30 Mart 2011 Çarşamba

Bir çaya ne dersin?

Biliyorum çok meşgulsündür. Dünyayı değiştirecek büyük keşiflerin ya da fikirlerin vardır. Ama yine de bir çaya ne dersin?

Kış, son demlerini yaşarken ve Ankara soğuğu içimizi üşütürken bir bardak sıcacık çaya ne dersin?

Bilirsin ben çayı pek sevmem. Kahveyi tercih ederim her daim. Çay tiryakilerinin yanında mahcup hissederim kendimi birkaç bardak çayı bile hakkını vererek içemiyorum diye. Bir komşuhanımteyzenin tabiriyle “imamın abdest suyu gibi” açık içerim çayı. Ama yine de bir bardak demli çay içmeye ne dersin?

Bu soğuk kış günlerinde Kızılay’ın herhangi bir kafesinin ille de cam kenarında olan bir masasında oturup seninle uzun uzun sohbet etme hayalleri kurarken ben, belki sen şu anda bu hayali bir başkasıyla gerçekleştiriyorsundur. Olsun, bir bardak çaya ne dersin?

Bir şairin dediği gibi “çay bardağında bırakılan dudak payı kadar bile uzak kalmak istemiyorsam gözlerine”, ince belli bardakta içilecek bir bardak çaya ne dersin?

Senin de gözlerinde zamansız bitmiş aşkların kırgınlıkları ve hüznü var görüyorum. “Yalnızlık paylaşılmaz.” diyenlere inat yalnızlıkların paylaşılarak azalacağını kanıtlamak için bir bardak çaya ne dersin?

Bir şeyin çok istenildiği takdirde mutlaka gerçekleşeceğini söylüyor ya çok bilmiş evreneolumlumesajgönder uzmanları, onları haklı çıkarmam için bir çaya ne dersin?

Biliyorum istemeyeceksin ve istemediğin anlaşılmasın diye binbir gerekçe sıralayarak kibarlığından ödün vermeyeceksin ama yine de bir bardak çaya ne dersin?

14 Şubat 2011 Pazartesi

Fısıldadıklarım 3



Bulgaristan'da geçen yaz tatillerinde çocukluğum;

Bahçedeki asmanın altında yenilen keyifli akşam yemekleriydi.

Masanın bir başında babamın diğer başında dayımın oturduğu, kadın nüfusunun fazla olduğu yemeklerden sonra Balkan müzikleri eşliğinde oynanan oyunlardı.

Komşu bahçelerden kopardığımız ve ağzımızın suyunu akıta akıta yediğimiz yasak elmalardı.

Bize laf atılmasından korkmadan,gecenin bir yarısında kasaba meydanındaki çarşıdan kahkahalar eşliğinde eve dönüşümüzdü.


Herhangi bir sokağın dönemecinde sokak köpekleriyle karşılaşma korkusuydu.

Anneannemin evinin mutfak camının önünde büyüyen kırmızı sardunyanın kokusuydu.

Tarık Akan'ın Balkan şubesi olan çocukluk aşkıyla bir dakikacık bile olsa karşılaşma umuduydu.

Raşit amcanın leblebi, arpa ve bilimum kahve çeşitlerini karıştırarak yaptığı bol şekerli, köpüklü kahveydi.

Sabahları haykıra haykıra ötmesi, misafir geleceğine yorulan çil horozun sesiydi.

Evin damına çıkıp oynanan oyunlarda yeni bir dünya yaratmaktı.

Balkan topraklarına ayak basar basmaz dilimizin döndüğü ve bazı söyleyişlerine akıl sır erdiremediğimiz Balkan şivesiydi.

Kara eşeğin eyerini çekiştire çekiştire gidilen bostan gezmeleriydi.

Çiçek açmasını büyük bir hevesle beklediğimiz ve paylaşamadığımız çileklerdi.

Anneannemin hamur işleri, teyzemin karamelli pastası ve Ayşe teyzenin malina (ahududu) suyuydu. 


Birkaç gün önce çocukluğumun en güzel tatillerinin geçtiği kasabayı tekrar ziyaret ettim. Sokaklarda gezerken çocukluğumun izlerini aradım. Yıllar önce bıraktığım ekmek kırıntıları duruyordu yollarda hâlâ. Çocukluğum yakınlarda bir yerlerdeydi. Uzun yıllardır tanıdığım insanların yüzlerinde ve seslerindeydi. Zaman geçmişti evet; arkadaşlarım büyümüş, akrabalarım yaşlanmıştı. Herşey değişmişti. Aynı zamanda hiçbir şey değişmemişti. Taşrada zaman ağır akıyordu. Teknoloji illeti fakir bir ülkenin en fakir köylerine bile bulaşmıştı; neredeyse her evde bilgisayar, internet, kablolu tv vardı ama zaman yine de ağır işliyordu işte. Geniş vakitler vardı yaşamak için. Taşranın yüzyıllardır değişmeyen kaderi buydu. Akreple yelkovan birbirlerini takip etmekten yoruluyorlardı taşrada. 

Çocukluğumdaki gibiydi herşey ya da ben öyle görmek istiyordum. Kara eşek satılmıştı çoktan. Sardunya açmamıştı. Kış ortasında açacak değildi ya. Sofranın başına dayım oturdu yine. Kalabalık kadın nüfusundan sıkılıyordu biraz ama herkesin üzerine titremesinden kaynaklanan bir erkeklik gururu da vardı. Sofranın diğer başında babam yoktu ve hiçbir zaman da olamayacaktı. Kasabayı yazın ziyaret etsem ve asmanın altına kurulan sofrada dünyanın en lezzetli yemeklerini yesem bile artık eskisi gibi keyif alamayacaktım. Zaman bizden en sevdiklerimizi aldığında bir daha hiçbir şey eskisi gibi olamazdı. Artık çilekten de yasak elmadan da eski tadı alamıyordum zaten. Büyümüştüm ve büyürken yaşam damarlarımın en güçlülerinden biri kopmuştu.

Raşit amcanın kahvesini yudumlarken bunları düşündüm. Kahvenin tadı, yıllardır değişmemişti. Bu sefer karışımın tarifini almayı unutmadım. Anneannem, sabah kahvaltılarında hamur işi yaptı yine. Akşamları sobanın etrafına oturup Balkan şivesiyle konuştuk. Kasaba dedikodusu yaparken çocukluk aşkımın baba olduğunu öğrendim. Yüzümde ufak bir tebessüm belirdi. O çocuk ne kadar büyürse büyüsün, isterse elinde bastonuyla gezen yaşlı bir dede olsun; benim için hep aynı çocuk olarak kalacaktı. Üstelik artık Tarık Akan'a benzemese bile ben benzediğini hayal edecektim. Çocukluk düşlerini büyüklerin dünyasının gerçekleriyle değiştiremezdik. 

