1 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir Haymatlosun Güncesi 2

Bazen kendimi Oğuz Atay'ın "Unutulan" isimli öyküsündeki kişiye -tavan arasında unutulmuş ve günlük hayatın koşturmacası içinde kimse tarafından hatırlanmayan kahraman- benzetiyorum.

Birileri tarafından unutulmak ya da hatırlanmamak çok önemli mi bilmiyorum ama biri var ki beni unutmasın istiyorum. Herkes unutsun, bir tek o hatırlasın. Arada bir halimi hatırımı sorsun, başka insanlara karşı sarf ettiği güzel cümleleri benim için de kursun, kendini anlatsın bana. Çocukken en çok hangi oyunu oynardı mesela? Kahvesini süt tozuyla mı içer sade mi? Konuşurken en çok hangi yazardan alıntı yapar, başucu kitabı hangisidir? Çok şey istemiyorum ki ben aslında. 

Onun beni unuttuğu her gün için bir şeyler karalayacağım kağıtlara. Sonra bir gün hatırladığında -olur da hatırlarsa- göstereceğim bütün yazdıklarımı. Senin kadar iyi yazamıyorum ama bak ben de harflere dökerek paylaştım sana anlatamadıklarımı diyeceğim.

Unutulan olmak istemiyorum ben, lütfen yarın beni unutma...


                                                                                                                                               Mayıs 2013

Bir Haymatlosun Güncesi

                                                                                                                                                           
Uyandım. Duvar saatinin tik-takları sinirimi bozdu. Uzun zamandır saate bakma alışkanlığımı yitirmiştim. Oysa eski zamanlardaki takıntılarımdan biriydi akreple yelkovanın amansız kovalamacasını izlemek. Ama artık günlerim sadece uyanmak-yürümek-okumak-yazmak ve uyumak eylemleri etrafında akıp giderken zamanın nasıl geçtiğinin önemi yoktu. Saatin tik-taklarını dinlemeyi bırakıp buzdolabını açtım. Kahvaltılık bir şeyler atıştırdım. Üst kattan gelen çocuk gürültüleri tekrar sinirimi bozdu. Son zamanlarda gerekli gereksiz her şeye sinirlenmeye başladığımı fark ettim. Biraz olsun rahatlamak için müziğin sesini sonuna kadar açtım ve etrafı toparladım. Salonun köşesinde kitaplardan oluşan koskoca bir yığın vardı. Kitapların üzerine biriken tozları alırken aklım, dün gece okurken uyuyakaldığım kitaptaydı. Cevdet Bey ve oğullarının akıbeti ne olacaktı acaba? Bunu öğrenmem için üç yüz sayfa daha okumam gerekiyordu. Aklım kitapta olduğu halde işimi çabucak bitirdim ve dışarı çıktım.

Güzel ve güneşli bir ilkbahar günüydü. Havanın güneşli olması beni rahatlattı.  Biraz yürüdükten sonra bizim sokağın köşesindeki kahveciye girdim. Burası kahvenin plastik bardaklarda yüksek fiyatlara satıldığı son moda kafelerden biriydi. Üzerinde adımın yazdığı plastik bardağımı aldım ve cam kenarındaki masalardan birine oturdum. Biraz vakit öldürdüm. Sonra da günlerdir, belki de aylardır yaptığım şeyi yaptım, yerimden kalktım ve şehrin kalabalığına karıştım. Artık bütün işim gücüm buydu. Şair, nasıl gökyüzünü boyuyorsa her sabah ben de sokakları arşınlıyordum

Şehrin en kalabalık caddelerini seçiyordum yürümek için ve insanlara çarpa çarpa ilerliyordum; ama kimse beni fark etmiyordu bu kalabalık arasında. Kimileri beni bir böcek gibi eziyor ve aldırmadan üstümden geçiyordu. Kimileri ise sevmedikleri işlerine giderken uyku mahmurluğuyla yüzüme doğru esniyordu. Bunlar yetmezmiş gibi bazıları ev ve iş yerlerinin balkonlarından, pencerelerinden bir şeyler atıyorlardı üzerime. Caddenin en yüksek apartmanının önünden geçerken çay saati için misafirlerini bekleyen bir kadın, kollarındaki altın bilezikleri göstere göstere halısının tozlarını üzerime silkti. Sigara içerken yalnız kalmamak için muhabbet etmeye çalışan iki iş arkadaşı, sigara küllerini üzerime doğru savurdular. Bütün zamanını bilgisayar oyunları ile geçiren bir çocuk, artık yüzüne bakmadığı oyuncaklarını camdan fırlattı. Düşen bir kurşun askeri alıp cebime attım. En sonunda kafama tozlu raflarda bekletilmiş ve muhtemelen hiç okunmamış bir kitap düştü. Kitabı da alıp çantama koydum ve bu insanlar, bana daha fazla zarar vermesinler diye caddenin karşı tarafına geçtim.

Caddenin sağ tarafındaki insan seli günlük koşturmacasına devam ederken, bir süre için gözlerimi insan suretindeki bu kalabalıklardan ayırdım ve etrafıma bakmaya başladım. Mağaza vitrinlerinde, insanların gözüne gözüne sokulan kocaman harflerle “İNDİRİM” yazıyordu. Caddenin köşesindeki büyük sinemanın önünde uzun kuyruklar vardı. Afişlere şöyle bir göz attım. İnsanların çoğu hiçbir şey anlatmayan hikayelerin bolca aksiyon sahnesi, birkaç dijital efekt ve biraz da aşk hikayesiyle süslendiği Amerikan filmlerine giriyorlardı.    Arka sokakta festival filmlerinin gösterildiği küçük sinemanın önünde ise yalnızca birkaç kişi vardı. Demek ki yalnız ve güzel ülkemizin hikayelerini anlatan filmleri kimse izlemiyordu. Yarın bu filmlerden birini izlemeye karar verdim. Sonra gözüm sinemanın yanındaki kitapçı vitrinine takıldı. Vitrindeki en çok satanlar listesiyle karşılaşmamak için başımı çevirdim hemen

