14 Ekim 2018 Pazar

Benim Kitaplarım


Aylık Okuma Notları (Eylül)


1. Necati Cumalı’nın üç kitaptan oluşan Tütün Zamanı serisinin ilk kitabı Zeliş, edebiyatımızın en güçlü kadın karakterinden birinin yer aldığı bir roman. Cumalı’nın memleketi Urla’da geçen romanda tütün işçilerinin yaşamı anlatılırken komşu iki ailenin çocukları olan Zeliş ve Cemal’in aşkı olay örgüsünün merkezinde bulunuyor. Toplumcu gerçekçi edebiyatımızın en bilinen eserlerinden olan Zeliş’te belli bir toplumsal sınıfın hayat koşulları fazla dramatize edilmeden, klişe anlatım unsurlarına başvurulmadan olağanca gerçekçi bir bakış açısıyla sunuluyor. Yine birçok toplumcu gerçekçi eserin aksine ağız özellikleri kullanılmadan yalın bir dille yazılan romanda sinematografik unsurlar öne çıkıyor. Çevrelerindeki engelleri aşamayan ve aşklarını özgürce yaşayabilmek için köylerinden kaçan Zeliş’le Cemal’in başına neler geleceğini film izler gibi takip ediyorsunuz. Bu özelliğinden dolayı Cumalı’nın birçok eseri gibi sinemaya da aktarılmış zaten roman. Henüz izleyemedim ama başrolde Yılmaz Güney olduğu için merakım arttı. Yazarın iyimser bir bakış açısıyla umutlu bir sona ulaşan bu hikâye, sonu itibarıyla da beni mutlu etti. Erkek egemen toplumun karşısında aşkı için savaşan Zeliş’i herkesin tanımasını isterim. Zeliş o kadar güçlü bir karakter ki Cemal biraz arka planda kalıyor zaten.
 
Bu arada kitabı anneme de okuttum. Hikâyeyi sevdi ve serinin geri kalanını da okumak istedi. İkinci kitap Yağmurlarla Topraklar, bambaşka bir olay örgüsüne sahip olduğu için onu okumayı bıraktı. Zeliş’in devamının olmadığına inanmak istemedi nedense 😊


2. Seçmeli derste kirli gerçekçilik akımını işlemeyi planladığım için bu akımın öncülerinden John Cheever’ın iki kitabını okudum bu ay. İlki 2016’da Ayça Sabuncuoğlu tarafından çevrilen Bullet Park romanı. Romanda hayatları birbiriyle kesişen Eliot Nailles ve Paul Hammer’ın Amerikan banliyölerinden biri olan Bullet Park’ta yaşadıkları olaylara yer veriliyor. Birinci ve üçüncü bölümde olaylar, 3. tekil kişinin ağzından anlatılırken, 2. bölümde 1. tekil anlatıcının yani Hammer’in bakış açısıyla bakıyoruz yaşananlara. Başlangıçta Cheever’ın üslubu biraz tuhaf geliyor ama olaylar ilerledikçe yazarın alay ve kara mizahı barındıran üslubuna aşina oluyorsunuz. Kesinlikle rahatsız edici bir tarzı var. Aile kavramını da yerle bir ediyor neredeyse ama tespitleri çok sahici bence. Normal ve normal olmayan kıyaslamasını da çok iyi yapıyor. Mesela dışarıdan normal olarak görülen bir ailenin içinde ne gibi bityenikleri (Cheever’ın bir öyküsünün isminden aldım bu ifadeyi) olabilir acaba? Aldatma, yalanlar, samimiyetsizlik.  İşte kusursuzmuş gibi görünen Hammer’ın aile çevresinde ne ararsanız çıkıyor bir bir. Öykülerinde olduğu gibi ilginç bir sonla bitiyor romanı Cheever. Yani bu kadar anlatılandan sonra her şey değişti ve hiçbir şey değişmedi demek istiyor gibi. Bu arada roman, 1969’da basılmış Amerika’da. Bize neden bu kadar geç geldi acaba? 


3. Bullet Park’ı bitirince okuduğum Yüzücü’nün çevirisi Tomris Uyar’a ait. Everest Yayınları’nın bastığı kitap, 2011’de yayımlanmış. Kitaba yazdığı ön sözde Cheever’ı Amerika’nın Çehov’u olarak nitelemiş Uyar. Sanırım bu nitelemeden sonra herkes bu ifadeyi kullanmış Cheever için. Hayatın içindeki sıradan olayları ve durumları anlatmaları bakımından benzetilebilirler birbirlerine belki ama iki yazarın bakış açıları çok farklı bence. Dönem ve coğrafya farkıyla Çehov’un küçük insanı, Cheever’da küçük burjuvaya dönüşüyor. Bullet Park’ta olduğu gibi öykülerde de Amerikan banliyölerindeki evlere giriyoruz davetsiz bir misafir gibi. Mutlu görünen ailelerin aslında mutlu olmadıkları, ilişkilerin çıkara dayandığı, paranın insani duygulara yön verdiği, çocukların yalnızca soyu devam ettirme amacıyla yapıldığı ortaya çıkıyor böylece. Kitaptaki her öykü birbirinden güzel ki öykü kitaplarında bunu yakalamak zordur. İlla arada çok da sevmediğiniz bir öykü çıkar. Yüzücü’deki her öykü ise bir anlatım zirvesi bana kalırsa. Öykü nasıl yazılır dersi. Öyküyle özel olarak ilgilenenler es geçmesin derim. “Dev Radyo”, “Sutton Meydanı’nın Öyküsü”, “Merhem”, “Bityeniği” ve “Yüzücü” benim en sevdiklerim. 

4. John Cheever’dan sonra yine Amerikan edebiyatından devam edeyim istedim ve sıra bu sefer yıllardır kütüphanemde duran Toza Sor kitabına geldi. Bu kitabın yazarı John Fante de tıpkı Cheever gibi kirli gerçekçiliğe bağlı ve Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak kabul ediliyor. Avi Pardo’nun çevirdiği eserde Fante’nin kendisinden izler taşıyan kahramanı yazar-anlatıcı Arturo Bandini’nin yaşadıkları anlatılıyor. Kitabın ön sözünü yazan Charles Bukowski, Fante’yi okuduğunda çok etkilenmiş ve şöyle düşünmüş: “Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti”. Gerçekten de içindeki duyguları olağanüstü bir içtenlikle ve samimiyetle aktaran Bandini, yer yer kendisine kızsanız da sevdiğiniz, hatta bazen acıdığınız bir kişi oluveriyor. Çok sahici. Ne yaşıyor ve hissediyorsa sınır koymamış kendine, hepsini yazmış Fante. Bandini, yoksulluk çeken ve yazmayı hayatının yegâne amacı hâline getirmiş genç bir yazar. Onun yazma ve yazdıklarını yayımlatma yolunda çektiği sancıları, yaratıcı dehasının günlük hayatın gerçekleri karşısında yenik düşmesini okurken aşklarını ve cinselliği yaşayış biçimini de takip ediyoruz bir yandan. Bandini bir gece birahanede Camilla adlı bir kadınla tanışıyor ve hayatı bir daha eskisi gibi olmuyor. Sonu da oldukça etkileyiciydi. Ben çok sevdim ve Fante okumaya devam edeceğim. Kitaptan sevdiğim bir cümleyi de yazmak isterim ki Fante’nin yaşam felsefesi bu bence: “Hayat böyle yaşanmalıydı, gayesizce dolaşarak, bir mola ve yola devam, beyaz çizgiyi izle, bir sigara yak ve çölün şaşırtıcı göğünde anlamları ara boşuna.” (s. 145). 


