hatırlattı. İkisi de pek bir şey anlatmıyormuş gibi görünüp çok şey anlatıyorlar aslında. Bu tarz kitapları sevenlere öneririm.



6. Arapça yazanlar arasında Nobel kazanan tek isim olan Mısırlı Necib Mahfuz’un Aşk Zamanı kitabı, ne zamandır merak ettiğim bu yazarla tanışmama vesile oldu. Kitapta soylu bir aileden gelen ve genç yaşta dul kalan Ain Hanım ile oğlu İzzet arasındaki ilişki anlatılıyor. Olaylar başlangıçta daha çok Ain Hanım ekseninde geçecekmiş gibi görünse de ilerleyen sayfalarda İzzet karakterine odaklanıyor yazar. İzzet’in çocukluğu ve okul hayatıyla başlayıp yetişkinliğine kadar geçen dönemde yaşadıklarına şahit oluyoruz.


Hep Avrupalı ve Amerikalı yazarları okuduğum için Müslüman- Arap kültüründen bahseden bir yazarı okumak çok ilginç bir deneyim oldu. Mısır toplumunun yaşam biçimi, gelenekleri ve Müslümanlığın günlük hayata etkilerine dair birçok şey öğrendim. Kız çocuklarının ve kadınların toplumsal konumunun nasıl algılandığını okurken bayağı şaşırdım. Örneğin İzzet ve erkek arkadaşları okul sonrasında dışarda oyun oynarken kız çocuklarının oynamasına izin verilmiyor. Bunlar az çok bildiğimiz şeyler belki ama bizzat Arap kültürünün içinde yetişmiş bir yazardan okumak başka oluyor. Kitapla ilgili eleştirmek istediğim birkaç nokta ise bazı karakterlerin yeterince işlenmemesi ve olay örgüsünün kimi kısımlarının geçiştirilmesi. Nobel ödüllü bir yazarın daha farklı bir üslup geliştirmesini beklerdim.





7. Bu ay ikinci kez okuduğum kitaplardan bir diğeri de Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü’ydü. Yine seçmeli ders için okudum ve sinema uyarlamasını da tekrar izledim. Film, 1999’da çekilmiş. Ne kadar zaman geçmiş üzerinden, halbuki bana henüz birkaç sene olmuş gibi geliyordu. Filmi lisenin başlarında izlemiştim sanırım. Çok karmaşık gelmişti. Şimdiki izleyişimde tüm taşlar yerine oturdu. Kitaba ve Palahniuk’un dünyasına çok sadık bir film zaten. Üzerine söylenecek çok söz yok. Yalnız, filmde sürekli olarak Starbucks bardakları gösteriliyordu, o dikkatimi çekti. Demek ki Starbucks tee o yıllardan beri kapitalizmle özdeşleştirilen bir markaymış. Bize yıllar sonra geldiği için filmdeki bu detay fark edilmedi belki de. Bir de Edward Norton nerelerde kaldı acaba? Çok iyi oyuncu sahiden.




8. Evett, şimdi yeraltından çıkıp bir şairin iç dünyasına giriş yapalım. Cemal Süreya’nın On Üç Günün Mektupları eserinden söz edeceğim. Süreya, eşi Zuhal Tekkanat geçirdiği ameliyat nedeniyle hastanede yatarken on üç gün boyunca mektup yazıyor ona. Şairin ölümünden sonra bu mektuplar Tekkanat tarafından yayınevine veriliyor. YKY tarafından basılan bu kitaba şairin sonradan yazdığı bazı mektuplar da eklenmiş ve daha hacimli bir eser ortaya çıkmış. Eski baskılarda yalnızca on üç güne ait mektuplar vardı. Süreya, boş bulduğu zamanlarda; kahve, lokanta, ada, ev gibi farklı mekânlarda yazmış bu mektupları. İçine aşk şiirleri yerleştirmiş, resimler çizmiş.  Sürgünlüğünden, aşkından, memur hayatının zorluklarından, edebiyatçılarla olan ilişkilerinden ve en çok da aşkından bahsediyor bu mahrem belgelerde. Şairi ve iç dünyasını yakından tanımak isteyenler için çok iyi bir kaynak. Cemal Süreya’ya dair birçok şey öğrendim kitabı okuyunca. Örneğin para kazanmak için filmlerin müstehcenlik içerip içermediğine karar verecek olan bilirkişilik görevi yapmış ara sıra. Bir kız çocuk sahibi olmayı çok istemiş. Hatta sık sık Elif Zeyno olarak adlandırmayı hayal ettiği bu kızdan bahsediyor şair, o varmış gibi konuşuyor. Kendisine yakışan şiirsel bir dille yazmış mektupları, hiç bitmesin istedim okurken.