Yukarıdaki parka doğru yürümeye başladım. Evden çıktığımdan beri kaç saat geçtiğini bilmiyordum ama sokaklar hâlâ çok kalabalıktı. Güneş yakıcılığını artırmıştı. Beni fark etsinler diye insanların gözlerinin içine baktım; ama oralı değillerdi. Büyük ihtimalle kredi kartı borçlarını, ödenmemiş elektrik-su faturalarını, borsanın yükselip yükselmediğini düşünüyorlardı. Bense bu insanların aslında sadece beni değil; hiç kimseyi fark etmediklerini düşünüyordum. Hiçbir şey umurlarında değildi. Oysa her an tetikte olmalı, zırhlarını kuşanmalıydılar. Aniden bir bomba patlayabilir, bir otobüse molotof kokteyli atılabilir, biri faili meçhul bir cinayete kurban gidebilir, rastgele havaya sıkılan bir kurşun bir çocuğun beynini delip geçebilirdi. Aslında bunlar olsa bile çoğunun umrunda olmayacaktı. Akşam yemeği yerken büyük bir kayıtsızlıkla izledikleri haber bültenlerinde böyle kanlı sahneler görmeye alışmışlardı. En büyük felaketleri bile olağan karşılayan bu insanlara küfür etmek geldi içimden. Bir an durup bu kalabalığa karşı okkalı küfürler savurdum içimden. Keşke daha çok küfür bilseydim diye kızdım kendime; ama büyük bir ihtimalle sesimi bile duyuramadım. 

Bana kim olduğumu soranlara kendimi tarif etmek için, “Ben kalabalıklar içinde yalnız bir insanım.” diyebilirdim; ama bu çok klişe bir ifade olurdu. Ben artık kendimi bir haymatlos gibi hissediyordum. Evet, bir haymatlos. Birkaç ay önce kartvizitimden bütün kimliklerimi sildirdim, işimi-gücümü bıraktım, yakama yapışan sorumluluk ve alışkanlıklardan sıyrıldım, yakınlarımla bağlarımı kopardım. Yerim, yurdum yok artık benim. Hiçbir yere, hiç kimseye ait hissetmiyorum kendimi. Günler bütün tekdüzeliği içinde geçip giderken tek bildiğim artık yaşamıma bir haymatlos olarak devam ettiğim.

Caddeler tenhalaşmaya başlayınca eve doğru yürümeye başladım. Her akşam eve geç saatlerde dönmemden şüphelenen ve meraklı gözlerle gelişimi bekleyen komşularımla yüz yüze gelmemek için apartmandan içeri hızlıca girdim. Eve girdikten sonra kurşun askeri ve kitabı, masanın üzerine koydum. Dönüş yolunda uğradığım marketten aldığım birkaç hazır gıdayı tükettim. Sonra masanın başına geçip lambayı yaktım ve günlüğümde yeni bir sayfa açtım. Yazacaklarımın dün yazdıklarımın benzeri olacağını biliyordum; ama yine de yazmaya başladım.

                                                                                                                                                           2011
                                                                                                                                          

27 Nisan 2013 Cumartesi

Bahar sizi olmadık hayaller peşinde koşturacak; güzel, güneşli günler görebileceğinize inandıracak. Yüzünde gereksiz yere neşeli bir gülümseme büyüten çocuklar gibi olacaksınız. 

Bay C'ler olacak bu hayatta. Sizin Bayan B olduğunuzu fark edemeyen C'ler. Gereksiz harflerde dindirmeye çalışırken yalnızlığını gözünün önündeki B'yi göremeyen kör C'ler. Kalabalıklar arasında aradığın B benim. Eli paketlilerden olmayalım ama gel beraber olalım. Geçenlerde okuduğum bir romandaki gibi olsun hayatımız: Sen koltuğun bir ucuna otur, kitabını oku. Ben diğer ucuna oturayım. Sonra okuduğumuz kitaplardan cümleler paylaşalım birbirimizle. Tutamağı olalım birbirimizin. Başka da bir şey istemem demek isteyeceksiniz; ama diyemeyeceksiniz.

Mayısları sevmeyeceksiniz. Ömrünüzün son üç yılını hastanelerde geçirten bu ayın -yok artık daha olmaz derken- tekrar size hastaneleri, yalnızlık kokan o yerleri hatırlatmasından kurtulamayacaksınız. Üstelik siz tam da bu yalancı baharın yüzünden her şeyin güzel olacağını düşünürken kötü haberler alacaksınız.

Ve Oğuz Atay'ın cümlelerini hatırlayacaksınız devamlı: “iyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. ya da hiçbir şey çıkmaz.” 

Bay C'ler sizi fark etmeyecek, Oğuz Atay haklı çıkacak. Bahar yine bildiğini okuyacak. Yalancı bahar! 

23 Nisan 2013 Salı

Yalnızlığın Uğultusu


Bu yazıyı birkaç yıl önce yazmıştım. Değişen duygularım değil, yaşım oldu sadece. 

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum.
Dağ gibi bir adamdı. Klasik bir benzetme cümlesi değil bu yalnızca. Geniş omuzları, uzun boyu ve kendinden emin duruşuyla dağ gibi bir adamdı. Asık suratlı, ciddi, gülmeyi bilmeyen, çocuğunu öpmekten, sarmaktan sakınan bir otorite figürü değil; aksine gezip tozmayı,  hareketliliği, farklılığı seven, bu dünyanın bütün nimetlerinden yararlanmak isteyen, yaşam enerjisiyle dolu bir adamdı.
Dağ gibi adam; amansız bir hastalığa yakalandı,  günden güne ufaldı. O; en sevdiği yemekten bile tat alamazken, bir gece olsun rahat uyumayı dilerken, biz sürdürülmesi gereken bir hayatın peşinde koşturup durduk. Hayat, bize kendi düzenine uymamızı emretmişti. Yapacak başka bir şeyimiz yoktu, hayatın akışına dahil olmak zorundaydık.
Ben küçücük bir kızdım o günlerde. Henüz, on sekiz yaşındaydım.
Şimdi yirmi yedi oldum ve dokuz yıldır körüm.

Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum.
Kocaman bir çığlık duyuyorum. Benim sesim mi bu acaba? Kendi sesim bana bile yabancı. Merdivenin başında durduğumu hatırlıyorum. Ne kadar da safım. “Nereye götürüyorsunuz onu?” diye soruyorum. Birileri cevap vermeye çalışıyor bana; ama onları anlayamıyorum. Hiçbir işe yaramayan teselli sözcükleri duyuyorum, acıyan bakışlar hissediyorum üzerimde.

Ben o zamanlar yalnızlığı gece sanırdım.
Derin bir yalnızlık. Karanlık, rutubetli, pis kokulu bir kuyudayım sanki. Dışarı çıkmaya çalışıyorum ama başaramıyorum. Sen güçlü bir kızsın diyor herkes ağız birliği etmişçesine. Acın zamanla azalacak. Bu insanlar, dünyanın en büyük yalancıları ve zamanla hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyorlar. Kendilerini rahatlatmak amacındalar sadece ve benim bu saçma yalanlarla avunacağımı düşünüyorlar. Ben de zamanla acım azal-mış gibi yapıyorum; çünkü ben güçlü bir kızım!

yenilmiş bir orduydu babam. gündüz gidilmedik yerden gece dönen masalcı.
Sorarım sana ey masalcı, on sekiz yaşında ölüm denilen gerçekliğin soğuk yüzüyle tanışmış bir genç kız, geleceğe dair ümitler büyütebilir mi içinde? Bütün öğretmenler ilk önce “Evladım, baban ne iş yapıyor?” diye sorarken, arkadaşları babalarından bahsettikleri zaman  içi ezilirken, bir sözcüğü bir daha asla söyleyemeyeceğini bilirken yapabilir mi bunu masalcı?

Annem, babamın günahları için bir namaz yumağı hâlâ...
Ben, sanıldığı kadar güçlü değilim aslında; ama karşımda dünyanın en güçlü kadını var. Belki de bu gücü, sevdiği adamdan almıştır. Çoğu zaman kendim için üzülmeyi bırakıp onun için üzülürüm. O, rüzgara karşı dimdik durmaya çalışan bir ağaçtır benim için.

babam hep benim babamdır.
Bazen Proust’un kahramanı gibi çayıma bir parça madlen batırmak ve geçmişe dönmek isterim. Bardağın içinden fışkıran geçmişin güzel günleri, beni mutlu eder daima. Çünkü o günlerde henüz kör değilimdir ve babam, hep benim babamdır.

Not: Yukarıda italik yazıyla yazılmış mısralar; Cemal Süreya’nın Sizin Hiç Babanız Öldü mü?, Şükrü Erbaş’ın Aynı Yürek Lekesi ve Selim Temo’nun Babamın Uğultusu isimli şiirlerinden alınmıştır. 



17 Nisan 2013 Çarşamba

541 Diyalogları


Ankara'da yaşayanlar Eryaman'a ulaşımın hiç bitmeyen çileli bir yol olduğunu bilirler. Bilirler de yine de Eryaman'ın orta sınıf sakinliğinden ve huzurundan ayrılmaya pek niyetlenmezler. Eryaman dışından gelecek tanıdıklar çoğu zaman: "Abi o yol çekilir mi ya, İstanbul'a gitsek daha iyi." diyerek değerli zamanlarını otobüs yolculuklarına feda etmek istemeseler de burda bir Eryaman vardır uzakta. Gelmeyi göze alanları bin bir macera ve atraksiyon bekler. Biraz gözlem yeteneği olanlara roman bile yazdırır vallahi. Çeşitli insan portreleri ve ilginç diyaloglarla karşılaşırsınız. Yoksa siz Eryaman'da yaşayan pek çok yazar olduğunu bilmiyor musunuz hâlâ? 

On yıl boyunca Eryaman'ın çeşitli otobüslerinde ve dolmuşlarında duyduklarımı ve gördüklerimi naçizane şöyle nakledeyim efem. Aşağıda sıralayacağım şeyler arasında abartılı ve gerçeküstü unsurlar yoktur. Gerçeği abartma ve çarpıtma yeteneğim olsaydı oturup kurgusal metinler yazardım diğ mi? Yeteneğimi blog köşelerinde heba etmezdim. 