5. Sıradaki Amerikalı gelsin o zaman 😊 Amerika banliyölerini anlatmasıyla bilinen bir diğer yazar Richard Yates’in geçen sene yayımlanan Sessiz Sahil adlı kısa romanını okudum. Aslında sinema uyarlamasında Leo’cuğumun (Leonardo di Caprio) Kate’le (Winslet) birlikte döktürdükleri Bağımsızlık Yolu’nu okuyacaktım ama Cheever ve Fante sayesinde kafam biraz karışınca onu sonraya bıraktım. Sessiz Sahil’in orijinal adı Cold Spring Harbor ki olaylar da Long Island’ın bu küçük kasabasında geçiyor zaten. Neden Sessiz Sahil olarak çevrildiğini pek anlayamadım. Kitapta anlatılan olaylar dedim ama aslında çok olay da yok. Yates, karakterlerinin iç dünyalarını ve bunalımlı kişiliklerini tasvir ediyor daha çok. Yolları bir biçimde kesişen Shepard ve Drake ailelerinin merkezde olduğu romanda aile bireylerinin hiçbiri mutlu değil. Shepard ailesinin kafası karışık oğlu Evan, genç yaşta bir evlilik yaşayıp boşanıyor ve aradan birkaç yıl geçtikten sonra Drake ailesinin kızı Rachel’la evleniyor. Rachel’ın annesi Gloria, yarı deli bir kadın. Evan’ın babası Charles ise asker emeklisi. Olaylar bu kişiler etrafında gelişen ilişki ağının anlatılmasından ibaret. Savaş sonrasındaki Amerika’daki ortam resmediliyor bir yandan da. Yates, çok güçlü bir kalem bence. Kitabı neden sevdiğimi tam olarak açıklayamam belki ama ortada bir Yates üslubu var işte. Merakla okunuyor. Gerçi sonda Evan, eski eşi Mary’ye dönünce biraz gıcık oldum kendisine. Yazık etti saf ve iyi niyetli Rachel’a. 


6. Bu kadar Amerika yeter diyerek tekrar o pek sevdiğim Norveç semalarına döndüm. Bu aralar çok konuşuluyor Erlend Loe. Hatta ay başında İstanbul’a söyleşiye bile geldi. Ben Doppler romanıyla sevmiştim kendisini. Sonra Naif. Süper’i okudum. Hatta iki kitapla ilgili yazım da var Oggito’da. Neredeyse Loe uzmanı olacağım yani 😊 Doppler romanında bizim kafası karışık aile babamız Andreas, her şeyi bırakıp ormana yerleşmişti. Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda İsveç ve Norveç ormanlarında geçirdiği üç yılın ardından yuvasına dönmeye karar veriyor. Bu arada bu kitap serinin üçüncüsüymüş. Bahsettiğim üç yıllık -ki bence okunmaya değer bir kısım burası- dönemde yaşadıkları ikinci kitapta anlatılıyormuş. YKY, umarım onu da yayımlar. Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda Doppler, evine döndü dedim ya hiçbir şey bıraktığı gibi değil. Eşi Solveig ve çocukları başka bir adamla yaşıyor. Çözülmesi gereken en büyük problem bu. Doppeler ne yapıp edip ailesinin yanına taşınıyor tekrar; ama ne günlük yaşama adapte olabiliyor ne de ailesiyle duygusal bir bağ kurabiliyor. Bir yerden sonra her şeyi bırakıp televizyon ve internet dünyasına dalıyor, günlük hayattan kopuyor iyice. Loe, kendine özgü ironik bakış açısı ve mizahi diliyle güzel ve yerinde tespitler yapıyor, kapitalizmi eleştiriyor, insanı özüne dönmeye çağırıyor. Bir yerde pembe blogçularla dalga geçiyordu orası çok hoşuma gitti. Doppler’in geyik Bongo’yla kurduğu ilişki var bir de muazzam. Keşke Bongo gibi bir arkadaşım olsaydı diyorum. Sonlara doğru Doppler, ilginç bir şekilde bir porno yıldızı oluyor. Gerisini anlatmayayım artık siz okuyun. Bence bazı yerlerde tekrara düşüyor yazar. Bu cümleleri daha önce okumuştum hissi oluşuyor. Doppler kadar sevemedim o yüzden. Belki Doppler’i çok sevdiğim içindir, bilemem.  Loe ne yazsa okurum yine de. Bazı kişiler Loe’nin biraz fazla abartıldığını söylüyor ama ben katılmıyorum açıkçası. Seviyorum işte, laf ettirmem :)


7. Kapanış şiirle olsun. Kırmızı Kedi’nin şiir kitapları serisini seviyorum. Kapakları çok hoş bir kere. Arka kapakta kitap ya da şairle ilgili bir bilgi vermeden bir şiir paylaşıyorlar sadece. Ön kapakta da birkaç dize oluyor yine. Tuğrul Tanyol’un Ansızın Yaz kitabını adından dolayı yazın okumaya başlamıştım aslında; ama sonu eylüle kaldı. Tanyol, şiirimizin önemli ve üretken isimlerinden biri. Ben ilk kez okudum. Bir Yaz Gecesi Her Şey Olabilir’den sevdiğim bir bölümü paylaşıyorum:


sevgiyle öptün beni
ağacım yeşerdi
şimdi
tüm güller ansızın solabilir
bir yaz gecesi her şey olabilir

bu kalp! bu gizli duvar
ona çarpıp savrulan rüzgâr
bir sırdı, unutuldu
aramızda hâlâ
            söylenmemiş şeyler var

18 Eylül 2018 Salı

Benim Kitaplarım

Aylık Okuma Notları (Temmuz/ Ağustos)


Yaz okulu, sınav dönemi, tatil, hastalık derken yaz aylarında okuduğum kitaplarla ilgili izlenimlerimi yazmaya epey ara vermiş oldum. Son olarak haziran okumalarımı paylaşmıştım. Temmuz ve ağustosta bahsettiğim bu sebeplerle -veyahut bahanelerle demeli- okumaya çok vakit ayıramadım. Üzerinden biraz zaman geçtiği için kitaplara dair izlenimlerim de çok net olmayacak belki ama buyrunuz yeni yazıya:

1. Ahmet Büke’nin Ekmek ve Zeytin isimli öykü kitabını haziran ayında okuduğum Çiğden Külahı’ndan çok daha başarılı buldum. Büke, buradaki öykülerde hem daha sağlam kurgular yaratmış hem de öykü coğrafyasını genişleterek evrensel temalara ulaşmış. Dil ve anlatım ise her zamanki gibi usta işi. Yani nerede karşınıza çıkarsa çıksın direkt bu bir Ahmet Büke öyküsü diyebileceğiniz tarzda kendine özgü bir üslubu var yazarın. Kimi yerlerde tekrara düşülüyor; ama kitabı bitirdiğinizde vurucu ve etkileyici bir öykü dünyasıyla karşılaştığınız gerçeği değişmiyor. “Serçeler Diyorum”, “Hidroloji Mühim Mevzu!”, “Musul’da Bir Göl”, “Mısır’da Cuma”, “Soğuk ve Toz Zerrecikleri”, “Tam İstihdam” gibi öykülere yıldız koymuşum. Demek ki en sevdiklerim bunlar. Büke, bu öykülerin her birini bir gün içinde yazıyor sanırım. Çoğu öykünün altında yazılış tarihleri var.


2 - 3. Yalçın Tosun’dan iki öykü kitabı okudum temmuz ayında. Peruk Gibi Hüzünlü ve Dokunma Dersleri. Tosun’u ilk kitabı Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler’le tanımıştım. Bu kitabı okuduğumda çarpılmıştım resmen. Derslerimde de birkaç öyküyü okuyup inceliyorum. Buna rağmen diğer kitaplarını niye bu kadar geç okudum bilmiyorum. Oysa hemen gidip almıştım hevesle.

Peruk Gibi Hüzünlü’de öyküler, tematik olarak birbirleriyle ilintili olacak şekilde 4 grupta toplanmış. İlkinde çocukluk ve masumiyet, ikincisinde aşk, tutku ve cinsellik, üçüncüsünde büyümek ve erkeklik hâlleri, dördüncüsünde ise kadınlık hâlleri ve kırgınlık temaları ön planda. Böylelikle bölümler arasında bütünlük yakalandığı gibi okurun belli duygular üzerinde yoğunlaşması da sağlanıyor. Kitapta en sevdiğim öykülerden biri “Üç Kadınlı Şehir,” Tosun’un çok uyguladığı bir teknikle yazılmış. Farklı bakış açılarının aynı öykü içinde kullanılmasıyla oluşturulan çokseslilik, benim öyküde de romanda da sevdiğim bir teknik. Burada Zehra, Zöhre ve Zeren isimli üç kadınla onları bağrında taşıyan şehrin, İstanbul’un hikâyesini okuyoruz.