Çocukluğumun geçtiği topraklara ayak basmak için uzun yolları ve sınırları aşmam gerek. Galiba bunu daha uzun yıllar yapacağım ve oradan her dönüşümde hüzünlü gözlerle ardıma bakıp hem sevdiklerime hem de çocukluğuma veda edeceğim. Sonra tekrar yollara düşeceğim ve izlerinin hiçbir zaman tam olarak silinmeyeceğini bildiğim çocukluğumun peşinden gideceğim.






17 Ocak 2011 Pazartesi

Fısıldadıklarım 2

Gerçek aşk nerede başlar? İki insanın birbirlerine dair öğrenebilecekleri ne varsa öğrendikleri, birbirlerinin bütün gizli bahçelerine girdikleri yerde mi? Yoksa iki insanın birbirlerine dair hiçbir şey bilmedikleri, sadece aradaki dayanılmaz çekim gücünden kaynaklanan ani bir itkiyle birbirlerine doğru gittikleri anda mı başlar?

Bernardo Bertolucci'nin Paris'te Son Tango filmini izledikten sonra bu iki soru takıldı aklıma. Önce filmin anlattıklarından bahsetmek gerek kısaca:

Filmin baş kahramanları Paul ve Jeanne, birbirlerini hiç tanımadan erotik bir ilişkinin içinde bulurlar kendilerini. Ardından da aradaki çekim, aşka dönüşür. Paul; çok sevdiği eşini kaybetmiş, ihtiyarlamaya başlamış bir adamdır Jeanne'i tanıdığında. Jeanne ise hayata daha yeni atılan, genç ve körpe bir kız. Üstelik başka bir adamla birliktedir ve onunla evlilik planları yapmaktadır.

Paul ve Jeanne, içinde birkaç parça eşyadan başka bir şey bulunmayan harabe bir evde buluşup birlikte olurlar. Onların yaşadığı, Paul'ün koyduğu ve asla ihlal edilemeyecek kuralları olan bir ilişkidir. Bu kurallara göre soru sormak, kişisel şeyler anlatmak, kendinden bahsetmek, duygusal laflar etmek yasaktır. Ancak bu aşkın kanunlarındaki en temel yasak, dış dünyayı evin içine taşımaktır. Dış dünya orada olduğu gibi kalmalıdır.Sadece iki kişilik bir dünya kurulacaksa eğer, dışarıyı bilmeye ne gerek vardır?

Jeanne, Paul'ün kurallarına alışır zamanla ve onun gibi içgüdülerine göre hareket etmeye başlar. Dışarda ne yaşarsa yaşasın, evin  içinde sadece ikisine ait bir dünya kurabileceklerine inanmaya başlar. Henüz hayatla tanışmamış olan Jeanne, Paul'ü tanımak ister yine de ve zaman zaman kuralları bozup sorular sorar. Ama bu sorular hep yanıtsız kalır. Paul'e göre aşkta yaşın, mesleğin, toplumsal statünün, kişinin geçmişinin, bugününün hatta geleceğinin önemi yoktur. Aşkın büyüsü tam da bu bilmemezlikten kaynaklanır. Ne zaman ki Paul, Jeanne'e gerçekten aşık olduğunu anlayıp onunla birlikte "dışarıda" bir hayat kurmak için evi satar ve Jeanne'in istediği biçimde kendisini ona anlatmaya başlar, işte o zaman bütün büyü bozulur. Önceleri Paul'ün ağzından tek bir kelime almak için uğraşan Jeanne, onun anlattıklarını dinlemez bile. Oysa Paul, tam da Jeanne'in istediğini yapmış, tüm içtenliğiyle sevdiği kadına kendisini tanıtmaya çalışmış, hatta tüm eski aksiliğinden, huysuzluğundan ve soğukluğundan arınıp Jeanne'e olan aşkını itiraf etmiştir. Jeanne, tanımak için büyük çabalar sarf ettiği adamın kendisiyle cinsellik dışında başka duyguları da paylaşmak istediğini anladığında korkar. Çünkü bu aşkı yaşamak için o evden çıkmak gerekecektir. Oysa Jeanne, buna hazır değildir. Ve sonuç, her ikisi için de pek hayırlı olmaz.

Jeanne'le evlenme hayalleri kuran genç adam ise Paul'ün tam zıttıdır. Jeanne hakkındaki her şeyi bilmek isteyen bu genç, Jeanne'e sürekli olarak "Bana çocukluğunu anlat, bana kendinden bahset." der. O, Jeanne'i sevmek için onunla ilgili her şeyi bilmek ve kafasında yarattığı bir bileşime aşık olmak istemektedir.


Şimdi düşünüyorum acaba hangisi daha değerli? Gerçek bir aşk yaşamak için iki insanın kendilerini dünyadan tamamen soyutlamaları, kendi yarattıkları gizli bir cennette hayat boyu kalmaları mümkün değil kabul ediyorum. Ama birini sevmek için ona dair ne varsa öğrenmeden önce sadece ses tonundan, hareketlerinden, mimiklerinden, bakışlarından bazı anlamlar çıkarmaya çalışsak, sonra onu tanımak için her türlü gayreti göstersek nasıl olur? Hatta onu tanımak için geliştirdiğimiz tüm çabaları bir tür oyuna dönüştürsek? Çünkü bir insan mesleğini, nerede doğduğunu, en sevdiği yemeği... söylediğinde artık sadece kendi gözümüzle bakamayız ona. Belli değerler ve kabuller bütününün içinden bakarız. Bu yüzden önce biz, tanımak için çaba sarf edelim seveceğimiz kişiyi, sonra o tanıtsın kendini. O zaman belki birbirimize bakışımız çok daha önyargısız olur ve kendi yarattığımız dünyadan ayrılıp dış dünyaya çıkmak zorunda kaldığımızda hayat karşısında afallamayız. 