*Bilenler bilir Eryaman'da eskiden çift katlılara binmek diye bir şey vardı. Özellikle yağmurlu havalarda en öndeki koltukları kapmak için amansız bir mücadele verilir, en güzel manzarayı kapan kişi diğer yolculara yan gözle şöyle bir bakardı. 
*Eryaman yolculuğu n.ş.a.'da bir saat sürer. O bir saat içinde otobüste kavga çıkmaması ve seslerin yükselmemesi kıyamet alameti olarak görülebilir. Ya muavin yolcuya biletini vermemiştir, bir yolcu öğrenci olmadığı halde öğrenci bileti basıyordur, biri bir başkasının mahrem alanına girmiştir, ya da liseli bir kız müziğin sesini fazlaca açıp başkalarını rahatsız etmiştir. 
*Genellikle otobüslerimizde hastaymışçasına bayılma numarası yapan hanımteyzelerimiz vardır. E napsınlar gençlerimiz yaşlılara yer vermiyor artık. O kadar saat da ayakta çekilmez, el mahkum bu yaşta madara oluyor insan.
*"Sincan otobüsleri vızır vızır geçiyor.", "Saatlerdir ağaç olduk burada, gelen otobüslerin hiçbiri durmuyor.", "Şofeer bey o kadar el kaldırdık bir durmuyorsunuz yahu." gibi cümleler bizim hayatımızın bir parçasıdır artık. Bunları duymazsak "Hayırdır yahu, ne oluyor?"deriz.
* Muavinlere ne kadar kızsak da onlar da haklı aslında. O güzelim Türkçeleriyle sürekli aynı cümleleri tekrar etme istatistikleri tutulsa öğretmenleri bile geçerler: "Sağlı sollu yanaşalım.", "Bekleme yapmayalım.", "Abicim azıcık ilerleyiver, bak arkası boş.", "Ablacım o çantanı yere koyuver bir zahmet de insanlar ilerlesin."
* Genellikle günde birkaç defa Ankaramızın çeşitli ödüller almasına vesile olan belediye başkanlarına sevgi ve saygılarını iletir Eryaman halkı. Bu güzide semtimizden kendisine pek oy çıkmadığı için ulaşımda sorunlar yaşandığı görüşünde karar kılınır. Demokratik haklarını kullanıp ulaşım konusundaki şikayetlerini twitter'dan dile getirseler bari. Başkanları bir gün seslerini duyar belki.
* Bir keresinde bir yolcudan "Eryaman halkı ateisttir ya." gibi tuhaf  bir cümle duymuşluğum bile var da hâlâ bunu hangi bağlamda söylediğini anlayabilmiş değilim. 
*Eryaman'ın mesela bundan on,on beş yıl önce ne kadar nezih bir yer olduğunu anlatıp duran nostaljik yolcuları vardır bir de. Ucuzlayan kiralarla birlikte alt sınıf Eryaman'a yerleşmeye başlayınca kendilerinin rahatlığı bozulmuştur.
*Eryaman'a 24.00'ten sonra otobüs bulamazsınız. 23.00'ten sonra binerseniz otobüste yoğun bir içki kokusu alabilirsiniz. Bazı yolcular bundan son derece rahatsız olur. Ee ne yapsınlar, insanlar da haklı. Dışarıda içmesinler de içkinin yasak olduğu Göksu'da göl başında kös kös otursunlar mı? 
*Uzun yolculuklar insanların tanışıp kaynaşması gibi hayırlara da vesile olmuştur. Uzun yol boyunca insan o kadar tepkisiz kalamaz ki. İlla derdini anlatacak yanındakine.
*İnsanlar yol boyunca sıkıntıdan çeşitli aktivitelere yönelirler. Körüklü otobüsün en arkasına çömelip iskambil oynayanları, örgü örenleri, çizdiği nü resimleri karşısındaki yolculara gösterenleri gördüm ben. Daha ne olsun? 
*Diğer yolcuların en çok şikayet ettiği kişiler cep telefonuyla bağıra bağıra konuşanlardır. İtiraf ediyorum yolda müzik dinlemezsem arkamdaki ya da yanımdaki kişinin konuşmasını dinlerim bazen Kaç ayrılığı, gönül kırgınlığını, saçma sapan sevgili kavgalarını dinlemek zorunda kaldı bu kulaklar?
*Son zamanlarda belediye otobüsleri ile özel toplu taşıma araçlarını kullananlar tartışmaya başladı. Bunlar seyir halindeyken yan yana gelseler birbirlerine çarpmak isterler. O derece büyüktür husumetleri. Eryaman'dan bir yere gidip gelmek kelle koltukta yaşamaktır bu yüzden de. Özel araçları kullananlar kendilerine kızan yolculara:
"Eee belediyeye bineydiniz o zaman." diyerek dayılanmaya başladılar mı korkudan ağızlar kapanır zaten.

Daha yazsam uzar galiba. Ne bereketliymiş şu Eryaman yolculukları. Hep bir olay, hep bir atraksiyon. Ne şahane. Ee ne dicem bir hafta Eryaman'a gelsenize. 

Benim Kitaplarım

Bazı yazarları daha çok sever, bazı kitaplarla daha farklı bir bağ kurarız. Mahir Ünsal Eriş'in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde isimli öykü kitabı, kitabın ilk öyküsünü okur okumaz beni o sıcak ve samimi dünyasının içine alıverdi. Aslında kitabı biraz geç keşfetmiştim. Birkaç öykü kitabı alıp Dost Kitabevi'nden çıkmak üzereyken gözüm takılmış, kitabı ismi bana çok çekici geldiği için almıştım. 

Kitapta Bandırma ve Erdek civarında geçen; anlatıcının çocukluk ve ilk gençlik dönemlerindeki gözlemlerinden yola çıkarak yazdığını anladığımız öyküler var. Öykülerden birkaçının mekanı ise Ankara. Öykülerin birçoğunda çay bahçeleri, yazlık sinemaları, evlerden yükselen kederli müzikleriyle hatırladığımız 80'li yılların izleri var. Yazar bize en yakın arkadaşları ölünce canı sıkılan, ölümü tatil gibi bir şey sanan, Allah'tan korkup Atatürk'ü seven, konsomatris posterine bakıp ablasını özleyen erkek çocuklarını; olmadık zamanlarda giden kadınları, kanserden ölürse diye kendinden çok çocuklarını düşünen anneleri, biten aşkların ardından üzülen kızları anlatıyor. Herkesin kendine yakın hissedeceği, her zaman her yerde karşılaşabileceğimiz insan portreleri çiziyor. Ben en çok Gülderen'le özdeşleştirdim kendimi. Babası zamansız giden, sevilmeyi isteyen, sevilmemekten korkan her genç kız biraz da Gülderen'dir aslında. 

