15 Şubat 2014 Cumartesi

Kanalları ve Kuleleriyle Müsemma İki Belçika Şehri: Gent ve Brugge

Belçika'ya turistik amaçlı gitmemiştim aslında ama oralara kadar gitmişken kısa bir Belçika turu yapayım istedim.  Şubat ayında bir hayli soğuk olduğu için kış mevsiminde burayı ziyaret etmenizi pek önermem ama bir gün yolunuz Belçika'ya düşerse size bahsedeceğim dört şehri mutlaka görmelisiniz. Önce Gent ve Brugge'ü tanıtacağım size, diğer yazımda ise Brüksel ve Antwepen'i.
Gent: Ben bir hafta boyunca Gent'te (Ghent, Gand diye de yazılıyor.) yaşayan kuzenimin evinde kaldığım için seyahat sırasında en çok kanalları ve mimari yapılarıyla öne çıkan bu küçük Avrupa kentini gezme imkânı buldum. Gent, Belçika'nın üçüncü büyük kenti. Bilmeyenler için söyleyeyim Flaman, Fransız ve Almanların yaşadığı bir ülke olan Belçika, federal bir ülke yapısına sahip. Ülke; Flaman, Valon (Fransız) ve Başkent Brüksel Bölgesi olarak üç bölgeye ayrılmış durumda. Üniversite şehri olarak da ön plana çıkan Gent, Flaman bölgesinde bulunuyor.

Şehrin gezilmesi gereken yerlerine şöyle bir göz atarsak öncelikli olarak kanal boyunda yer alan Graslei ve Korenlei  rıhtımlarını ve tarihi yürüyüş yolunu gezmek gerek. Şehrin merkezi olan bu nokta, Ortaçağ mimarisinin ürünü olan görkemli binalar, restoranlar ve barlarla dolu. Aynı yerde yer alan Aziz Michael Köprüsü'nün ihtişamlı bir güzelliği var. Önünde fotoğraf çekmemek olmaz.  Bu yürüyüş yolunu hem gündüz hem de gece ziyaret etmenizi öneririm. Şehir çok güzel ışıklandırılmış, hatta bununla ilgili bir ödül bile almış. 2004'te Uluslararası şehir-insan-ışık ödülüne layık görülen kentte ışık festivali de yapılıyor. Gent'e yazın giderseniz kanalda tekne turu mutlaka yapılmalı. Kışın kanal etrafında pek hareketlilik olmasa da yazın kanal bölgesi bir hayli kalabalık oluyor ve burada çeşitli etkinlikler, festivaller yapılıyormuş. Gent tam bir festival şehri zaten. Yılın her mevsiminde yapılan bu etkinliklere ayrıca göz atılabilir.

Aziz Michael Köprüsü
Gent'in Unesco Dünya Mirası Listesi'nde de yer alan üç görkemli kulesi var. Bu üç kule (St. Nicolas, Beffroi, St. Bavon) şehrin her yerinden görülebiliyor. İsteyenler bu kulelere çıkıp Gent'e tepeden bakabilir. Aziz Michael Köprüsü'ne çıktığınızda da bu üç kuleyi aynı anda görebiliyorsunuz, işte başka bir fotoğraf noktası daha.
Gent'e yukarıdan bakmak istiyorsanız Gravensteen Kalesi'ne (Kontlar Şatosu da deniyor.) çıkabilirsiniz. Giriş 10 euro idi ama görevli beni genç görmüş olacak ki bana "young adult" bileti verdi. Bu biletin fiyatı ise 6 euro. Yukarıya çıkmak için asansör yok ama merdiven sayısı da fazla değildi. Ben direkt kalenin en tepesine çıkıp manzarayı seyrettim, içerideki işkence müzesi ilgimi çekmedi ama bir ara gözüm kaydı, acayip işkence aletleri gördüm. Gent'te birkaç müze de var ama ben kısa süreli ziyaretlerde müze gezmeyi pek sevmiyorum.