Kitabın kapanışını yapan “Madam Marini’nin Tamamlanmış Bir Resmi” de hayatın dışına itilmiş iki yalnız insanın yaşamını çok vurucu bir sonla veren bir öyküydü. Film izler gibi okudum. Dokunma Dersleri’ndeki “Ruhsar Hanım’la Levon Bey’in Beş Çayı” öyküsüyle de bir duygudaşlık var gibiydi aralarında. İki öyküde de bir araya gelmeleri pek düşünülemeyecek insanlar ortak paydada buluşturulmuş. Tosun; İstanbul’un farklı ekonomik, sosyal ve siyasal çevrelerinden gelen insanlarının yazgısını birbirine bağlıyor bir şekilde. Rumlar, çocuklar, travestiler, fahişeler, LGBTİ bireyler; Tosun’un öykü kişileri arasında ön planda yer alıyor.


Dokunma Dersleri de yine bölümlere ayrılmış bir kitap. "En çok Tanıdık Yabancılar Makamı" isimli ikinci bölümü beğendim. Yazar, yine kendi sularında yüzüyor buradaki öykülerde de. Ancak ben Peruk Gibi Hüzünlü’yü daha çok sevdim.


4. Juan Rulfo,  Ova Alev Alev: Meksika edebiyatının kurucu isimlerinden Juan Rulfo, başta Marquez olmak üzere pek çok Latin Amerikalı yazara ilham vermiş. Öyküyü klasik anlatma geleneğinden kopararak farklı anlatım teknikleri ve ifade yollarıyla yeni bir kanal açmış. Modernist edebiyatta sık kullanılan geriye dönüş, bilinç akışı ve iç monolog gibi teknikler; Rulfo’nun öykü evreninde de karşımıza çıkıyor. Meksika kırsalında şiddet ve ölümün kol gezdiği bir atmosferde geçen öykülerde, yerel motifler kullanılsa da özellikle bizim coğrafyamıza yabancı gelmeyecek konu ve temalar işleniyor. Erkek egemen bir kültürün kodları, gelenekler, inançlar, kadınların geri planda kaldığı yaşamlar, baba-oğul çatışması, iktidar çekişmeleri öykülerin çatısını oluşturuyor.

“Çok Yoksul Olduğumuz İçin” kitaptaki favori öyküm. Derslerde de inceliyoruz bunu. Çeyizi durumundaki ineğin sel sularına kapılmasından sonra ablaları gibi fahişe olacağından korkulan küçük bir kızın hikâyesi anlatılıyor burada. Çok dokunaklı gerçekten. En sevdiğim öykülerden biridir. 


5- 6. İhsan Oktay Anar’dan iki roman okudum arka arkaya. Osmanlı döneminde yaşamış üç kuşak mucidin hikâyesinin merkezde olduğu Kitab-ül Hiyel’i ikinci okuyuşum. Derste işlediğimiz için tekrar okuma ihtiyacı hissettim ve ilk okumadan farklı detaylar yakaladım. Anar, böyle sürprizli bir yazar işte. Onu her okuyuşta yeni şeyler öğrenir, keşfeder ve kültür sahibi olursunuz. Kitab-ül Hiyel de metinlerarası ilişkilere fazlasıyla yer veren; bolca efsane, mit, dinî gönderme ve tarihi bilgi içeren, üstkurmacayla yazılan bir postmodernist metin örneği. Bu yüzden dikkatli okumakta fayda var. Öyle okudum, bitti deyip bir kenara atamıyor insan, üzerinde sıkça düşünüyor.


Suskunlar’ı ilk defa okudum. Anar, bu sefer Osmanlıda yaşayan müzisyen ve semazenlere dair bir roman yazmış. Olay örgüsü, Mevlevi kültürüyle ilgili birçok öğe içeriyor. Dini göndermeler yazarın diğer kitaplarında olduğundan daha fazla. Hatta kitaptaki karakterlerin isimleri de sembolik: Batın, Zahir, Eflatun, Davud vb. Kişiler arasında dini kendi çıkarlarına alet eden kötü kalpli insanlar da yer alıyor. Bu yüzden romanın tamamında din çok önemli bir unsur olarak kullanılıyor. Din adamlarının camide verdikleri vaazlarda ayet ve hadislerden alıntılar yapılmış. Bu bölümlerde Anar’ın Osmanlıca kullanımı had safhada. Bunun dışında yine çok renkli, katmanlı, izlekli, karakterli, teknikli bir “karnaval” diyebiliriz Suskunlar için. Anar’ın artık kemikleşmiş bir üslubu var zaten. Okuru onu bilir ve nasıl bir dünyayla karşı karşıya olacağını bilerek başlar okumaya. İhsan Oktay, bence son yılların en güçlü kalemlerinden biri. Onun romanlarını okuyunca aydınlanıyor sanki insan. Hep söylediğim gibi Anar okumak, sadece kurgunun o muhteşem dünyasına kendini kaptırmak değildir. Sonuç olarak hayatı ve insanı tanır; bu coğrafyada yaşananlara tanıklık eder, tarihin ne derece tekerrür ettiğine şaşırırsınız. En sonunda ise her şeye rağmen bu dünyanın bir mucize olduğunu kabul edersiniz.


7. Hikmet Hükümenoğlu’nun kısa bir zaman önce basılan Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri kitabı, özellikle kapağı nedeniyle çok konuşuldu. Evet, kapak daha farklı olabilirdi belki ama beni pek rahatsız etmedi açıkçası. İsminden dolayı yalnızca aşk öykülerinin yer aldığı bir kitap diye düşünmüştüm önce; ama kitapta yalnızca aşk yok tabii ki. Hatta açılış öyküsü, “Arıların Yön Duygusu” bir aile trajedisini anlatıyor. “Aşk Öyküleri- No.-“ üst başlığını taşıyan altı öykü var. Bunlarda aşkın türlü türlü hâllerine değiniliyor. Saplantıya dönüşeni de mevcut, karşılıksız olanı da. Bazen duygusal bir hava barındırıyor öyküler bazen de hikâye, kara mizaha evriliyor. Aşk gibi yani, ne zaman ne yapacağı belli olmayan cinsten.

Kitapla aynı ismi taşıyan öyküyü büyük bir merakla okudum. Burada ilginç kişilik özellikleri ve zevkleri olan pasta ustası Faik Bey’in aşk karşısındaki çaresizliği ve yenilgisi anlatılıyor. Faik Bey, siparişle özel olarak yaptığı pastalara kişiye özel notlar da koyuyor. Bir gün eve gelen bir müşteri -Süreyya Hanım-, Faik Bey’den kendisi için bir öykü yazmasını istiyor ve olaylar gelişiyor. Çok yaratıcı bir öykü konusu bu bence; ama öykünün sonunda biraz hayal kırıklığına uğradım sanki. Daha farklı bitebilirdi bana kalırsa.

“Sumru, Cemre ve Ben” ile “İki Kişi Bir Bavula Sığmak Zor”, bu kitabın en iyileri bence. “Sumru, Cemre ve Ben” öyküsünde üç arkadaşın anne olmak üzerine yaptıkları feminist yorumlar çok hoşuma gitti. “Yürüyün be kızlar, kim tutar sizi” demek geldi içimden. Gerçi olaylar geliştikçe bu konuşmalar biraz lafta kaldı; ama bu öyküdeki söylemi ve güçlü kadın figürlerini sevdim.

Son olarak bu kitapta beni en çok rahatsız eden şey, bütün “hâlâ” kelimelerinin “hala” şeklinde yazılmasıydı. Nedenini gerçekten hiç anlamadım ve okurken çok rahatsız oldum.