12 Ocak 2011 Çarşamba

Yaşadıklarımı Değerlendirme Kılavuzum 3


* Bu ülkeye dair umutlarım gittikçe azalıyor. Uzun süredir haberleri pek takip etmiyordum. Bu hafta boş zamanım olduğu için evdeki vaktimi bol bol tv izleyerek geçirdim; ama moralim çöktü resmen. Bu satırları da son derece öfkeli bir ruh hali içindeyken yazıyorum. Sürekli olarak türban, demokrasi, anadilde eğitim gibi belli konular etrafında dönüp dolaşan bir gündem yaratılıyor. Bu haftanın gündeminde de birkaç konu ön plana çıktı: Muhteşem Yüzyıl dizisi, içki yasağı, Hizbullahçıların serbest bırakılması. Hukuk sistemindeki çatlaklar, Ergenekon davasında -hatta ondan da önce- belirmeye başlamıştı; ama sayısız insanı acımasız yöntemlerle öldüren bir terör örgütünün mensuplarının hiçbir şey olmamış gibi serbest bırakılmaları hatta örgüt üyelerinin hapishaneden çıktıktan sonra yandaşları tarafından bir ilah gibi karşılanmaları beni dehşete düşürdü. Saçı sakalı birbirine karışmış, dinle imanla uzaktan yakından alakası olmayan bu insanları tv ekranında gördüğümde tüylerim diken diken oldu. Oysa Ergenekon zanlıları daha hüküm giymemişken uzun zamandır hapisteler. Ergenekon'un ne olduğu henüz tam olarak anlaşılamıyor ve kafalarda binlerce soru işareti var. Kim suçlu, kim suçsuz belli değil, kabul ediyorum. Ancak gerçekler tam olarak aydınlatılmamışken bu insanlar, neden hapiste tutuluyor da gerçekten suç işlemiş olanlar salıveriliyor? Anlayan varsa bana da anlatsın. Herkes kendine göre bir adalet uygulamaya kalkarsa adalet sistemine nasıl güvenebileceğiz bundan sonra?

* Bir içki muhabbetidir gidiyor. İçen içsin kardeşim size ne. Neymiş efendim amaç, gençlerin alkolle erken yaşta tanışmalarını engellemekmiş. Kötü niyet yokmuş ortada. Kişisel hakların, özgürlüklerin kısıtlanması söz konusu değilmiş. Bütün hafta bu mesele tartışıldı. Daha da tartışılacak. Bu konuda en güzel konuşmayı CHP'li Mustafa Özyürek yaptı. Adını hatırlamadığım bir milletvekili ile birlikte Ntv yayınına katıldı Özyürek. AKP'li milletvekiline "İdam ederken ya da silah ruhsatı verirken gençlik yaşı 18; içkiye gelince 24." dedi. Erdal Eren idam edilirken yaşı büyütülmüştü mesela ama silah konusunda sıkıntı yok. Gençleri olumsuz etkileyen başka konularda yasaklamalar yok. En büyük sorunumuz içki. 

* Kanuni dönemini anlatan diziyle ilgili tartışmalarda da içki konusu gündeme geldi. Kanuni'nin elinde şarap kahedi varmış. Aslında Kanuni içki içmezmiş falan filan. İlber Ortaylı, Osmanlı padişahlarının içki içtiklerini söyledi. Bu konuda çok fazla bir bilgim yok; ama padişahların eğlenceye düşkünlüklerini, harem hayatının şaşaasını, hatta şiir yazan padişahların meyle ilgili şiirlerini de dikkate alırsak içki içmeyeceklerini hiç sanmıyorum. Ayrıca bugün, Yorum Farkı'nda muhafazakar fikirleriyle tanınan Mehmet Barlas da pek çok içki türünü, Doğu ve Müslüman halklarının icad ettiğini söyledi. Ne kadar doğrudur bilmiyorum ama yanlış hatırlamıyorsam, Devlet Ana'da Yunus Emre başta olmak üzere pek çok gezgin derviş şarap içiyordu. Şarap hatta afyon, aynı zamanda bir vecd halinin ifadesiydi ve sanatsal yaratı ile çok yakından alakası vardı. Bunlar bilinen gerçekler olduğuna göre neden tarihi kendi kafamıza göre tekrar yaratmaya çalışıyoruz ki? Ayrıca Muhteşem Yüzyıl, sadece bir kurgu. Senarist isterse Kanuni'yi olumsuz yönleriyle de ele alabilir ki dizinin senaristi Meral Okay'ın böyle bir tavrı kesinlikle yok. Diziyi izledim biraz. Bana olumsuz görünen pek bir şey olmadı. Hatta halvet sahnelerinde çok abartıya kaçmamak için ayrıca bir özen göstermişler gibi geldi. Ama bizim insanımız, tarihi şahsiyetleri insan dışı varlıklar olarak gördüğü ve her şeyi putlaştırdığı için o kadar abarttı ki olayı, Mustafa filminde olduğu gibi acayip eleştiriler ortaya çıktı. Bülent Arınç gibi bazıları da diziyi izlemeye tenezzül bile etmeden sadece fragmanlardan yola çıkarak eleştirdiler diziyi. 

Bence bu diziyle uğraşacaklarına Öyle Bir Geçer Zaman Ki'ye falan baksınlar. Dizide beni çok rahatsız eden bir şiddet var ve bu şiddet, insanın psikolojisini bozabilir. 

*Bir de ucube heykel tartışması var ki hiç şaşırmadım. Zira heykelden zerre anlamayan bir iktidar var başımızda. Çok saygıdeğer belediye başkanımız da bir heykele tükürmüştü. Bence sizin beyinleriniz örümceklenmiş efendiler. Üstelik öyle bir korku imparatorluğu yarattınız ki insanlar sindi adeta. Yine haberlerde izledim bu akşam. Kars'a giden bir devlet görevlisi "ucube heykele" bakıp "Ne kadar büyükmüş." diyor. Kameraların kendisini çektiğini fark edince de "Bu, benim resmi görüşüm değildir, bu görüntüleri yayınlamayın." diyor. Her şeyden korkar hale geldik. Bu kişi, yakında görevinden alınırsa hiç şaşmam. Ben bile bu satırları korku içinde yazıyorum. Düşüncelerimi ifade etmekten korkuyorum. Geçen gün derste öğrencilerle 2. Abdülhamit dönemindeki sansür ve baskı üzerine konuşurken öğrenciler "Hocam, bunlar bize hiç yabancı gelmiyor." dediler. Haklılar galiba. 

* Biz her zamanki gibi sadece ülkemizde olup bitenlerle ilgilenirken dünyada da büyük felaketler oluyor. Avustralya'daki sel, bana çok yakında kıyametin kopacağını düşündürüyor. Doğayı mahvettik çünkü hepimiz ve doğa, intikamını almaya başladı bir süredir. Ayın 17'sinde Avustralya Açık başlıyor Melbourne'de. Ülke bir yandan büyük bir felaketi yaşarken bir yandan da dünyanın en büyük spor organizasyonlarından birine ev sahipliği yapacak. Aslında iptal edilse daha iyi olurdu diye düşünüyorum ama çok büyük bir organizasyon hatta bir gelenek olduğu için iptal edilmeyecek sanırım.