Son zamanlarda okuduğum pek çok öykücüden daha güzel, naif ve yalın bir dili var yazarın. Edebiyat yapma hevesine düşmeden olduğu gibi anlatıyor hayatı. Çok iyi bildiği insanları ve mekanları tasvir ederken doğallıktan uzaklaşmıyor. Hem eğlenceli hem de hüzünlü bir öykü evreni yaratıyor. Karşısında kim olduğunu bilmediği bir okur kitlesi değil de samimi arkadaşları varmış gibi konuşuyor. Sadelikten büyülü bir anlatı evreni oluşturmayı beceriyor. En sade sözü söylemenin en zoru olduğunu bilirmiş gibi yazıyor. 

80'li ya da 90'lı yıllarda çocuk olmak daha mı güzeldi, yoksa insan çocukluğunu hangi yıllarda geçirirse o yılları gözünde biraz büyütür mü? Özlenen o yıllar değil de, bir daha hiç geri gelmeyecek olan çocukluk mudur? Kitap bize biraz da bunu sorgulatıyor. Ben çocukluğumu göç etmiş bir ailenin hayata tekrar tutunmaya çalışıp yoksullukla mücadele etmesiyle, Göçmenevlerinde göçmen çocuklarıyla oynanan oyunlarla, Bulgaristan'a gidilen yaz tatilleriyle geçirdim. Önceleri biraz hüzünlü ama sonra eğlenceli, bol kahkahalı yıllar. Şimdiki çocukların kahkahaları biraz eksik. Sokaklarda misket, evcilik ya da sek sek değil; bilgisayar başında  ya da en yeni cep telefonlarında savaş oyunları oynuyorlar. Hiçbiri Evrenos, Serkan ya da Şefika gibi hayatın içinde değil. Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde, unutulan çocukluk günleriyle özlem gidermek için de okunabilir. Tabii bu okuma romantik bir nostalji duygusuyla değil, yazarın bizlere sunduğu kurgusal gerçeklikten uzaklaşmadan yapılırsa edebiyat sanatı işlevini yerine getirmiş olur. 

Mahir Ünsal Eriş henüz ilk kitabıyla bize gösterdi ki okurları olarak bizler onun yeni bir şeyler yazmasını sabırsızlıkla bekleyeceğiz. Onun okuru olmayı seveceğiz. Mahir Ünsal Eriş okuru olmak. Söylenişi bile güzel :) 

21 Mart 2013 Perşembe

İşbu cümleler doğruluğuna kimsenin tam olarak inanmadığı bazı iyi niyet cümleleri ve Türkçe mealleridir: 

Senden ayrılmak istemezdim ama sen daha iyilerine layıksın. (Senin çok iyi biri olduğunu söyleyerek seni yüceltiyorum. Ayrılık acısına katlanmaya çalışacaksın, bari kendimi biraz küçülteyim de rahat ol.)

Ben de seni düşünüyordum tam, hatta rüyamda gördüm. (Seni ihmal ettim bir süredir farkındayım ama bak bilinçaltımda bile senin olduğunu söyleyerek biraz olsun rahatlatıyorum seni.) 

Sorun sende değil, bende. Benim kendimle ilgili sorunlarım var. (Aslında sorun sevgisizliğimde. Ama suçu evrene atarsam daha kârlı çıkarım.)

Aslında sana karşı sevgim bitmedi ama görmüyor musun anlaşamıyoruz. (Sevgimin bittiğini itiraf edemeyeceğim böylesi daha iyi olur.)

Mesaj attığını görmemişim. Görseydim geri dönerdim. (Tabii ki de elinden telefon düşmeyen bütün modern çağ insanları gibi aramaları ve gelen mesajları sık sık takip ediyorum.) 

Kontörüm yoktu. Kusura bakma arayamadım. (Kontör olmasa da başka yollardan ulaşmayı deneyebilirdim sana ama kim uğraşacaktı?) 

Aslında seninle daha çok görüşmek istiyorum ama inan ki vaktim yok. (Vaktimi daha yararlı işlerle uğraşarak geçiriyorum.)

Ayrılıyoruz diye arkadaşlığımız bitti sanma, elbette her zaman arkadaş kalacağız. (Seninle arkadaş olmaya hiç niyetim yok, hatta ayrılır ayrılmaz seni unutma niyetindeyim.) 

Bak bu sene sınav var. Hayatımda biri varken derslere yoğunlaşamıyorum. (Aynı anda hem ders çalışabilir hem de özel hayatımı idare edebilirim ama derslere sığınmak iyi bahanedir, hep tutar.) 

Biraz ara verelim, ikimize de iyi gelecek. (Aramızdaki bağ kopmak üzere ama henüz tam kararımı vermemişken biraz zaman kazanabilirim.)

Biraz yalnız kalıp kafamı toplamaya ihtiyacım var. (Senden uzaklaşayım da sonrasına bakarız.)

Üniversite bittikten sonra mutlaka görüşelim. Hatta her yıl belli günlerde buluşalım. (Hele bi şu okul bitsin, hiçbirinizi tanımam. Dostluğumuz sınav notlarını fotokopi çektirene kadardı.) 

Sen benim arkadaşım değil, dostumsun. (Ben arkadaşlarımı iki kategoriye ayırırım. Seni de en prestijli kategoriye ekledim bak, ona göre.) 