8. İsmini Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” isimli şiirinde geçen bir dizeden alan Maveraünnehir Nereye Dökülür?, Engin Barış Kalkan’ın ilk öykü kitabı. Kitapta dokuz öykü var ve hacimli öyküler bunlar genelde. Olay anlatımını ıskalamayan yazar, bu noktada günümüzün genç yazarlarından -çoğunlukla- ayrılıyor diyebiliriz. Olaylar, genelde İstanbul’da, Kadıköy’de, ortak mekânlarda geçiyor. Zaten öyküler ufak öğelerle birbirine bağlanmış denebilir. “Serpme Kahvaltı”da yıllar sonra tekrar alevlenen bir eski aşk, “Ayfer Daha Ne Yapsın?”da radyo oyunu oynamaktan zevk alan sevgililer, “Rabarba”da bir düğün salonunda gerçekleşen ufak çaplı bir sinir krizi; öykünün merkezinde yer alıyor. Kitaba adını veren son öykü ise sürprizli. Yazar, burada üstkurmaca tekniğini kullanarak bu eseri nasıl yazdığını anlatıyor gibi. Burada eseri yazan kişi, Kalkan’ın kendisi olmayabilir tabii de nedense bana öyle geldi. Bu öyküler neden ve nasıl bir ruh hâliyle yazılmış sorusunun cevabını almış gibi hissettim. Kalkan, kendine özgü bir üslup yaratmayı başarmış bence. Çok farklı bir tarzla karşılaşmadım belki ama sevdim ben bu kitabı. Kalkan, kitapta birkaç kez ismini andığı Raymond Carver’ın öykülerinden bir hayli etkilenmiş görünüyor. Umarım ikinci öykü kitabı yakında çıkar.


9. Tatile gitmeden önce son okuduğum kitap yine öykü türünde oldu. Ankara Kitap Fuarı’nda İletişim Yayınları’nın indirim standından aldığım Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler’in yazarı 1995 doğumlu Batıkan Köse. İnsan bu genç yaşında İletişim’den kitap çıkarabilen bir yazarı merak ediyor doğrusu. Kitaptan birkaç öykü okuduktan sonra devam etmemeye karar vermiştim aslında. Tamamen kelime oyunlarına yaslanan, anlamın çok geri planda kaldığı, tuhaf kişi ve olayların yer aldığı öykülerdi bunlar. Sonra biraz daha şans vereyim dedim. İyi ki de öyle yapmışım. Okudukça yazarın tarzına alıştım, hatta eğlenmeye başladım. Köse’nin çok değişik bir üslubu var. Mizah ve dil oyunları en önemli anlatım unsurları. Ancak bu dil oyunları biraz azaltılsa daha iyi olabilir. Sevdiğim öykülerin isimleri içeriklerine dair bir fikir verebilir size: “Misafirli Çocuklu Zeytinli Rüyanın Psikanalizi”, “Rüya Vergisi”, “Meddahbaşı Mehmet Rıza’nın Manav Torunu”, “Babamın Postmodern Otobiyografik Romanı” ve bence kitabın hem en komiği hem de en şahanesi “Bir Buluşmanın Cirosu”.

Son olarak uzun yıllar sonra ilk kez bir kitabı bitiremediğimi de ekleyeyim. Can Yayınları’nın yayımladığı Guillermo Cabrera Infante imzalı Vefasız Peri. Kendimi zorladım ama kitap ilerlemedi bir türlü. Çok fazla söz oyunu ve gönderme vardı metinde ama esas olan yazarın derdini, ne yapmak istediğini anlamamamdı sanırım.

Vee geldik sona. Bol öykülü iki ay oldu. Hüzün mevsiminde tekrar görüşeceğiz.


20 Temmuz 2018 Cuma

Benim Kitaplarım

Aylık Okuma Notları (Haziran)


1. Yaz aylarında daha önce okumadığım klasikleri okuma niyetindeyim. Bu yüzden öncelikle Jane Austen'ın Aşk ve Gurur'undan başladım. Kitabın birçok çevirisi var. Ben, Nihal Yeğinobalı'nın Can Yayınları'nca yayımlanan çevirisini tercih ettim. Kitaptan uyarlanan Joe Wright imzalı Pride and Prejudice (2005) filmini izlediğim için kitabın konusuna hâkimdim. Jane Austen uyarlamalarını kaçırmamaya çalışırım zaten. 2007'de çekilen, başrollerinde Anne Hathaway ve James McAvoy gibi ünlü oyuncuların yer aldığı Becaming Jane (Aşkın Kitabı) filmini de anmadan geçemeyeceğim. Austen'ın kaleminden çıkan bu duygusal aşk hikâyeleri bana her zaman etkileyici gelmiştir.

Aşk ve Gurur, kitabın adından da anlaşılacağı gibi gururlarını aşklarının önüne koyan iki insanın hikâyesini ele alıyor. Neyse ki sonunda aşk galip geliyor da kitap boyunca birbirlerini yanlış anlayan ve bir türlü bir araya gelemeyen aşıklar mutluluğa erişiyor. Esas kızımız Elizabeth Bennett, taşralı Bennett ailesinin kızı. Elizabeth'in annesinin hayattaki en büyük amacı kızlarını evlendirmek olunca olay örgüsü, Elizabeth ve kız kardeşlerinin gönül maceraları üzerine kuruluyor. Esas adamımız Mr. Darcy ise (ki daha sonra Bridget Jones'taki Mark Darcy başta olmak üzere pek çok romantik komedi karakterine ilham vermiştir) oldukça varlıklı ve soylu bir aileden gelen, soğukluğu ve züppeliği ile tanınan biri. İki âşık arasındaki çatışma, hem karakter hem de sınıf farklılığı üzerinden ilerliyor. Aşk temasını işlerken dönemin ve İngiliz toplumunun bir panoramasını da sunuyor Austen. Karakter yaratımındaki yetkinliği, esprili dili, dönemine göre kadını ele alışındaki cesur tavrı ile dikkat çeken yazar, her zaman okunabilecek bir klasik eser ortaya koymuş. Hacimli olmasına rağmen hemen bitiveriyor kitap. Romanın nasıl geliştiğini ve bugünlere geldiğini anlamak açısından da okunmalı derim. 


2. Meksikalı yazar Angeles Mastretta'nın İri Gözlü Kadınlar'ı farklı kadınların hayat hikâyelerinin anlatıldığı bir öykü kitabı. Öykülere isim verilmemiş. Her birinde Puebla adlı bir kasabada yaşayan kadınların hayatlarından kesitler sunuluyor. Bazı kadınlar, birden fazla öyküde karşımıza çıktığı için öykülerin arasında bir bütünlük olduğu söylenebilir. Bu kadınlar, farklı yaşlarda olsalar da kitabın kapağında da yazdığı gibi "güzel olmak için sabah kalkmaktan, akşam yatmaktan fazlasını yapmamak" gibi bir ortak noktaları var. Ayrıca çoğu aldatılmış, terk edilmiş veya hayatlarından memnun olmamaları için türlü sebepleri var. Bu arada kocalarını veya sevgililerini aldatan, terk eden de çok aralarında. İstemedikleri bir hayatı sürdürmeyen, cesur ve kararlı kadınlar bunlar. Arka planda Meksika Devrimi'nin ve politik ortamın izlerini, erkek egemen toplumun kadına bakış açısını, geleneklerin ve kültürel kodların gündelik hayattaki belirleyiciliğini görmek de mümkün kitapta. Bu açıdan bana daha önce okuduğum Meksikalı yazar Laura Esquivel'i hatırlattı. Esquivel, "Mastretta'nın kurmacasında tutkulu bir zekâ işbaşında" diyerek övmüş yazarı. Cinsellik ve din öğelerinin de kitapta baskın bir rol oynadığını söylemek gerek. 

Kitaptaki birkaç öyküde ilgimi çeken şu oldu: kadınlar, kendilerini aldatan kocalarına karşı anlayış gösteriyorlar bir noktada. Örneğin "İki kat sevmek insanı güçten düşüren bir şey olmalı" diye düşünüyor Carmen adlı bir karakter. Kocasına kızmayı bırakıp iki kadın arasında kalan eşini anlamaya çalışıyor. İhanetin böyle bir şekilde savunulabileceği aklıma gelmezdi. İşte edebiyat, empati kurma işlevini de yerine getirmiş oluyor böylece. Sonuç olarak ben bu kitabı sevdim ve Meksikalı yazarları okumaya devam edeceğim. 