* Bu hayatın çok ama çok zor olduğuna bir kez daha inandım. Türkücü Kıvırcık Ali vefat etti. Kendisini pek tanımıyorum açıkçası. Ancak ölümünden sonra yayınlanan görüntüleri izleyince bazı şeylere çok şaşırdım. Kıvırcık Ali, doğduktan çok kısa bir süre- sanırım 37 gündü- sonra babası vefat etmiş. Kıvırcık Ali'nin eşi de şu anda 3 haftalık hamileymiş. Yani oğlu da kendisiyle aynı kaderi paylaşacak. Üstelik Kıvırcık Ali'nin oğlu da askerdeymiş. Babasının ölüm haberini askerdeyken almış. İnsanoğlunun ne kadar zor ve acılı bir kaderi var. 

* Galiba blogun en uzun yazısı oldu. Meğer ne kadar dolmuşum. İçimdeki acıları, karamsarlıkları kustum bir bir. Daha rahatım galiba. Daha az tv izlemek, mümkünse haberleri hiç takip etmemek lazım. Bu ülkede haberci, gazeteci olan ya da medyanın herhangi bir biriminde çalışan insanların vay haline. Onların yerinde olmayı istemezdim. 

* Biraz da iyi şeylerden bahsedeyim deyip Aronovsky'nin yeni filmi Black Swan'e getireceğim sözü ama o da çok karamsar ve can yakıcı bir film. En iyisi Eyyvah Eyvah 2'den bahsedeyim. İlki kadar olmasa da yine çok eğlenceli ve komik bir filmdi. Bir ara o kadar güldüm ki gözlerimden yaş geldi. Fakat gişe filmlerine ilk gösterim haftasında gitmemek lazım. Avm'ler tıklım tıklım dolu oluyor, nefes almak bile zorlaşıyor. 

* Muhteşem Yüzyıl'dan  o kadar bahsetmişken Hürrem'i oynayan oyuncu konusundaki fikrimi söylemeyi unuttum. Bence oyuncu, hoş bir hatun ama Hürrem'in kişiliğini yansıtacak kadar etkileyici, fettan ve işveli değil. Kızın daha çocuksu bir yapısı var. Oysa Hürrem'in hinlikler yapan, açıkgöz bir kadın olduğunu biliyoruz. Halit Ergenç de pek oynayamıyor sanki. Yani iyi oyuncu ama ruhu tam veremiyor sanırım. Konuşurken sanki bir yerden birşeyler okuyormuş gibi bakıyor. Bu arada fark ettim ki galiba hiçbir şeyi beğenmiyorum ve her şeyi kıyasıya eleştiriyorum :) 

* Ankara'da kar yağamadı gitti. Havada dondurucu bir soğuk var. Kar gelecek gibi duruyor ama bir türlü gelmiyor. Kar yağmayacaksa bu kadar soğuğu neyleyeyim ben? Tanrı'm bize Balkanlar'dan ya da Sibirya'dan falan bir soğuk hava dalgası gönder ne olur!

* Sövme köşemi boş bırakıyorum; çünkü yazının tamamı sayıp sövmelerden oluşuyor zaten. Biraz susayım en iyisi, sonrası kalsın. 







1 Ocak 2011 Cumartesi

2011 Temennileri

Âdettendir biten bir yılın ardından o yılın muhasebesi yapılır. Ben böyle bir şey yapacak değilim çünkü pek içimden gelmiyor. İyisiyle kötüsüyle bir yıl daha geride kaldı ve takvim yapraklarından bir sayfayı daha koparıp attık. Genel bir değerlendirme yapacak olursam kişisel tarihim açısından daha çok iyiliklerin yaşandığı bir yıl oldu diyebilirim. Bir önceki yıl sıkıntılarla, dertlerle ve -malesef- gözyaşlarıyla geçmişken 2010 çok daha iyiydi. 

2011'e dair küçük dileklerim var. Ben onlardan bahsetmek istiyorum aslında.

* İlk temennim Facebook'a daha az takılmak olmalı. Temennileri ehemmiyet sırasına koymadığıma göre başta bunu söylememde bir sakınca yok. Facebook gereksiz yere vakit kaybına yol açıyor çoğu zaman. Şöyle bir girip çıkayım, fazla takılmam demekle olmuyor. En kötü yanı da "her görünüş, gerçek değildir" diye düşünmeme rağmen sanal ortamda olup biten bazı şeylere takılıp kalmam. Yani kısacası Face alemi, yanlış anlaşılmalara mahal verebilir kolayca. En iyisi eğlence için girip biraz takılmak, geyik yapmak olabilir ama fazlası zarar.

* Son birkaç ayda yoğunluktan dolayı daha önce başladığım dört-beş tane kitabı bitiremedim. Kış tatili için ilk hedef bu kitapları bitirmek olmalı. 

* Artık doktora yaptığıma göre bilimsel makaleler yazma ve bunları hakemli dergilere gönderme konusunda daha azimli olmalıyım. En azından yaz tatilini bu amacı gerçekleştirmeye ayırabilirim.




* İnsanın sevdiği işi yapması ve para kazanması çok güzel bir duyguymuş. Son birkaç ayda bunu anladım. Zaten 2010'un bana getirdiği en büyük şans da meslek sahibi olmamdı. Bu yıl yeni bir üniversitede birbirinden zeki öğrencilerle birlikte olma şansını iyi değerlendirebilirim. Şimdiden anladığım kadarıyla öğrencilerimden öğrenebileceğim çok şey var. 

* Artık param olduğuna göre "gezelim görelim" programımı hayata geçirebilirim istediğim gibi. Umarım Prag hayalimi gerçekleştirebilirim bu yıl. Bu planın gerçekleşmesi ablama ve enişteme bağlı biraz da. Onlara iyi davranayım bari yakın gelecekte:) Bir de Karadeniz yaylalarına gitme hayalim var. Tam bir yayla turuna katılmalıyım ama gerçek yayla evlerinde falan kalmalıyım. Bunun için bir yol arkadaşı bulamadım henüz ama olmadı yalnız giderim. Tek başına bir şey yapamayan insanlardan değilim nasıl olsa.