4 Şubat 2013 Pazartesi

Şahsımın Kanaatleridir

Bazen düşünüyorum da bir tıkla her şeye ulaşmamız sanıldığı kadar iyi bir şey değil.
Birkaç ay önce Perihan Mağden'in ünlü bir şarkıcı ve hayranı arasındaki hastalıklı ilişkiyi anlattığı Yıldız Yaralanması romanını okumuştum. Kitap hakkında neler yazılmış diye şöyle bir göz atarken Mağden'in bir röportajına rastladım. Mağden romandaki ünlü yıldızın Marilyn Monroe, Türkan Şoray, Sezen Aksu ve Ajda Pekkan'ın karması olduğunu söylemiş. Zaten okuyunca benim de aklıma Sezen ya da Ajda gelmişti. Türkiye'nin en ünlü starları onlar sonuçta. Romanın  alkol ve haplarla arası gayet iyi olan takıntılı baş kişisi biraz Yıldız Tilbe'yi de düşündürmüştü bana mesela. Başka okurlar başka çağrışımlar kurmuşlardır mutlaka. Erkek olsaydı roman kahramanı tabii ki Tarkan derdik. 
Mağden başka ayrıntılar da veriyor röportajda. Romanda anlatılan büyük havuzlu evin Sezen'in eski evi olduğunu söylüyor mesela. Şahsen ben okur olarak romanla ilgili bu kadar bilgi edinmek istemiyorum. Kendi gerçeğimi yaratmak istiyorum çünkü. Ama yazar bu açıklamalarıyla benim bu hakkımı elimden almış oluyor. Bu bilgi çok bu önemli diye sorabilirsiniz ama okur için önemli bence. En azından bir süre bu gizemli kişinin kim olabileceğine dair düşünmüştür romanı okuyanlar. Ama düşünmeye gerek yok artık. Bir tıkla hemen her bilgiye ulaşabiliyoruz. Fikir temrinleri de yarıda kalıyor böylece. 
Keşke yazarlar biraz daha az konuşsalar diyorum bazen. Ya da bu tarz açıklamaları romanın yayımlanma tarihinin üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra yapsalar. O vakte kadar okur da kendi gerçeğine inanır hem. Kitapla daha sağlam bir ilişki kurar. Yazar kitabını yazdıktan sonra bir süreliğine köşeye çekilmeli, eskiden olduğu gibi biraz gizemli olmayı başarabilmeli.  

30 Ocak 2013 Çarşamba

Benim Kitaplarım

Tezer Özlü'nün "Yaşamın Ucuna Yolculuk" isimli kitabı için "benim kitabım" tabiri pek uymuyor aslında. Çünkü var oluşu sorgulayan ve yaşama karamsar bir bakış açısıyla yaklaşan bu kitabı okumak beni biraz yordu diyebilirim. 

Kitapta en çok hoşuma giden şey anlatıcının -aslında otobiyografik bir okumayla ele aldığımızda yazarın kendisinin- yaptığı yolculuklar. Anlatıcı sevdiği yazarların kentlerine gidiyor ve onları yaşadıkları, eserlerini yazdıkları mekanlarda keşfediyor. Kafka'nın izinde Prag sokaklarında gezerken, İtalya'nın Trieste kentinde yazar Italo Svevo'nun kızıyla tanışıp yazarın dünyasına biraz daha yakından bakmış oluyor. Kitap okumanın keyifli bir yanı da yazarların eserlerinde gönderme yaptığı başka yazarları tanımak. Tezer Özlü sayesinde az bilinen bir yazar olan Svevo'yla da tanışıyorsunuz.

Bence kitabın en ilgi çekici kısımları yirmi bir tane uyku hapı alarak Roma Oteli'nin 35 numaralı odasındaki bir yatağa takım elbisesiyle ölmeye yatan Cesare Pavese'nin yazarın gözüyle anlatıldığı bölümler. Zaten kitabın büyük bir bölümü Pavese'nin kitaplarından yapılmış alıntılar ve bunların yazara düşündürdükleri üzerine kurgulanmış. YKY Yayınları kitabı "anlatı" başlığıyla yayımlıyor. Kitabın türü için kesin bir şey söylemek zor. Roman ve günlüğün harmanlandığı bir tür olduğu söylenebilir. Tezer Özlü, Pavese'nin yaşamından ve eserlerinden oldukça etkilenmiş. İki yazar arasındaki bir başka benzerlik de aynı günde -9 Eylül- doğmuş olmaları. Yaşamları da acıyla yoğrulmuş ve son bulmuş bu iki yazarın. Bu kitabı okuyunca görüyorsunuz ki her yazar metni aracılığıyla başka bir yazara gönderme yapıyor aslında. Edebiyat daha önce söylenmiş nice sözün, yazılmış nice kelimenin yazarın dünyasında tekrar yoğrulmasıyla hayat buluyor. 

Tezer Özlü, bize insanın kendi varlığından bile sıkılabileceğini, burjuva yaşamının tatsızlığını, insanların yalnız olduklarını ve en yakınlarımız dahil bizi kimsenin gerçekten anlamadığını, yaşamın sonsuz bir doyumsuzluktan ibaret olduğunu, acı olmadan edebiyat olamayacağını anlatıyor. Bunu yaparken yazarın kelimelerinden kan damlıyor, acı hissediliyor. Okur kendi yalnızlığının en kuytu alanlarına kısılıp kalıyor. 

Bu kitabı okuduktan sonra benim de dileğim Tezer Özlü gibi bir gün sevdiğim yazarların kentlerini onların izinden giderek keşfetmek. Dostoyevski gibi bir dehanın yetiştiği Petersburg'da Raskolnikov'un, Stavrogin'in, Karamazov Kardeşlerin yaşadığı döneme gitmek, Prag'ın kafelerinden birinde kahve yudumlarken Dava'nın sayfalarını karıştırmak, Yaşar Kemal'in o müthiş insanlarını yaratan Çukurova'nın uçsuz bucaksız düzlüklerinde, köyünden Çukurova'ya pamuk toplamaya giderken bütün hayatının muhasebesini yapan Meryemce'yi hatırlamak, İstanbul'un büyük bir imparatorluğun görkemini taşıyan tarihi semtlerinin bütün sokaklarını tek tek gezerken Tanpınar ve Orhan Pamuk'un İstanbul'undan geriye ne kaldığını görmek, kasvetli  ve yağmurlu bir havada Almanya sokaklarını arşınlarken Hermann Hesse'nin o çok eleştirdiği küçük burjuva  toplumunu düşünmek isterim. Sevdiğim yazarları kendi kentlerinde keşfetmek isterim. Dilerim ki yaşamım bana istediklerimi gerçekleştirme fırsatı versin...