3. Yıllar önce Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okuduğumda çok etkilenmiştim. O zamandan bu yana Milan Kundera okumak hep aklımdaydı ama bir türlü fırsat olmamıştı. Nihayet Gülüşün ve Unutuşun Kitabı'nı okuyabildim. Bu kitabın yazarın hayatında oldukça önemli bir yeri var; çünkü romanın yayımlanışından (1978) kısa bir süre sonra Çek vatandaşlığından çıkarılıyor. Ülkesinin Rus işgali karşısında tavır alan ve politik görüşleri nedeniyle ülkesinden ayrılıp sürgün olarak Paris'te yaşayan Kundera, yaşamını hâlen orada sürdürüyor. Bu romanda onun politik ideallerini, Rus işgalini nasıl eleştirdiğini, dönemin politikacıları hakkındaki fikirlerini okumak mümkün. Bu nedenlerle romanın otobiyografik unsurlar barındırdığını söyleyebiliriz. Zaten yazar-anlatıcı sık sık araya girerek gerçek-kurgu bağını alaşağı ediyor, bir anlamda yapı söküme uğratıyor. Bazı kısımlarda doğrudan Kundera konuşuyor zaten. Kendi tarihiyle ve geçmişiyle yüzleşiyor. Postmodern romanın anlatım unsurlarından yararlanıyor bu yerlerde yazar. 

Yedi bölümden oluşan kitapta, bölümler arasında bazı ortak unsurlar bulunsa da tam bir bütünlük yaratıldığı söylenemez. Bu yüzden bu kitabın neden roman olarak adlandırıldığı benim için bir soru işaretiydi. Kitabı okurken zaman zaman sıkıldığımı ve anlamakta zorlandığımı da eklemeliyim. Anlatılanlar doğrudan Çek tarihiyle alakalı olduğu için biraz yerel kaldı bana göre. Bir de kitapta gerçeküstü unsurlarla metaforlar da sık kullanılıyor ve yorum gerektiren kısımlar çok oluyor. 1968 Prag Baharı sırasında yaşananlar, politikacıların isimleri, sürgünlerin başına gelenler genellikle gerçeğe uygun bir şekilde aktarılıyor. Sanırım o günleri yaşayanlara daha anlamlı gelecektir bu roman. Tabii tüm bunlara rağmen Kundera büyük bir yazar ve bugün de hâlen etkilerini hissettiğimiz evrensel sorunlara cesur bir dille değiniyor. Sözünü sakınmadan söyleyebiliyor. Kitapta geçen "İnsanın iktidara karşı savaşımı, belleğin unutuşa karşı savaşımıdır" (s. 12) cümlesi birey-devlet ilişkisinin günümüzde de pek değişmeyen boyutunu gözler önüne seriyor. 

Ben romanda en çok "Kayıp Mektuplar" adını taşıyan dördüncü bölümü sevdim. Burada ülkesinden kaçıp bir Avrupa kentinde hayata tutunmaya çalışan Tamina'nın yaşadığı zorlukları okuyoruz. Tamina'nın hikâyesi, bana çok sevdiğim Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ndeki üslubu hatırlattı.


4. 2017 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro'nun okuduğum ikinci romanı oldu Beni Asla Bırakma. İlk okuduğum romanı Avunamayanlar, oldukça hacimli bir kitaptı ve The Guardian'da yer alan bir yazıya göre okunması en zor romanlar arasında gösteriliyordu. Avunamayanlar'ı Roman Kahramanları dergisinin "müzisyen roman kahramanları" dosyasına yazacağım yazı için seçmiştim; çünkü kitabın başkişisi önemli bir piyanistti. Bunu okuduktan sonra asıl Isgıhuro'yu tanıyabileceğim bir kitabıyla devam etmek istedim; çünkü Avunamayanlar, yazarın eserleri arasında farklı bir yerde duran, deneysel bir çalışma denebilir.  

2010 yılında Mark Romanek tarafından beyazperdeye aktarılan (Never Let Me Go) kitap, bu sayede popülerliğini artırmış. Biraz sürprizli bir hikâyesi var ve bu yüzden olay örgüsünden çok bahsetmek istemiyorum; ama kitabı okuyan çoğunluğun da hemfikir olduğu gibi kapakta kullanılan görsel, romanın romantik bir hikâyeye sahip olduğu konusunda yanıltıcı bir izlenim veriyor. Halbuki kitap; içinde birçok meselenin tartışıldığı, güncel, politik ve sanatsal göndermeleri bulunan, özgün ve farklı bir distopya. Kendi dünyasını ustalıkla yaratan Ishıguro, çok sürükleyici, merak uyandıran ve etkileyici bir roman yazmış. Bitirdikten sonra beni bir hayli düşündürdü. Kitaptan uzun uzadıya söz etme isteği duyduğum için de hemen seçmeli dersimin programına aldım. Öğrencilerin de keyifle okuyacağını ve tartışacak çok şeyimiz olacağını düşündüm. Lise ve üniversitede okutulan edebiyat dersleri için çok iyi bir kaynak bence, tavsiye ederim. Zaten eser, Time tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesine alınan modern bir klasik. 


5. Bu ay okuduğum tek yerli yazar Ahmet Büke oldu. Çiğdem Külahı, yazarın İnsan Kendine de İyi Gelir'inden sonra okuduğum ikinci öykü kitabı. Diğer kitaplarını da okuduktan sonra daha kesin bir dille söyleyebilirim sanırım ama; Büke'nin Can Yayınları'ndan çıkan kitaplarıyla Günışığı Kitaplığı'ndan çıkan eserleri arasında bazı farklılıklar var. Ben, İnsan Kendine de İyi Gelir'i çok sevmiştim. Çiğdem Külahı'nda daha farklı bir Ahmet Büke'yle karşılaştım. 2006'da yayımlanan bu eser, Beşeri Kantini'ne ithaf edilmiş. Büke, bir süre ODTÜ Jeoloji Mühendisliğinde okuduğu için burada kastedilenin bizim okuldaki Beşeri Kantin'i olduğunu düşündüm. Hoş bir sürpriz oldu. Hatta kitabı burada okuyacaktım; ama hafta sonuna denk geldiği için evde okuyup bitirdim. 

Ahmet Büke, kısacık öyküler yazsa da öyle derin ve yoğun duygulardan bahsediyor ki insan etkilenmeden duramıyor. Bunu yaparken de çok yalın bir dille, her türlü gösterişten uzak bir anlatım tarzı kullanıyor. Mekân olarak İzmir'de geçiyor genelde öyküler. Çocuklar ve deliler öykülerde önemli bir yer tutuyor. Klasik olay örgüsüne yakın öykülerin yanında belki ilk okuyuşta hemen kavranamayacak soyut, imgelere dayanan öyküler de yazıyor Büke. Her türlü konuyu rahatlıkla işleyebiliyor. Politik konularda da sözünü sakınmıyor. Yoksulluk, önemli bir izlek olarak hep ön planda duruyor. Ben bu kitapta en çok "Dünyanın Kiri" öyküsünü sevdim. "Leo Ferre Sokağı" ise farklı bakış açılarının bir arada kullanılmasıyla dikkat çekiyordu. Açılış öyküsü olan "Elmadaki Kurt" ise barındırdığı ensest imasıyla sert bir öykü olarak akılda kalıcıydı. Ahmet Büke okumaya devam edeceğim. Şimdilik bu kadar. 

13 Temmuz 2018 Cuma

İspanya Gezi Notları II: Barselona

Barselona'ya 2015'in Ağustos ayında gitmiştim aslında ama tembelliğimden dolayı yazıyı anca yazabiliyorum. Henüz seyahat etmeyen biriyken çok merak ettiğim üç şehir vardı: Prag, St. Petersburg ve Barselona. İlk ikisine hâlâ gidemedim; ama Barselona'nın gezip gördüğüm en güzel şehirlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Bu şehri sevmek için birçok neden var. Öncelikle bir gezginin arayabileceği tarih, doğa, deniz, eğlence, mimari ve gastronomi gibi farklı tatil bileşenlerinin hepsini bünyesinde barındırıyor. Gezmesi çok kolay. Benim gibi harita okuma özürlüler bile tek başlarına kolayca gezebilir. O kadar dümdüz bir şehir ki kaybolma ihtimaliniz yok. Kullandıkları saat diliminden dolayı hava çok geç kararıyor. Gündüz çok sıcak olsa da akşamları rahatlıkla gezebilirsiniz. Ayrıca Akdeniz kültürü sayesinde kendinizi hiç yalnız hissetmeyeceksiniz burada. Bazı Avrupa şehirlerinin soğukluğu yok Barselona'da. Sokaklar hep cıvıl cıvıl. İnsanlar güler yüzlü. Ha bir de gece hayatının çok hareketli olduğu söyleniyor ama ben tecrübe etmedim. 