9 ve 10. Bu yılki okuma hedeflerimden biri de 2000’lerde basılan şiir kitaplarını okumak. Bu dönem şiirini pek bilmiyorum. Gonca Özmen’le başlamak istedim. Belki Sessiz ve Kuytumda kitaplarını okudum. Özmen, adını Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde duyurmuş ilkin. 2000 yılında da Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülleri’nde birincilik kazanmış. Ben önce Belki Sessiz’i okudum ama ilk kitabı Kuytumda. Burada yer alan “Daralma” şiirinden sevdiğim birkaç dizeyi paylaşayım:


Öyle daralttık ki içimizi
Bir saksılık toprağa yer yok
Herkesin kendini gösteriyor pusulası


Ağaç kendi göğünü biliyor sadece. (s. 22)



11. Ve geldik bu ayın en beğendiğim kitabına. 6.27 Treni, Fransız yazar Jean-Paul Didierlaurent tarafından yazılan ve 2017’de Can Yayınları tarafından basılan bir roman. Kitapta 36 yaşındaki Guylian’ın hikâyesini okuyoruz. Kahramanımız, kâğıt geri dönüşüm fabrikasında çalışan, işini sevmeyen, az konuşan, evinden pek dışarı çıkmayan ve küçük kırmızı balığıyla yaşayan bir adam. Bu tekdüze yaşamında zevk aldığı ender şeylerden biri, sabah işe giderken bindiği trende yüksek sesle kitap okumak. Okuduğu metinler çalıştığı fabrikadaki kitapları paramparça eden Zerstor 500 adlı devasa makineden kurtarabildikleri. Bu yüzden eline ne geçerse onu okuyor. Trendekiler de alışmışlar artık ona, ilgiyle Guylian’ın okuduklarını dinliyorlar. Guylian, bir gün tesadüf eseri trende her zaman oturduğu koltuğun altında bir flaş bellek buluyor. Bellekteki dosyalarda Julie adlı biri tarafından yazılan yazılar var. Guylian, yazılardan etkilenip bu kadının peşine düşüyor. Olay örgüsü başlangıçta neredeyse bir distopya gibi ilerliyordu ama bu olaydan sonra bambaşka bir seyirde devam ediyor ve romantik bir sonla bitiyor kitap. Julie karakterinden ve onun yazdıklarından çok zevk aldığımı söyleyebilirim. Kitabın iyimser bir bakış açısıyla sonlanması da ayrıca mutlu etti beni. Edebiyatın gücü ve hayatımızı nasıl değiştirebileceği düşüncesi çok iyi işlenmiş kitapta. Bazen öğrenciler yakınıyor, “Hocam önerdiğiniz kitaplar hep mutsuz ve karamsar bitiyor. Şöyle mutlu sonla biten bir kitap yok mu diye?” Artık bu soruya cevabım belli kesinlikle. Kitaptan bir alıntıyla bitireyim:

“Çünkü, ne düşünülürse düşünülsün, hayatta hiçbir şey hep aynı kalmaz. 14717 gibi çirkin bir sayı bile, gün gelir, biraz yardımla sonunda güzelleşebilir.” (s. 132).

15 Şubat 2018 Perşembe

Benim Kitaplarım

Aylık (İki aylık) okuma notları:




1. Tek Başına Bir Adam, İngiliz olan ve hayatının büyük bir bölümünü Amerika'da geçiren Christopher Isherwood tarafından kaleme alınmış. Kitapta erkek arkadaşını kaybeden George'un hayatından kısa kesitlerin sunulduğu bir gün anlatılıyor. Yalnız, kırılgan ve huzursuz George; komşuları, arkadaşları ve öğrencileriyle konuştukça onun dünyasına daha yakından bakıyoruz. George'un hayatını onu dikizliyormuşçasına her ayrıntısına değinerek aktarıyor bize Isherwood. O nereye giderse onu izleyen bir kamera gibi ardından ilerliyor. 

George, üniversitede edebiyat dersi veriyor. Benim kitapta en severek okuduğum kısım George'un derste yaptıklarının ve öğrencilerle ilişkisinin anlatıldığı bölümdü. Sınıfa girişi, dersi başlatma biçimi ise gülümsememe neden oldu; çünkü ben de aynı şeyleri yapıyorum neredeyse. 

Kitabı Fatih Özgüven çevirmiş. Çeviride hoşuma gitmeyen bazı yerler olduğunu söyleyebilirim. Çeviri alanına çok hâkim değilim; ama bazı cümlelerde hata yapıldığı hissine kapıldım. İnternette gezinirken kitabın çevirisi hakkında bir makaleye rastladım, kesin bir şey söylemek için bu makaleyi okumak gerekiyor öncelikle.

Tek Başına Bir Adam, tavsiye edebileceğim bir kitap. Özellikle eşcinselliğin edebiyattaki temsili hakkında fikir sahibi olmak ve yazarın Amerikan toplumunun yaşam tarzına dair tespitlerini öğrenmek için okunabilir. 