* 2011 için en büyük temennim ise tabii ki aşk :) Hem de Türkan ( Saylan) ve Orhan'ınki gibi bir aşk olsun mümkünse. Aşk dışında başka ne isteyebilirim ki? İşim var, ailem yanımda, ee sağlığım da yerinde. Daha ne olsun? Geriye tek aşk kalıyor. Mecburen laf dönüp dolaşıp buraya gelecek tabii. Ama aşka dair düşünürken de saçma sapan fikirlere ve kişilere de saplanıp kalmak istemiyorum. Yani en kötüsü olmayacak hayaller üretip bunlara inanmak. Artık bu tarz hayallerden tamamen kurtulmak istiyorum. Allah'ım duy bu kulunu :) Onu saplantılı fikirlerinden uzaklaştır.Gerçek dünyaya dönmesini sağla. Amen! Hem unutma ki bir şey olmuyorsa mutlaka ama mutlaka bir sebebi vardır. Zorlama hiçbir şeyi. Beni biraz tanımaya çalışsa aramızda bir şeyler olabilir aslında diye iyimser iyimser düşünme. Belki de o kişi seni hak edecek biri değil hiç. Tamam, sus artık. Bu konuyu burada kapat. Bunun hakkında daha ayrıntılı yazacaksın zaten. Bazı fikirler var kafanda.



* Blog yazma konusunda pek emin değildim başlangıçta ama son zamanlarda buraya yazmaktan çok keyif almaya başladım. İnsan içindekileri ortaya döktükçe rahatlıyormuş gerçekten. 

Burcu Vardar'a not: Canım arkadaşım. Büyük ihtimalle okuyacağını düşünerek buradan teşekkür ediyorum sana, beni blog yazmaya teşvik ettiğin için. Sen olmasan teknolojinin bu türlü nimetlerinden faydalanmakta çok geç kalmış olacaktım. 

Başka temennilerim de vardır eminim ama aklıma bunlar geldi şimdilik. Üstelik uykum da var. Üstü kalsın. Yine halleşirim kendimle nasıl olsa. 

Not 2 : Bu temenni maddelerinin bir kısmı, yazıldıktan kısa bir süre sonra kendi kendilerini imha edebilirler. Bunu yapmakta da son derece serbesttirler. 

28 Aralık 2010 Salı

Fısıldadıklarım 1





Klasik gitarın sesini çok severim. Lise yıllarımda gitar çalmaya heves etmiş ve kursa gitmiştim. O yıllarda -gerçi hâlâ öyledir- erkekler kızları tavlamak için gitar çalmaya özenirlerdi daha çok. Benim gitar çalmaya özenmem böyle bir nedene bağlanamaz ama ne yalan söyleyeyim kursta çok hoş bir çocuk vardı. Flamenko çalıyordu  ve onun gürültülü müziğinden biz çaldığımız şeyi duyamıyorduk. Ayrıca o kadar iyi çaldığı için sinir oluyorduk kendisine. Bu çocuk, sonra kurstaki başka bir kızı beğendi ve ben ona daha da sinir oldum ama geçelim. Konumuz bu değil.

Kursa Ayça diye bir arkadaşımla birlikte giderdik. Sonradan Ayça ile iletişimimiz koptu ama lise yıllarında gayet iyi geçinirdik. Kurstaki hoca, bize klasik gitar çalan herkesin bildiği bir şarkıyı çalışmamızı önermişti bir keresinde. Parça Asturias'tı. Uzun bir parçaydı ve zordu da. Ayça'yla gaza gelip az da olsa şarkıyı çaldığımızı zannettiğimizde hoca gelmiş ve "Yalnız bu parçada fa diyez var." demişti. Yani parçayı yanlış çalmıştık ve sinirlenerek en baştan çalışmak zorunda kalmıştık. Sonunda parçanın çeyreğinin çeyreğini falan çalmayı becerebildim. Birileri "Kursa gidiyormuşsun. Birşeyler çalsana." dediklerinde hep bu parçayı çalardım. Sonra Öss derdiydi falan gitarı bıraktım. Zaten çok sabır ve emek gerektiren bir işti. Bende o kadar sabır yoktu. Bugün nerede Asturias'ın çaldığını duysam biraz hayıflanırım kendi kendime. Keşke çalmaya devam etseydim derim. Sırf Asturias'ı çalmak için bile klasik gitar öğrenmeye değer. 

Çoğu insanın kitap okumak, sinemaya gitmek, fotoğraf çekmek gibi ilgi alanları vardır. Benim ilgi alanlarımdan biri ise kursa gitmek. ( Dikkat edilirse hobi demiyorum. Güzel Türkçe'mizi kullanıyorum.) Gitar kursundan sonra pek çok kursa gittim ve çoğunu da yarıda bıraktım. benim gibi sabırsız ve aceleci bir insan için bazı şeyleri öğrenmek çok zor çünkü. Her şeyi hemen öğreneyim istiyorum. Araba kullanmayı öğrenirken bile durum değişmedi. Direksiyonun başına ikinci geçişimde usta şoför olmak zorundaydım. İlk oturuşumda debriyajı, freni, gazı öğrendim işte ne var. Hemen şehir trafiğine çıkmalı, iyi araba kullanmalıydım ama beceremedikçe kendime kızıp duruyordum. Neyse birkaç hafta sonra öğrendim az da olsa.

İşte benim kişisel tarihim biraz da yarım bırakılmışlıkların tarihidir. En son bıraktığım kurs, flamenko kursuydu. Aslında flamenkoya devam etmek isterdim ama çok yoğun bir dönemime denk geldi. ( Bu bir bahane olabilir mi? Flamenko çok zor bir dans ya da beceremedim demiyorum da.) Hem ne güzel dans ayakkabılarımı almış ve ilk kez topuklu ayakkabı giymiştim. Ayakkabının çıkardığı sesi, ayakların ritmini duymak çok zevkliydi. Ayrıca evde flamenko çalışırken ayakkabının çıkardığı sesle komşuları da rahatsız edebiliyordum. Bu da güzeldi.

Bir de fotoğraf kursu var. Onu bitirebildim ama fotoğraf makinelerinin yapısını pek çözemedim. Makinenin ayarlarını yaparken az da olsa matematik bilgisine sahip olmak gerekiyordu. En azından örtücüyü ve diyaframı kavrayabilmek için. Ayrıca benim dijital bir makinem de yoktu. Eski bir Zenit'im vardı. Ayarlarda yaptığım hataları anlamak için dijitalde çekim yapmak benim hayrıma olurdu. Ama parasızlığın gözü çıksın : ) Ayrca bir kere güzel kareler yakalamıştım ama filmim yanmıştı. Neyse artık ekonomik durumumu düzelttiğime göre iyi bir makine alıp güzel fotoğraflar çekebilir ve uygun bir zamanda tekrar flamenkoya başlayabilirim diye düşünüyorum. 


Bu arada kendimde blog içinde sürekli yeni bölümler açma eğilimi görüyorum. Bakalım sonumuz nereye varacak. Hayırlısı.

19 Aralık 2010 Pazar

Bu yol nereye gider, bu yol?

Yollar gidiyorum durmadan, yollar. Ve diyorum ki yol, bir hareket etme biçimi midir? Yoksa durma biçimi mi? 