23 Ocak 2013 Çarşamba

Madde mi ağır manâ mı?

Yazar Metin Kaçan'ın sorduğu bu sorunun cevabını şimdilik veremiyoruz. Kendisi maddenin ağırlığına dayanamayacak hale gelmiş olmalı ki manâ alemine gitmeye karar verdi.

Ölüm haberini alınca üzüldüm. Sanırım 90'lı yılları düşününce aklımıza gelen ilk şeylerden biri Müjde Ar ve Okan Bayülgen'in müthiş oyunculuklarıyla döktürdükleri Ağır Roman filmidir. O filmin kitabı da varmış diyerek dizisi ya da filmi çekilen kitapları sonradan keşfeden bir milletiz ama sanırım çoğu kişi bu romanın varlığından haberdardır. Filmi izledikten sonra uzun süre etkisinde kalmış ve kitabı da okumuştum. Orta sonda ya da lisedeydim sanırım. Kitabın üslubu ve yazarın anlattığı dünya bana bir hayli ağır gelmişti. Yıllar sonra yeraltı edebiyatına ilgi duyup bu türün dünyaca ünlü yazarlarını okuyunca ve edebiyatla akademik düzeyde de ilgilenmeye başlayınca romanın edebiyatımızdaki önemini daha iyi anladım. Gıli Gıli'si, Gaftici'si, Tina'sı ve Salih'iyle tüm Kolera sakinleri başta bir dünyanın diliyle konuşuyorlardı ve Kaçan'ın dünyası tamamen yerli ve mahalliydi. Okuduğum kitaplar arasında argoyu bu kadar yerinde ve güzel kullanan başka bir romana rastlamadım. 

Metin Kaçan'ın ölümünden sonra edebiyatımıza kattıkları değil, kişiliği ve eylemleri üzerine konuşuldu daha çok. Sosyal medyada yapılan yorumlar beni çok rahatsız etti. Biz ölülere bile saygısı olmayan insanlara dönüşmüşüz meğer. İnsanlar bilgi sahibi olmadıkları bir konuda bile konunun uzmanıymış gibi ahkam kesebiliyorlar. Aslında Metin Kaçan'ın tecavüz suçundan yargılandığını, hüküm giydiğini ve davanın tam bir sonuca bağlanamadığını intiharından sonra yazar hakkında yapılan yorumları okurken öğrendim. Yazarların yaşamlarına ilgi duyarım aslında ama 1995'te yaşanan bu olayı duymamışım. 

Yapılan yorumlarda büyük bir yazardı, Kolera onsuz öksüz kaldı diyerek Metin Kaçan'ı göklere çıkaranlar olduğu gibi dünya bir pislikten, tecavüzcüden kurtuldu diyerek etmedikleri hakaret bırakmayan insanlar da vardı. Bu yorumları okurken yazarın yaşamının ve kişiliğinin eserlerinin önüne geçip geçmeyeceğini düşündüm. Eğer iddia edildiği gibi Metin Kaçan bir tecavüzcü olsaydı Ağır Roman'ı sevmeyecek miydim? Hayır bence Kaçan'ın kişiliği Ağır Roman'ın büyük bir eser olarak adlandırılmasını engellemez. Kişilik olarak bir yazara ya da şaire saygı duymayabilirim, ideolojisini ve dünya görüşünü benimsemeyebilirim. Zaten edebiyat tarihinde bize bunu düşündüren ilk yazar da Metin Kaçan değil. Edebiyatta kişisel görüşlerin ve beğenilerin eserin değerlendirilmesini ne yönde etkilediği tartışılan bir mesele. 

Sonuçta Metin Kaçan kendi isteğiyle bu hayattan gittiği için hakkındaki gerçeği tam olarak bilemeyeceğiz ancak yazarın romanının adı gibi ağır bir yaşam yaşadığı görülüyor. Adını arama motoruna her yazdığınızda yazar kimliğinden önce tecavüzcü kelimesinin gelmesi büyük bir travma olsa gerek. Yazmak ağır bir yük bazıları için. Sanırım Kaçan kendi türünde tek ve büyük bir roman yazarak bu yükü taşıdı ve yazı onun laneti oldu. Yazmak onu mutlu etmedi. Yazarın birkaç eseri daha var ama hiçbiri Ağır Roman'ın önüne geçemedi. Yakınları büyük bir dehaya sahip olduğunu, sürekli yazdığını ama yazdıklarını yakıp yok etmeyi seçtiğini, aslında yazacağı pek çok şey olduğunu söylüyor. Maalesef ki özgün bir anlatı dünyası olan bu yazarı daha çok tanıyamadık. Ölüsünü bile rahat bırakmadık, arkasından söylenmeyen şey kalmadı. 

Son sözüm konuşurken çok cesur olamayıp klavyelerinin başına geçince herkese her şeyi söyleyebileceklerini sanan ergen sosyal medya kullanıcılarına: putlaştırdığınız sanal dünyanız gün olur sizin de bir açığınızı yakalar, biz de o zaman anlayıp dinlemeden sizi tek bir sözcükle yaftalarız. Nasılsa şimdilik hepimiz ölümüne kadar hayattayız. 

6 Kasım 2012 Salı

Kırık Dökük Birkaç Monolog 3


Hayatta hayal kırıklığıyla dolu anların mutlulukla dolu anlardan daha fazla olduğunu anladığında büyümüşsün demektir. Mutsuzluk demiyorum, hayal kırıklığı diyorum; çünkü mutsuzluk sürekli yaşanan bir durum değil , anlık bir durum. Evet çok klasik olacak ama söylemek zorundayım. Sevdiklerin, ailen yanındaysa, sağlık sorunun yoksa, işin ve az da olsa maddi imkanın varsa sürekli bir mutsuzluktan bahsetmek ayıptır çünkü. Bazı şeyler için şükretmek gerekir. Ama yine de mutlu anların fazlalığı hayal kırıklıklarını azaltmaz. Hayat dediğimiz şey hayal kırıklıklarının toplamından ibarettir. İlla ki birileri seni sırtından vurur, kazıklar, sana hak ettiğin değeri vermez ya da seni görmezden gelir. 