Madrid izlenimlerimi içeren ilk yazımı tren istasyonunda sonlandırmıştım. Madrid-Barselona arasındaki hızlı tren yolculuğu yaklaşık üç saat sürdü. Konforlu bir yolculuktu. İspanya'da demiryolu ulaşımı genellikle pahalıymış. Ben oraya gitmeden arkadaşım Belkıs, internetten bana bilet almıştı. Fiyatı 50 euro idi. Yolculuk sonunda metroya binip kalacağım hostele geldim. Merkeze oldukça yakındı. İlk kez hostelde kalacağım için heyecanlıydım; ama işler beklediğim gibi gitmedi açıkçası. Hostelde kalmaya çok alışkınmışım gibi 6 kişilik odayı tercih etmiştim. Ertesi gün oradan ayrılıp bir otele yerleştim. Böylece ilk hostel maceram da hüsranla sona ermiş oldu :) Aslında hostel konaklaması farklı insanlarla tanışmak için güzel bir imkân yaratıyor ama benim konformist tarafım ağır bastı. Kaldığım hotel (Ayre Hotel Rosellon), şehrin simgelerinden La Sagrada Familia'ya çok yakındı. Hatta camdan bakınca bazilika görünüyordu. Çok yakınında da metro durağı olduğu için kolayca her yere gidebildim. Benim Barselona seyahatim 5 gün sürdü. Bence bu, şehri gezmek için ideal bir süre. Aklımdaki tüm yerleri doya doya gezdim. 

Şehri, en meşhur caddesi La Rambla'yı yürüyerek keşfe başladım. Zaten gezi boyunca yolunuz ister istemez buraya düşecek sürekli. Şehrin kalbi burada atıyor çünkü. Sabah-akşam çok kalabalık. Akşamları Afrikalı mülteciler işportacılık yapıyorlar genelde burda. Kapkaç olayları çok oluyormuş. Bu yüzden sırt çantanızı önünüzde taşıyın diye uyarıyorlar genelde. Ben kahve almak için bir dükkâna girdiğimde Mısırlı bir adamla tanışmıştım ve beni dikkatli olmak konusunda uyarmıştı. Ondan sonra biraz çekinerek dolaştım La Rambla'da ama başıma bir şey gelmedi neyse ki.

Güvenlik meselesini bir kenara bırakıp tekrar La Rambla izlenimlerine dönersek benim keyifle sürekli turladığım bir yer oldu burası diyebilirim. Sokak satıcıları, farklı kılıklara girmiş dansçılar, çeşitli gösteriler yapan insanlar, çiçekçiler, müzisyenler ... ne ararsanız var burada. Her köşeden bir sürpriz çıkıyor. Mimari yapılar da ilginç. Değişik figürlerin süslediği birçok bina var. İşte iki örnek:



Benim seyahatim sırasında bu caddede en çok ilgi gören şeylerin başında Erotik Museum'un balkonunda duran ve Marilyn Monroe kılığına giren bir kadın geliyordu. Balkondan el sallıyordu durmadan ve değişik pozlar veriyordu. 5 gün boyunca her gün oradaydı. Bu yüzden onun fotoğrafını da aklımda en çok iz bırakan detaylardan biri olarak buraya eklemem gerek: 


Cadde üzerinde tiyatro binası, görkemli bir opera binası ve irili-ufaklı müzeler de bulunuyor. La Rambla, şehrin en önemli meydanlarından biri olan Plaça de Catalunya'nın bittiği yerden başlayıp yaklaşık 2 km boyunca devam ediyor ve sahile kadar ulaşıyor. Caddenin sahil tarafındaki bitiş noktasında Kolomb heykeli bulunuyor. Bu noktada Barselona'nın sahil şeridiyle ilgili bilgi vermek yerinde olacak. Limanın bulunduğu kısma Port Vell adı veriliyor. Limana demirlemiş birçok gezi teknesi ve yat var. Şehrin sıcağından kaçıp serinlemek için kendini su kenarına atan insanlar da çok olunca Port Vell daima hareketli bir ortam sunuyor. Özellikle güneş batarken Kolomb Heykeli'ne ve denize yansıyan ışıklar, güzel bir atmosfer oluşturuyor. Limandaki Carrer del Mar adı verilen köprü de güzel bir mimariye sahip.

Denize girmek isterseniz limandan biraz daha ileriye uzanıp Barceloneta adı verilen bölgeye gitmeniz gerekli. Upuzun bir sahil şeridi göreceksiniz burada. Ayrıca birçok farklı mutfağa ait restoranlar da bulunuyor. Ben bir akşamı Port Vell'de denizi ve etraftaki insanları izleyerek geçirdim. Bir akşam da sahilde yemek yedikten sonra plaj voleybolu oynayanlara baktım. Bunun dışında vaktimi daha çok iç kesimlerde geçirdim diyebilirim. Yine de aşağıda paylaştığım fotoğraftaki gibi güzel görüntüler yakalayabildiğim için memnunum. Ruha huzur veren kızıl havaları burada izlemek enfesti: 


Gelelim Barselona'yı Barselona yapan mimari özelliklerine ve bu özgün mimarinin baş aktörü Antoni Gaudi'ye. Gaudi, şehrin sembolü olan La Sagrada Familia dışında başka birçok mimari eser de kazandırmış şehre. Örneğin Plaça Reial adı verilen küçücük meydandaki sokak lambaları bile onun eseri. Şehri gezmeden önce biraz Gaudi mimarisi hakkında bilgi edinmek faydalı olacaktır sanırım. Ben Türk Dili dersi sunumlarında özellikle mimarlık öğrencilerinden Gaudi hakkında çok şey öğrenmiştim. Bu yüzden şanslıydım. Boş boş bakmadım öyle binalara. Gaudi'nin oldukça ilginç bir tarzı var ve herkese hitap etmiyor açıkçası. Şehri gezip de Gaudi'nin eserlerini beğenmeyen de çok oluyor ama ben oldukça beğendim diyebilirim. Çok farklı ve başka şehirlerde hiç görmediğim deneysel bir tarzı var. Üstelik koca bir şehir, bir mimarın adıyla anılıyor. Şehre böyle bir iz bırakabilmek güzel bir şey. 

Barselona'da 19. yüzyılın sonundan 1930'lara kadar Modernista adı verilen bir mimari ekolü oluşturulmuş. Gaudi dışında başka mimarların eserleri de var; ama Gaudi'nin ismi hep ön plana çıkıyor. El Eixample semtinde Modernista'nın örnekleri olan çeşitli binalar mevcut. Mimariye meraklı değilseniz bile burada çok zaman geçirmek isteyebilirsiniz. Değişik binalara bakarken başım dönmüştü mesela benim. Her birinin kendine ait bir hikâyesi var. Bunlardan biri İlla de la Discordia yani Uyumsuzluk Bloğu idi. Bunun dışında Palau de Musica Catalana Binası, Unesco Dünya Mirası Listesi'ne girmiş. Yine Gaudi'nin eseri olan bir hastane binası vardı. (İsmi çok uzun olduğu için yazmaya üşendim:) Benim otelime çok yakındı. Gece ışıklandırması içinde hoş görünüyordu. Burası hâlen hastane olarak kullanıldığı için ziyarete açık değil. Bence bir hastane binası olarak düşünülemeyecek kadar ihtişamlı bir yer. Modernizmin diğer ürünlerini Passeig de Gracia semtinde görmek de mümkün. 