Yolda yürürken biri bana yol sorsa ya da tesadüfen birinin "Bu yol nereye gider?" diye sorduğunu işitsem içimden "Yol, bir yere gitmez. O bir durma biçimidir." demek gelir. Tabii tutarım kendimi ve içimden bu cümleyi tekrarlarken hafiften gülümserim. Yılmaz Erdoğan'ın bir şiirinde geçer bu cümleler. Taa lisedeyken sevdiğim şiirleri yazdığım bir şiir defterim vardı (ki hâlâ durur). Şiirden anlamadığım günlerdi ama bazı akşamlar ablamla oturur, defterimizi açar ve şiirler okurduk. Bazen bu defterin kime ait olduğuna dair tartışırdık. Sonunda ikimizin defteri olduğuna karar verirdik. İkimizin de el yazısıyla yazılmış şiirler vardı çünkü defterde. Yılmaz Erdoğan'ın şiirlerini de okurduk. Özellikle "Yeni Bir Sayfada Sana Bakmak" şiirini. "Sana bakmak suya bakmaktır, sana bakmak Allah'a inanmaktır" mısralarını sesimize duygusal bir hava katarak okur, içlenir, liseli aşklarımızı düşünürdük. 

Aradan zaman geçti gerçek şiiri tanımaya başladım ve beğenilerim değişti; ama Yılmaz Erdoğan'ın bazı şiirlerinin hâlâ güzel olduğunu düşünürüm. En azından "Bu Yol Nereye Gider" diye sorarım kendime. 

Yol, duruma göre hareket etme ya da durma biçimi olabilir. Uzak ya da kısa mesafe fark etmez, nereye gidersek gidelim yer değiştirmiş, dolayısıyla da hareket etmiş oluruz. Özellikle yolumuz, bizi sevdiğimiz bir coğrafyaya taşıyorsa hareket etmenin ayrı bir değeri vardır. 

Sürekli olarak uzun, çok uzun yolculuklar yaptığımızda ise hareket ettiğimiz hissinden uzaklaşırız. Yol bir türlü bitmez çünkü. Otobüste cam kenarında oturmuş, başımızı cama yaslamışızdır meselâ. Sürekli geçtiğimiz yolları takip ederiz. Köyler, kasabalar, şehirler hatta ülkeler geçeriz. Ağaçları, ırmakları, camileri, tarlaları, bulutları, güneşi geride bırakırız. Dümdüz, hiç eğrilmeyen bir zaman çizgisinde, meçhule gider gibiyizdir. Yakınından geçtiğimiz ağaç bizim için bir şey ifade etmez. Ağacın çam mı, kestane mi, ayva mı olduğu önemli değildir. Öylesine bir silüetin yanından geçer gideriz işte. Her şey olduğu yerde durur. Hiçbir şey hareket etmez. Zaman durmuştur sanki, yekpare bir andır sadece o. Geçip gitmesi bile etkilemez bizi.  O yüzden yol, bir durma biçimidir. 

Otobüste cam kenarında yer kapamayan şanssız yolcu kitlesi için ise yol hiç ama hiç bitmez. O, tamamen bir durma biçimidir. 

17 Aralık 2010 Cuma

Sevdiğim Mısraların Bana Düşündürdükleri 2

Gitsem de her yerde biraz vardır
Hatırda zamansız bir plak
Bir otel kapısı, biraz istasyon
Vardır o seninle birlikte olmak
Buluşur çok uzaktan ellerimiz
Ve nasıl göz gözeyiz ansızın bir infilâk. ( Edip Cansever- İnfilâk ) 

diyebilmek isterdim ama sen gözlerini kaçırıyorsun, bir türlü göz göze gelemiyoruz. 

Aşka dair düşünmeyi bıraktım bir süredir. Aşksız da mutlu olunabiliyormuş. Nasıl olsa bir gün gerçekleşecek bir şey üzerinde bu kadar kafa yormaya gerek yokmuş.

Bir şeyin olmasını ne kadar bekliyorsak o kadar olmuyor. Beklemek ve düşünmemek lazım. Hayat sadece aşktan ibaret değil ya. Aşksız da mutlu olunabilir.

"Hayatında güzel şeyler oluyor. Biraz da şükretmeyi öğren." diyor ablam bana. Haklı da. Kariyerime dair güzel gelişmeler oldu hayatımda. Şükretmeliyim evet. Her zaman her istediğim olamaz. Bütün güzellikler aynı anda gelemez. Benim gibi her işinde aceleci olan biri için ne kadar zor olsa da sabretmek lazım. 

diyorum diyorum da niye gözlerini benden kaçırıyorsun çocuk? Biliyorum bunu işte kaçırıyorsun gözlerini. 

4 Aralık 2010 Cumartesi

Yaşadıklarımı Değerlendirme Kılavuzum 2

* Yaklaşık bir buçuk aydır hayatım yollarda geçiyor. Ben bir yıl boyunca bu yolculukların süreceğini düşünürken hayat karşıma bir fırsat çıkardı ve yaşadığım şehirde iş buldum. Bu yüzden mutluyum ve hayatta güzel şeylerin de olabileceğine inanmaya başlıyorum. 

Yolculuklar sırasında insan farklı olaylar ve insanlarla karşılaşıyor. Bu durum yazan insanlar için çok faydalı oluyor diye düşünüyorum; çünkü sürekli yer değiştirince insanın gözlem gücü artıyor ve her yeni karşılaştığı durum insanda merak ve ilgi uyandırıyor. Ben bu yolculuklarım sırasında çeşitli malzemeler biriktirdim ama yazmaya zamanım yok malesef. Daha Bursa maceraları hakkında da yazacaktım sözüm ona. 

* Geçen hafta gece yolculuğunda tam koltuğuma rahat rahat kurulmuş, başımın altına da otogardan aldığım yumuşacık yastığı yerleştirip uyku pozisyonu almıştım ki yanımdaki kızla çocuğun tanışmalarına ve samimiyeti ilerletip sohbete dalmalarına şahit oldum. Bu durum beni bir hayli sinirlendirdi. Hem rahatımı kaçırmışlardı bu insanlar, hem de yine karamsar düşüncelere sardırmama neden olmuşlardı. Mesela ben niye bir otobüs yolculuğu sırasında tesadüfen hayatımın aşkıyla tanışmıyordum da bu sinir bozucu bir ses tonu ve tavırları olan gıcık kız karşılaşıyordu? ( Belki de tamamen uyduruyorum. Bu iki insan birbirine aşık falan olmadı. Hatta belki bir daha hiç görüşmediler. Ama benim muhayyilem bunlara izin vermiyordu. İlla aşk meşk katacaktım bu yolculuk hikayesine de.) 