Bazı insanları görmek de hayal kırıklığı yaratır. Sen onu gördüğünde yaşayacağın mutluluğa dair hayaller kurarsın. Söylemek istediklerini önceden biçip tartarsın kafanda. En sevdiğin renkteki kazağını giyer, en sevdiğin ruju sürersin onu göreceğim diye. Ama gördüğün andan itibaren kafanda kurduklarının  gerçekleşmediğini görürsün ve keşke onu görmeseydim dersin. Bazı şeylerin sadece bir kişinin istemesiyle olmayacağını anlarsın. Bazı insanların önünde kalın, aşılmaz duvarları vardır, onları aşıp da kendilerine ulaşmak mümkün değildir. Kendilerini kapatmışlardır sana karşı, Üstelik de herkese açmışken. Senin ona söyleyecek güzel cümlelerin vardır. Ama ağzından dökülenler basit, sıradan, gündelik hayata dair önemsiz birkaç ayrıntıdır.

Geç bu hayal kırıklığı masalını, mantıklı düşün deyip huzurlu bir uykuya dalarsın. Ama uykunda bilinçaltın rahat bırakmaz seni bu sefer. Bilincinde eskisi kadar geniş bir yer ayırmadığını zannettiğin kişi bilinçaltının bilinmez dehlizlerinde yer edinmiştir Sigmund Freud'u haklı çıkarırcasına. Sonra uyumak ve hep uyumak istersin hayal kırıklığı yaratan o yüzü unutmak için.

23 Eylül 2012 Pazar

İzlenimler, tavsiyeler vesaire...


Kanal D'de Kayıp Şehir adlı bir dizi başladı. Şöyle  neymiş, ne değilmiş bir bakayım derken senaristler arasında Murat Uyurkulak ve Hakan Bıçakcı isimlerini görünce hemen ekrana yapıştım. Murat Uyurkulak Tol romanı ve Bazuka isimli öykü kitabının yazarı. (Bir de Har diye bir romanı var ama ben okumadım.) Hakan Bıçakcı ise Afili Filintalar'daki yazılarını okuduğum bir yazardı. Bu yaz da Ben Tek Siz Hepiniz isimli hikaye kitabını okumuştum. Bu iki isim bir araya gelince nasıl bir iş çıkar diye merak ettim. (Yıldırım Türker ve bir iki isim daha var senaristler arasında.)
Dizi genel olarak başarılı ama çok daha iyisi olabilirdi. Bir kere hikaye biraz sıradan. Karadeniz'den gelip İstanbul'da tutunmayan çalışan çok çocuklu fakir bir ailenin öyküsü anlatılıyor. Mahsun Kırmızıgül sayesinde bu konuya epey aşina olduk zaten. Bir de zengin-fakir karşıtlığı da çokça işlenen bir tema. Mesela ilk bölümde anne, ailesi aç olduğu için et çalıyor ama sonra gururuna yediremeyip etleri sokak köpeklerine dağıtıyor. Bu tarz sahneler o kadar çok işlendi ki Türk sinemasında artık sıkıldık. Bunlar dizinin eksik yanları ama karakter yaratımı ve öyküleme tarzı başarılı. Arka sokakların yaşamı, sinema estetiğiyle ve edebi bir dille anlatılıyor. Argo ve sert diyaloglara da yer veriliyor. Farklı bir iş olduğu için alışkanlıklarından vazgeçmeyi sevmeyen dizikoliklerimiz pek beğenmeyecektir diziyi.
Bu arada dizideki İrfan karakteri ve onu canlandıran İlker Kaleli çok sevimli.Uğur Polat her zamanki gibi döktürüyor, Gökçe Bahadır ise kalıplarının dışına çıkarak çok farklı bir karakter çiziyor.
Dizi yayından kaldırılmazsa Murat Uyurkulak ve Hakan Bıçakcı'nın daha iyi bir iş çıkartacağını düşünüyorum. Takipteyim bir süre daha. Tavsiye ederim herkese :)

Hamiş: Bu arada bu kadar dizi izlersem doktora tezini kim yazacak diye düşünmedim değil.


Behzat Ç'yi sevmem için birçok neden var ama sadece bu diyaloglar bile yeter sanırım. Adalet arayışından vazgeçmeyeceğini söyleyen Savcı Esra'ya Behzat'ın yanıtı şöyle olur: "Artık senin hukukun yok, bitti o. Onların hukuku var."
Bu diyalogları yazan senarist Ercan Mehmet Erdem'i tebrik etmek gerek cesaretinden dolayı. Daha aylar önce hukukun simgesi Esra'yı öldürerek adalet sistemimizin işleyişini eleştirmiş ve bugün yaşananlara bir gönderme yapmıştı. Dizinin sevilmesinin nedenlerinden biri de bol entrikalı aile dramalarının izlendiği bir ülkede gündemi yakalayan ve eleştiri yapmaktan çekinmeyen bir dizi olması zaten.
Yeni sezonda Behzat'ın derin devletle mücadelesini izleyeceğiz. Polisiye hikâyeler yerine siyasi entrikaları izlemek daha keyifli olacak bence. Ama önce birkaç bölüm Behzat'ın çıldırmasını ve kendi hayaletleriyle konuşmasını izleyecekmişiz gibi görünüyor.
Yalnız dizinin cuma günü 23.15'e alınması pek hoş olmadı. Alıştığımız gün ve saatinde kalsa iyiydi ama birilerini rahatsız etti tabi dizinin erken saatte gösterilmesi.