İlginç mimari örneklerinden biri

Casa Mila
İlla de la Discordia'ya oldukça yakın noktalarda Gaudi'nin iki ünlü eseri yer alıyor. Bunlardan biri Casa Batllo, diğeri ise Casa Mila. Müze olarak hizmet veren bu binalardan ikisine birden girmek ekonomik açıdan zorlayıcı olacağı için birini seçmem gerekiyordu. İkisi de çok cezbedici görünse de Casa Mila'ya, öbür adıyla La Pedrera'ya girmeye karar verdim. Gaudi'nin eserlerine yoğun bir ilgi olduğu için önceden bilet almanızda fayda var. Girişlerde kuyruk oluyor. Bu binanın hem dışı, hem içindeki daireleri hem de terası çok güzeldi. Burayı gezerken bir hayli vakit geçirdim o yüzden. İçeride Gaudi'nin eserlerinin sergilendiği bir müze de var ayrıca.  Binanın içindeki daireler, Gaudi'nin tasarımı olan mobilyalarla süslenmiş. Teras ise oldukça ilginç bir şekilde tasarlanmış. Yıldız Savaşları filmindeki Darth Vader'a benzetiliyor. Bense Peribacaları'nın yapısına benzettim. Yaz aylarında bu terasta çeşitli organizasyonlar da yapılıyormuş. Casa Battlo'da biraz aklım kalsa da burayı tercih ettiğim için sevinerek ayrıldım buradan.


La Pedrera'nın terası
La Pedrera'nın terasından görünen bir manzara ya da eski ile yeninin bir aradalığı
Gaudi'nin başka önemli bir eseri de Parc Güell. Burası mimarın hamisi Kont Eusebi Güell'e ait bir arazi içine yapılmış ve 14 yılda tamamlanmış. Villalardan oluşacak bir yerleşim yeri olarak tasarlanmış; ama bugün Gaudi'nin kendine özgü yapılarının bir araya getirildiği kocaman bir park hâline gelmiş. İçinde pastayı andıran biçimleriyle dikkat çeken iki güzel bina, kertenkele biçiminde bir çeşme, renkli seramik parçalarıyla dekore edilen banklar ve 100 Sütun Geçidi (Salo de les Columnes) adlı bir bölge var. Bahsettiğim bölümleri içeren alana giriş ücretli; ancak park daha geniş bir alana yayılıyor. Ben burası için önceden bilet almamıştım. Bu yüzden gittiğimde bayağı bir sıra bekledim. Çünkü asıl görülecek eserlerin bulunduğu alan küçük olduğu için her saat başında 100-150 kişi alıyorlar içeri. Ben bunu bilmediğimden bütün bir günü bu parkta geçirmiş oldum. Sabah saatlerinde gitmeme rağmen saat 16.00'ya bilet bulabildim çünkü. Parkın diğer bölgelerinde gezmek de keyifliydi. Gitar çalan bir müzisyen vardı. Uzun bir süre onu dinledim. Nihayet içeri girebildiğimde de güzel vakit geçirdim. Gaudi, birbirinden farklı unsurları (bebek kafası, şişe, cam, plaka vb.) bir araya getirerek ilginç bileşenler yaratıyor. Parkta bunun birçok örneğini görmek mümkün:

Parc Güell'in seyir terası
Park Güell'deki tek gereksiz detay, Gaudi'nin burayı yaparken içinde yaşadığı ve bugün müzeye dönüştürülmüş villaya girmekti. Buranın 5 euro gibi ayrı bir giriş ücreti vardı nedense ve çok gereksizdi. 

Gaudi'nin alamet-i farikası olan, ömrünü adadığı, hatta ölümüne bile sebep olan şaheseri La Sagrada Familia'ya gelecek olursak öncelikle yine buraya girişten bahsetmek gerekiyor. Bileti önceden almalısınız; çünkü hiç yer bulamama ihtimali de var. Burası hep çok kalabalık oluyor. Şehrin her noktasından görülebilen bu yapı, Barcelona için çok önemli. Sekiz kuleden oluşan bazilika, henüz tamamlanmamış. Bu yüzden kulelerin ardındaki vinçler dikkatinizi çekecektir. Giriş kısmı oldukça etkileyici. Hristiyanlıktaki bazı kişi, olay ve semboller tasvir edilmiş. İçeride de birçok ayrıntı var. Bilinen kalıpların dışına çıkarak orijinal bir üslup yaratmış Gaudi. Bu yüzden de onun sırları tam olarak çözülemiyor. Üstelik geride plan da bırakmamış. Gizemli bir kişiliği olduğu söylenen mimar, son yıllarını kendisini çalışma odasına kapatarak geçirmiş. 1926'da tramvay çarpması sonucunda hayatını kaybetmiş ve Sagrada Familia'ya yapılan bir yeraltı mezarlığına gömülmüş. 2026 yılında bazilikanın tamamlanması öngörülüyor; ancak Gaudi'nin anısına yapının olduğu gibi bırakılmasını isteyenler de var. Bazıları da çok gelir getiren bu turistik yapının bilerek tamamlanmadığını ve turistler için bir gizem yaratıldığını söylüyor. Gerçek nedir bilinmez. Biz bugüne bakalım. İşte bazilikanın içinden iki görüntü:




Mimari  eserleri yeterince gezdikten sonra biraz da tarihi dokuyu yaşamak için Gotik Semt'e (Barri Gotic) uğramak lazım. Şehrin en kendine has noktalarından olan bu Ortaçağ semti, gerçekten uzun uzun gezilmeye değer. Daracık sokaklardan oluşan semtte, kiliseler, manastırlar ve küçük meydanlar var. Bölgenin hemen girişinde Barselona Katedrali bulunuyor. Burası Barselonalıların toplanma alanlarından biri:


Katedrali gördükten sonra Gotik semtin arka sokaklarına girip bölgeyi keşfedebilirsiniz. Daracık sokaklardan geçip başka semtlere ve caddelere çıkacak yolunuz. Bunlardan biri El Born adı verilen semt. Burada her an bir sürprizle karşılaşmak mümkün. Örneğin sokak sanatı örnekleri ve bir anda bir araya gelip müzik yapan ya da dans eden insanlar: 



Semtin romantizm kokan sokaklarında müzik dinlemek çok keyifliydi gerçekten. Bu müzisyenler yanlarında cd'lerini de taşıyorlar. Müziklerini beğenirseniz cd'lerini satın alabiliyorsunuz.

Gotik semtte hediyelik eşya dükkânları, tasarım ürünler satan mağazalar, giysi mağazaları, cafeler ve restoranlar var. Bunun dışında küçük müzeler ve kiliseler de tabii. Art Montfalcon ve Ale Hop isimli iki mağazayı özellikle tavsiye ederim. Bir şey satın almayacaksanız bile farklı tasarımlara sahip binlerce objeyi görmek isteyeceksiniz. Üzerinde İspanya'ya ait çeşitli motiflerin resmedildiği yelpazeler en iyi hediye seçeneği bence. El Born civarında yelpazeci bir teyze vardı. Gerçek sanmıştım başta:


Ara sokaklarda ve küçük meydanlarda gezerken Katalan kültürünü de daha yakından tanıyacaksınız. İspanyollardan farklı dilleri, bayrakları ve kültürleri olan Katalanlar, kendilerinin İspanyol olmadıklarını özellikle vurguluyor. Evlerinin balkonlarına astıkları balkonlardaki bayrakları görebilirsiniz. Müze ve sokaklardaki yazılarda da Katalanca tercih ediliyor. Katalanların bağımsızlık talebi de var. İspanyollardan ayrılmak istiyorlar. Sadece turizm gelirinin bile onları ekonomik anlamda ayakta tutabileceğini düşünüyorlarmış. 

Bu arada balkon kültürü de oldukça yaygın şehirde. Sıcaktan bunalanlar balkona atmışlar kendilerini. Bir de balkona çamaşır serme geleneği var gibi. 