* ATP turun son maçında ekselansları Federer ile "popoya külot kaçırma sendromundan muzdarip" Rafael Nadal karşılaştı. Federer ile Nadal arasında Galatasaray ve Fenerbahçe arasındaki rekabeti anımsatan bir rekabet vardır. Dünyanın en iyi oyuncuları arasında olan Federer, Nadal'a yenilir sürekli. Ama bu son maçta çok iyi oynayan Federer, Nadal'ı yendi. Aslında ikisini de çok severim ama Federer'in yenmesine çok sevindim. Çünkü Federer'in korttaki mütevazı tavırları, maçtan sonra yaptığı konuşmalardaki alçakgönüllü tavrı çok hoşuma gidiyor. Nadal ise çok hırslı ve agresif. 

Neticede bu iki sporcu arasındaki rekabeti izlemek çok keyifli. Birbirlerine karşı son derece kibar ve saygılı olan Federer ile Nadal'ın gerçek hayatta da iyi anlaştıkları söyleniyor. Umarım bu rekabeti, Federer yaşlanıp tenise veda etmeden önce birkaç yıl daha izleyebiliriz.

* Bu aralar Ankara bol sanatlı günler yaşıyor. Hem tiyatro festivali var hem de Gezici Film festivali. Bu hafta Marx'ın Dönüşü adlı oyunu ve Çoğunluk filmini izledim festivallerde. Bunların üzerine daha ayrıntılı yazmak istiyorum ama zaman yok gerçekten. Yazmanın ne kadar ciddi bir mesai istediğini anladım şimdi. 

Ayrıca ben blog yazma konusunda bile kararsızım. Bazen bu yazdıklarım ne işe yarar diye düşünüyorum. Benim kişisel meselelerimle kim ilgilenir? Ya da bırak başkalarını kendini düşün sadece. Niye bloğa yazıyorsun, deftere falan yazsana? Ama yazmak; yemek, içmek gibi bir ihtiyaç oluyor bazen. İnsan kendi varoluşunu anlamlandırmaya çalışıyor bu yolla. Üstelik ben iyi yazmadığımı düşünerek yazıyorum çoğu zaman. Ama olsun bir gün iyi şeyler yazarım belki. İyi yazmanın sürekli yazmakla ulaşılacak bir yetenek olduğunu okudum pek çok yerde. Yılmadan, bıkmadan, yorulmadan yazmak lazım iyiye ulaşana kadar.

Blog yazmanın çeşitli tehlikeleri olduğunu da düşünüyorum aslında. Diyelim ki ben birine olan kırgınlığımı ya da kızgınlığımı belirteceğim ve bunu kötü sözler kullanarak yapacağım. Ya da ne bileyim birini ağır bir dille eleştireceğim. O insanın benim yazdıklarımı okuma ihtimali de çok yüksek. O zaman ne yapmalı? Düşündüklerimizi açık açık yazmamalı mı? Sanal ortamda hiçbir şey gizli kalmaz çünkü. Her şey eninde sonunda açığa çıkacaktır. 

Sövme Köşesi: Gülmeyi ayıp karşılayan ve çok gülen insanları eleştiren insan topluluğu! Gülmek bir erdemdir bence. Özellikle acıyla yoğrulmuş hayatların yaşandığı bir coğrafyada inadına gülebilmek, daha da büyük bir erdemdir. 

28 Kasım 2010 Pazar

İncilâ'nın Küçük Dünyasını Anlatır Karalamalardır : 2. Yaprak



Bizim İncilâ'nın kusurlarından biri de sık sık aşık olmasıdır. Eli yüzü düzgün, birtakım iyi niteliklere haiz her delikanlının, hayatının beyaz atlı prensi olabileceğine inanan İncilâ'nın karşısına çıkan çoğu erkeğin hayırsız, vefasız, kadir kıymet bilmez takımından oluşu kaderin garip bir cilvesidir. Ne olurdu İncilâ da evlendirme programlarında eş arayanların dile getirdiği tabirle "namazında niyazında, oturmasını kalkmasını bilen" birileriyle karşılaşsaydı. 

Heyhat, İncilâ'nın ilk aşklarından biri ayrıldığı her limanda yaralı bir kalp bırakan gemiciler gibi ülkenin muhtelif şehirlerinde ve o şehirlerin muhtelif semtlerinde gözü yaşlı, elinde çeyiz için hazırladığı masa örtüsü takımıyla kalakalmış kızlar bırakan bir çapkındır. Dillere destan olmuştur çocuğun çapkınlığı. Mahalleliler onun çapkınlık öykülerini anlatmaya bayılırlar. İncilâ gibi kırılgan bir kızın bu çapkın çocuğa kendini neden kaptırdığı bilinmez ama çocuk da aşık olunmayacak gibi değildir canım. Çok yakışıklıdır.  

İncila'nın ağabeyinin arkadaşı olan bu çocuk da beğenmiştir İncilâ'yı ama arkadaşının kız kardeşine yan gözle bakmak, delikanlılık anayasasında en ağır şekilde cezalandırılan suçlardan biri olduğu için kıza açılamamıştır. Yine de birbirine karşı meyli olan insanlar arasında kimsenin anlayamayacağı sözsüz bir iletişimin gerçekleştiği bilinir ki İncilâ ile bizim çapkın çocuğumuz böyle anlarda neler neler konuşmuşlardır birbirleriyle. 

İncilâ'nın çocuğu sevmeye başlamasından bir süre sonra çapkın delikanlının ağabeyle her zamankinden fazla sıkı fıkı olmaya başladığı görülür. İncilâ da pencerenin başında saatler geçirerek çocukla ilgili düşüncelere dalar, bir fırsatını yaratıp ağabeyine arkadaşıyla ilgili sorular sorar. İncilâ kendini kaptırmıştır artık iyice. Öyle hayaller kurar, kafasında öyle dünyalar yaratır ki yazma yeteneği olsa romantik sanatkârlara taş çıkartır. 

İncilâ küçük dünya tarihinde malesef çok az karşılıklı aşk yaşamıştır. Bu çocukla birbirlerini tanımak için fazla fırsat yakalayamamışlardır. Nedeni bilinmez. Yarım kalmış bir öyküdür işte bu. Çocukla İncilâ arasındaki en yakın temas, ev ziyaretinde çay ikramı yapılırken iki kolun birbirine değmesi suretiyle gerçekleşir. Bir keresinde de İncilâ ağabeyinin arkadaşlarıyla birlikte gezintiye çıkmış ve en arkada hiç konuşmadan yürüyen İncilâ ile çocuğun omuzları dar sokaklara girerken birbirine değmiştir. ( Bilinçli bir hareket midir bu, yoksa yolların çok dar olmasından kaynaklanan bir tesadüf mü bilinmez.) 