Kitap, Tom Ford tarafından sinemaya uyarlanmış (A Single Man). Filmi izlemiştim; ama aklımda kalan tek şey Colin Firth'ün kırılgan oyunculuğu. Kitabın kapağında da Firth var zaten. Sinema uyarlaması yapılan bir kitabın yeni baskısında kapağının değiştirilmesine ve üzerine filmin oyuncularının fotoğraflarının konulmasına sinir olurum genelde; ama söz konusu Colin Firth olunca işler değişiyor. Ona her şey yakışır. Mükemmel bir oyuncu gerçekten.



2. Michael Cunningham'ın Saatler'i film uyarlaması, kitabın önüne geçen eserlerden. Nicole Kidman'a en iyi kadın oyuncu Oscar'ını kazandıran Stephen Daldry filmi Saatler, kitabı merak etmeme neden olmuştu; ancak yeni okuyabildim. Tek Başına Bir Adam'ın hemen ardından okumak da iyi geldi aslında. Cunningham da ABD'li ve tıpkı Isherwood gibi farklı cinsel kimliklerin edebiyat sahasında kendilerine özgürce yer bulabilmesini sağlayan bir yazar. Filmi izleyenler hatırlayacaktır; değişik zaman dilimlerinde yaşamış; fakat ortak bir kaderi paylaşmış üç kadının hikâyesi birbirine bağlanarak ele alınıyor olay örgüsünde. Kadınlardan biri Virginia Woolf. Woolf'un özyaşamöyküsü ve Mrs. Dalloway romanını yazış süreci doğrudan olay örgüsü içinde yer alıyor. Bu kitabı okuyunca Mrs. Dalloway'i de okumalı. Ben yıllar önce okumuş; ama sonuna gelemeden bırakmıştım. Şimdi tekrar okuyacağım.

Saatler, özellikle feminist edebiyatla ilgilenenlerin okuması gereken bir kitap. Kadınlık hâllerine dair öyle güzel tespitler içeriyor ki kitabı yavaş yavaş okudum bitmesin diye. Altını çizdiğim çok satır var. Sonunda hüzünlenmemek elde değildi. Üç kadının da elinde kalan hayal kırıklığı ve mutsuzluk oluyor neticede. Hatta öyle bir mutsuzluk ki kendisini çok seven bir kocası olmasına rağmen yine de intiharı seçiyor kadınlardan biri. Kitabın başında verilen intihar mektubunda Woolf eşine, "Bizden daha fazla mutlu olabilecek iki insan yoktur" (s.12) diye yazmış. Bu cümleyi yazan kişi nasıl olur da intihar eder diye düşünmeden edemiyor insan.



3. Meksikalı yazar Laura Esquivel'in Acı Çikolata kitabı ne zamandır kitaplıkta okunmayı bekliyordu. Kitap satış sitelerinde ismini görmüş ve tesadüfen almıştım aslında. Kitap daha ilk bölümüyle ilgimi çekti; çünkü olaylar yemek yemeyi de yapmayı da çok seven Tita'nın yaşadıkları ekseninde aktarılırken her bölümde bir yemek tarifine de yer veriliyor. Aslında yemekleri yapmaya kalksak başarısızlıkla sonuçlanır; çünkü hem kullanılan malzemeler bizim mutfağımızdan oldukça farklı hem de yapım süreçleri bir hayli zahmetli. Ancak gastronomiyle ilgilenenler kesinlikle sevecektir bu kitabı.

Büyülü gerçekçilik akımının etkilerinin görüldüğü kitapta Meksika Devrimi sırasında yaşanan olaylar da arka fonda kullanılmış. Esas olan yine bir kadın hikâyesi ama. De la Garza ailesinin en küçük kızı Tita'yla hayatının aşkı Pedro var merkezde. Tita'yla Pedro'nun ilişkisi biraz Türk filmi tadında ilerliyor. Sevip de bir türlü kavuşamayan iki âşık onlar. Araya bir sürü engel giriyor. Hatta Pedro, Tita'nın despot annesi yüzünden Tita'yla değil de kız kardeşiyle evlenmek zorunda kalıyor. Aradan yıllar geçince kavuşuyorlar; ama bu kez de hiç beklenmedik bir şey oluyor. (Neyse sonunu söylemeyeyim :)

Ben Acı Çikolata'yı çok sevdim. Tita'nın başına gelecekleri o kadar çok merak ettim ki bütün gün sınav kağıdı okuduktan sonra acıyan gözlerle iki gecede bitirdim kitabı. Birkaç sene öncesine kadar büyülü gerçekçiliği pek sevmezdim aslında (anlamazdım da denebilir) ama artık bu akımın bütün iyi örneklerini alıp okuma hedefindeyim. Laura Esquivel kitapları ise sipariş sepetinde zaten.