Daha yapılacak ne var bu bölgede derseniz; Carrer Montcada denilen bölgede Picasso Müzesi'ne uğrayabilirsiniz örneğin. Dar bir sokakta bulunuyor ve önünde hep kuyruk oluyor. Pablo Picasso, sanat kariyerinin büyük bir kısmını Paris'te inşa etse de resim eğitimine Barselona'da başlamış. Franco karşıtlığı nedeniyle uzun yıllar ülkesine dönmese de İspanyol kültürü, sanatının hep önemli bir parçası olmuş. Buradaki müze, Paris'teki Picasso Müzesi'nden sonra sanatçının en çok eserinin bulunduğu müze olarak geçiyor. Ben buraya gitmek konusunda biraz kararsız kalmıştım. Eğer resim aşığı değilseniz müzeyi ziyaret çok da gerekli değil gibi :)

Şehre biraz da yukarılardan bakmak isterseniz Montjuic Tepesi'ne çıkmak gerekiyor. Ben bu tepeye iki kez gittim. İlkinde hostelde tanıştığım birinin tavsiyesine uyarak su şovunu izlemek istedim. Bu şov -yanılmıyorsam- yalnızca cuma ve cumartesi akşamları yapılıyormuş. Buraya gitmek için metroya binip Plaça d'Espanya'da inmeniz gerekiyor. Tepenin hemen başlangıcındaki Palau Nacional'de yapılıyor su şovu. Suların farklı şekillerde püskürtülmesi ve ışıklandırılmasıyla gerçekleştirilen bir gösteri bu. Hava kararınca çok güzel bir ortam oluştu. Üstelik oldukça kalabalıktı. Gezi rehberlerinde bu şovla ilgili bir şey okumamıştım. Bu yüzden burayı bana öneren arkadaşa minnet duydum. 


Montjuic'e ikinci gidişimde teleferiğe bindim ve biraz daha yukarılara çıktım. Buralarda güzel bahçeler ve bir kale vardı. Çeşitli heykeller ve müzeler de bulunuyordu. Burası, 1992'deki Barselona Olimpiyatları'nın etkinlik merkeziymiş. Günümüzde de etkinlik alanı olarak kullanılıyor ve özellikle sıcak havalarda biraz serinlemek için tercih edilen bir alan oluyor.


Montjuic Tepesi


Barselona'da biraz da yeşil alanlara gidelim derseniz rotanızı Parc de la Ciutadella'ya çevirin. Burası Madrid'teki Et Retiro Park'ı andırıyor. İçinde görkemli heykeller, altında serinleyebileceğiniz büyük ağaçlar, yapay göletler, paten alanları ve bahçeler var. Ayrıca çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Mesela ben katalog çekimi yapan bir gruba rastlamıştım. Bu park da Avrupa'daki birçok örneği gibi canlı bir yaşam alanı oluşturuyor şehirde. Parkın bir ucu zafer kapısına, yani Arc de Triomf'a açılıyor. Paris'teki zafer takı örnek alınarak yapılmış bir yapı bu. 



Buraya kadar hiç değinmedim ama Barselona'da gezerken arada yemek de yedim tabii. Biraz da yemek kültüründen bahsedeyim. Sabahları otelde kahvaltı yaptıktan sonra otelden aldığım poğaça, bisküvi ve meyveleri öğle yemeği olarak tükettim. Akşamları da İspanyollara uyarak saat 21.30-22.00 civarında yemek yedim. Barcelonata, La Rambla ve otele yakın yerlerdeki restoranları tercih ettim. La Rambla'dakileri pek önermem; çünkü turist menüsü adı altında müşterileri biraz kazıklıyorlar genelde. 

Barselona'da en çok yenen yemeğin başında bizdeki mezeleri andıran tapaslar geliyor. Tapas, çok farklı malzemelerden yapılıyor ve ya ekmek üstünde ya da sadece meze olarak servis ediliyor. Tapasların ortasına konan çubukları çıkarıp yanında verilen tabağa koyarsanız kaç tane yediğiniz anlaşılıyor ve ona göre ücret alınıyor. İstediğiniz kadar yiyebilirsiniz yani. Çok övülen bu tapasları ben pek sevemedim. Belki de çok gezip yorulduğum için yemeklere gereken özeni vermemiş olabilirim. Yemekle ilgili bana ilginç ve komik gelen bir olayı anlatmadan geçemem. Bir restoranda domatesli ekmek ister misiniz diye sormuşlardı. Fotoğrafta görüldüğü gibi bir sepete ekmek, sarımsak ve domates koyup getirdiler. Malzemeler hazırdı yani, yapımı müşteriye kalmıştı :)

 


Biraz da tatlılardan söz etmek gerekirse hemen her yerde güzel hamur işleri satan fırınlar vardı. En meşhur tatlıları ise churros adı verilen hamurlu bir tatlı. Yanında koyu kıvamlı bir sıcak çikolata sosuyla servis ediliyor. Kızartılan hamuru sosa bulayarak yiyorsunuz. Şimdilerde bizde de yapılmaya başlandı. Bu tatlıdan da pek hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Ee peki neyi sevdin diyorsanız ben en çok soslu patatesi, patatesli omleti ve sıcak havada içimi serinleten sangriayı sevdim. Artık Tunalı'daki mekânlarda da bulabildiğimiz sangria, bayılarak içtiğim bir içecek. Bol buzlu, meyveli bir şarap. Bazı yerlerde kocaman sürahilerde getiriyorlar. 



Barselona gezimin sonuna yaklaşırken yağmurlu bir güne uyanıyorum. Tibidabo tepesine çıkacağım bugün. Hava yağmurlu ve mesafe uzak olduğu için biraz üşeniyorum yataktan kalmaya. Ama artık buradaki son günüm olduğu için kendimi gaza getirip yola koyuluyorum. Metro, tren, otobüs ve füniküler gibi 4 farklı ulaşım aracını kullandıktan sonra 20 dakika içinde Tibidabo'ya ulaşıyorum. Aslında otobüs yerine nostaljik bir araç olan mavi tramvaya binecektim ama saatini kaçırdım. Tibidabo'nun girişinde El Sagrat Cor de Jesus adlı bir kilise var. Buradaki İsa heykeli şehrin sembollerinden biri. Kilisenin yukarısına çıkıp heykeli farklı noktalardan fotoğraflayabilirsiniz. Burası ayrıca Barselona'yı kuşbakışı olarak görebileceğiniz en güzel yer. Ben daha önce La Sagrada Familia'nın kulelerinden ve Montjuic'ten de şehri izlemiştim ama en iyi manzara burada. Şehre tepeden bakmayı isterseniz burayı öneririm kesinlikle. Sagrada'nın kulelerine çıkış için ayrıca bir ücret veriliyordu ve çok dar merdivenlerden geçiliyordu. Üstelik Tibidabo, şehrin diğer yerlerine göre çok kalabalık değil. Ulaşımı biraz zahmetli gibi görünebilir ama yol manzaraları görülmeye değerdi. Güzel malikânelerin ve ağaçların arasından geçiliyordu. Ben burayı çok sevdim. 




Tibidabo'da lunapark ve çocuklar için oyun alanları da mevcut. Burada keyifli vakit geçirebilirsiniz. Dönüşte CosmoCaixa adlı bir bilim müzesine uğradım. Çocuklar için bilimi keyifli hâle getiren birçok aktivite alanının bulunduğu devasa bir müzeydi. Ben pek zevk almadım ama çocuklar için keyifli bir yer olsa gerek.  

Yukarıda'da yazdığım gibi Barselona; sıcak, hareketli, renkli, özgür ve eğlenceli bir şehir. Buraya giden bazı insanlar İzmir'den ya da İstanbul'dan pek bir farkı olmadığını, biraz abartıldığını düşünüyorlar; ama ben bu şehri çok sevdim. O yüzden yazımı bitirirken kendimi mutlu hissettiğim bir anıma dönerek güler yüzle kameraya baktığım bir fotoğrafı seçiyorum. Belki yolum bir daha buraya düşer diye umarak; şimdilik adios Barselona.



Bir ek: Bu arada ilk defa bir gezi yazısında bu kadar görsel kullandım. Barselona fotoğraf çekmeyi sevenler için de güzel bir şehir. Birçok enteresan kare yakalayabilirsiniz. Benim Barselona dosyamda çok fazla fotoğraf var. O yüzden seçmem çok zor oldu.