Çapkın erkeklerin ikiye ayrıldığı rivayet edilir. Birinci gruba girenler, gerçek aşkı bulamadıkları için tensel hazzı farklı kadınların bedenlerinde tatmaya çalışan ve sürekli arayış içinde olan erkeklerdir. İyimser bir bakış açısıyla bu erkeklerin gerçekten aşık olduklarında bu arayışı bırakıp sadece bir kadına bağlı olacakları düşünülebilir. İkinci gruptakiler ise mizaçlarının en temel özelliği olarak her kadına bir cinsel obje gözüyle bakarlar. Bu erkekler kesinlikle iflah olmaz. Aşka falan da inanmazlar.

Bizim saf İncilâ, aşık olduğu çocuğun birinci gruptan olduğuna inanmak istemiştir. Çocuk, gerçek aşkı onda bulacak, günah çıkartır gibi önceki kaçamakları için af dileyecek ve bundan sonra sadece ve sadece İncilâ'ya bağlı kalacaktır. Zaman zaman İncilâ'nın yüreği hiçbir çapkının iflah olamayacağı düşüncesiyle çalkalansa da İncilâ için aşk varsa her zaman umut da vardır. Bu çocuğun kurtuluşu onun elinden olacaktır.

İncilâ hayâl dünyasını büyütedursun, bu iki gencin yüreğine aşk tohumları atıldıktan fakat  iki taraf da herhangi bir adım atmadığı için tohumlar kurumaya yüz tuttuktan sonra çocuk, her Türk evladının yaşı geldiği zaman yapması gereken şeyi yapar ve askere gider.

Bizim çapkın askerden döndükten sonra ....

Buradan sonra yazının kötülüğünden dolayı karalamalar okunmuyor. 

24 Kasım 2010 Çarşamba

Yaşadıklarımı Değerlendirme Kılavuzum

Yekta Kopan'ın "Fil Uçuşu" isimli bloğunda Günden Kalanlar başlığı altında günlük niteliğinde yazdığı yazılardan oluşan bir bölüm var. Yekta Kopan'ı ve yazdıklarını çok sevdiğim için bu bölümü zevkle okuyorum. Aslında eskiden günlük yazmayı sevmezdim ama son yıllarda edebiyatçıların ve bazı ünlü isimlerin günlüklerini ya da özel mektuplarını okumaktan büyük keyif alıyorum. Bu keyif, beni de bloğum içinde günlük yazmaya niyetlendirdi. Ayrıca Yekta Kopan'ın yazdıklarından da etkilendim. Kim bilir belki ilerde ben de büyük adam olurum ve benden sonra benimle ilgili bir şeyler merak edenler bu yazdıklarımı okurlar ve beni daha yakından tanırlar :) 

Bu işin esprisi tabi ki. Bazen insan konuşacak ve anlatacak o kadar çok şey biriktiriyor ki bunları yakınlarıyla paylaşmaya zamanı kalmıyor. Ya da herkesle her şey paylaşılamıyor. Yazmak en iyisi. Böylece yükler hafifler bir nebze de olsa. 

Eee başlayalım o zaman. 

* Sonunda Taylan Biraderlerin filmi Vavien'i izleyebildim. Etkileyici ve farklı bir filmdi. Filmde Binnur Kaya'nın canlandırdığı kadının -ismini hatırlayamıyorum şimdi- bir cümlesi vardı ki beni sarstı. Kendisini sevmeyen hatta öldürme teşebbüsünde bulunan kocasına "Benim her yerlerimde sen varsın." diyordu.  İşte bu cümle, bir yumruk gibi oturdu yüreğime. Ağırlığını hâlâ hissediyorum. 

Ah biz kadınlar! Ne zaman akıllanacağız acaba? 

* Çağımızı en güzel anlatan kelime nekrofilya bence. Bu kelimeyle -aslında kavram olarak da kullanılıyor- ilk kez Alev Alatlı'nın Viva La Muerte! romanında karşılaşmıştım. Kelimenin mânâsı, "ölüsevicilik". Bir ara bu kavramla ilgili bir şeyler yazmak istiyorum ama şimdilik bayramda meydana gelen trafik kazalarına değinmekle yetineceğim. Her bayramda olduğu gibi birçok kişi hayatını kaybetti. Bazıları bu durumu kaderle açıklıyor. Tabii ki insanoğlunun bir kaderi var ama hangi ülkede bir haftada sadece trafik kazaları yüzünden yüz altmış kişi ölüyor? 

Televizyonlar; ölümler, cinayetler ve katliamlarla ilgili haberleri tüm ayrıntılarıyla göstermeye bayılıyorlar. Çünkü artık dünyada ölüsevicilik diye bir şey var. Kan, vahşet ve şiddet; reyting getiriyor. İşte bu anlayışın bir sonucu olarak haberlerde trafik kazalarını ayrıntılı olarak gösteriyorlar. Cnn ya da başka bir haber kanalında bu tarz haberlere hiç rastlamadığım halde bizde ölüm sahneleri tüm çıplaklığıyla yansıtılıyor. 

Dediğim gibi bu ölüsevicilik meselesine bayağı bir kafayı taktım ama şimdilik uzatmıyorum. Artık bayramların gelmesinden de korkuyoruz zaten. Kaç kişi ölecek diye bekler hale geldik. 

* Bu aralar tembelliğe övgüler düzüyorum. Kendimi çok tembel hissettiğim bir dönemdeyim. Pek bir şey yapasım yok. İçimde yarım kalmışlıkların acısı da var. Yarım bırakılmış beş kitap beni bekliyor ve yapılmayan ödevler. Çok beklersiniz daha. Tembellik gibisi var mı ya? 

 Bu bölüm içinde Çemkirmelerim ya da Sövmelerim başlığını taşıyan bir bölüm daha olmalı. Postmodernizmdeki alt kurmacalar gibi. Çünkü ben sinirli bir insanım ve gün içinde sayıp sövdüğüm pek çok şeyle karşılaşıyorum. ( Aile bireylerimin dediği gibi biraz kabayım galiba ve genlerimde erkeklik genlerinden de var:)  

Mesela sinirlendiğim bir şey:  Sadece hal hatır sormak için aradığım insanların defalarca çaldırmama rağmen telefonlarını açmamaları ya da mesajlarıma bilmem kaç gün sonra dönmeleri. 

Abartıyor muyum yoksa haklı mıyım? 


20 Kasım 2010 Cumartesi

Öylesine



Kalbim, buruşturulup atılmış kağıt parçaları gibi. Öylesine unutulmuş duruyor atıldığı yerde.