4. Genç yaşta intihar ederek yaşamına son veren Breece D' J Pancake'in Kışın İlk Günü isimli öykü kitabı burada sıraladığım kitaplar arasında en az beğendiğim oldu. Yüzkitap tarafından basılan kitapları ilgiyle takip ediyorum. Hem çok bilinmeyen eserleri seçiyorlar, hem de yalnızca öykü yayımlıyorlar. Pancake'in kitabını alma sebebim de isminden dolayıydı açıkçası. Kış mevsimine uygun olur diye ondan başladım. Yüzkitap'ın bütün eserlerinin isimleri ve kapakları çok güzel zaten.

Pancake'in öykülerinde ABD'nin Batı Virginia eyaletindeki madencilerin, kamyoncuların ve çiftçilerin öyküleri anlatılıyor çoğunlukla. İş kazaları, maden faciaları, sendikaların sorunları gibi konulara da değinilmiş. Öykü kişilerini işsiz güçsüz, sarhoş ve genellikle "kaybeden" sınıfına giren tipler oluşturuyor. Yalın bir dille yazılmış bu öyküler oldukça kolay okunuyor. Ancak bana göre yerellik unsuru fazlaca ön planda. Ben öykülerin havasına giremedim pek. Özel olarak Amerikan öykücülüğüyle ilgilenenler daha farklı bir gözle bakacaktır diye düşünüyorum. "Ha Bire" ve "Kupkuru" sevdiğim öyküler.


5. Öğlen başlayıp henüz bitirdiğim kitap ise yine bir öykü kitabı: Seray Şahiner'den Gelin Başı. Kendisinden sürekli olarak övgüyle bahsedildiğini duyduğum Şahiner'i nihayet okuyabildim. Kitabın ilk öyküsü "Sorumlu ile Sorunlu"yu okurken büyük bir heyecana kapıldım ve hemencecik yazarın öykü dünyasına giriverdim. Burada özellikle 30'lu yaşlardaki bekâr kadınların ruh dünyasını güzel ayrıntılar yakalayarak anlatmış yazar. Bazı satırlarda resmen kendimi buldum. "Yalnız ama Gururlu" da böyleydi. Zaten yazar da 1984 doğumlu. Aynı kuşaktan olduğumuz için olaylara bakışı bana çok tanıdık geldi. Ayrıca esprili ve cesur bir dili var. Bu, özellikle "Gelin Başı" öyküsünde öne çıkıyor. Bekaret ve namus kavramlarının toplumsal algımızdaki yerini cesur bir tavırla ele almış Şahiner. Kitabın en başarılı öyküsü bu bence. Öykü kişisinin iç konuşmaları da oldukça vurucu ve gerçekçi. 

Kitabın sonlarına doğru biraz hayal kırıklığına uğradığımı belirteyim. İlk öykülerdeki heyecanım "Yedi Ağlı Don","Tanga Don Hissi" ve "Harmandalı" öykülerine gelince söndü. Bu öykülerdeki bakış açısını ve olay örgüsünü biraz klişe buldum diyebilirim. Kitaba bir önsöz yazan Hulki Aktunç, bu öyküleri çok beğenmiş gerçi ama ben aynı fikirde değilim. Hele "Harmandalı" üzerinde pek çalışılmamış bir öykü gibi duruyor, biraz özensiz yazılmış. Örneğin şu cümle: "Şu anda kendisinin yanına gelmek için şehirlerarası bir otobüsün içinde, akşama birlikte olacaklarının hayaliyle yolculuk etmekte olan sevgilisini yüzünde tatlı bir gülümsemeyle gözünün önünden geçirip, kendisini yalnız insanların alışkanlıklarından ve yalnız olma durumundan kurtulmak için kurulan hayallerden kurtardığı için minnetle andı Bahar" (s. 92). 

Yine önsözde Hulki Aktunç, "Bu öyküyü bir erkek yazamazdı" demiş. Çok haklı. Kadınlık hâllerini böyle derinlemesine yansıtmak erkek bir yazar için daha zor olacaktır. Ben bu kitabı evlilik, namus, bekaret, aşk gibi konuları kadına özgü bir bakış açısıyla ele alışından dolayı ilgiyle okudum. Erkek okurlar bu öyküleri nasıl yorumlar acaba?

6 ve 7. Bunların dışında okuduğum diğer iki kitap, Miroslav Penkov Batının Doğusu: Öykülerde Bir Ülke ile Wolfgang Borchert'in Ama Fareler Uyurlar Geceleyin adlı öykü kitaplarıydı. Her iki kitap hakkında bir yazı (ilki edebiyathaber.net'te diğeri Parşömen Sanal Fanzin'de) yazdığım için burada bahsetmiyorum, lütfen onları okuyunuz :)