Gent'in gece görünüşü
Gent çok büyük bir şehir olmadığı için bir gün içinde rahatlıkla gezilebilir. Yukarıda kısaca bahsettiğim yerleri gezdikten sonra şehrin sokaklarında rastgele gezmeye ve kaybolmaya başlayabilirsiniz artık. Zira ben klasik turistik mekânları gezdikten sonra ara sokaklara dalıp kaybolmayı ve ilginç şeylerle karşılaşmayı çok seviyorum. Bu biraz yorucu bir uğraş aslında,  ama risk almaya değer. Gent ara sokaklarında gezdiğinizde güzel binalarla, restoranlarla ve sokak sanatıyla karşılaşabileceğiniz bir şehir. Ben binaların süslemelerine bayıldım mesela.
Gent'in en güzel sokaklarından biri Patershol Sokağı. Burada Flaman yemekleri yapan restoranlar var. Bunların çoğu akşam saatlerinde açılıyor. Gözlemlediğim kadarıyla Flamanların çoğu akşam yemeklerini dışarıda yemeyi tercih ediyor. Gündüz saatlerinde boş ya da kapalı olan pek çok mekân akşamları tıklık tıklım dolu. Belçika'da çok sayıda bar da var. Meşhur Belçika biralarını buralarda tadabilirsiniz. Kafelerin müdavlerinin yaş ortalaması oldukça yüksek. Bunun bir nedeni Avrupa'daki genç nüfusun azlığı ise bir diğer nedeni de gençlerin  marketlerden aldıkları yiyecekleri  kanal boyuna oturup yemeyi tercih etmeleri olsa gerek. Örneğin kahve içmek için oturduğum kafede benim dışımda genç biri yoktu. Müşterilerin hepsi Haneke'nin Aşk (Amour) filmindeki çifti andırıyordu.
Belçika'da çok sayıda Türk yaşadığı için Gent'te de pek çok Türk lokantası var. Oudburg Caddesi 42 numarada yer alan Ankara restoranı oldukça popüler bir mekân ve Flamanların da sıkça uğradıkları bir yer. Ancak ben gittiği her ülkede Türk lokantası arayan turist kafasını bir türlü anlayamadığım için Türk restoranlarına uğramadım.


 Brugge: Belçika'ya gitmeden önce okuduğum blog yazılarında oldukça övülen bu kenti çok merak etmiştim. Unesco'nun Dünya Mirası Listesi'nde yer alan bu şehir görülmeli elbette ama Gent'e çok benzediği için bana pek ilginç gelmedi. Brugge'e oldukça soğuk bir günde gitmemin ve ziyaretimi biraz kısa kesmemin de etkisi vardır bunda ama pek çok  gezginin aksine Brugge ile karşılaştırdığımda Gent'i daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Brugge küçük bir kanallar şehri olduğu için aşıklar şehri olarak da tanımlanıyor. Bu şehrin romantik havasının büyüsüne kapılmak için ilkbahar ve sonbaharda tekrar gitmeli belki de.

Küçük bir şehir olan Brugge'ün  (Fransızca Bruges) gezilmesi gereken noktaları ise şöyle: Kentin tam merkezi çeşitli binaların, kiliselerin ve restoranların olduğu açık ve geniş bir alan. Buraya The Markt, Burg, Belfry and Market Halls gibi isimler veriliyor. Burada pek çok fayton var. Brugge'de yapılacak en iyi şeylerden biri bir fayton turuna katılmak. Bunun dışında kanal turları yine çok meşhur. Brugge'de de Ortaçağ'dan kalma eski binalar var. II. Dünya Savaşı sırasında da zarar görmemiş bu binalar. Bu şehrin sokaklarında yürürken kendinizi 2000'li yıllarda hissetmeyeceğiniz kesin. Benim Brugge'deki favorim Bruges Art Route adı verilen, yel değirmenlerinin sıralandığı yeşil bir yol. Burası -henüz görmesem de- Hollanda'yı hatırlattı bana.
Belki Unesco nedeniyledir Brugge biraz pahalı bir kent. O yüzden buradaki restoranları pek tavsiye etmiyorum. Bizim oturduğumuz bir mekânda kahve 2 euro, su 6 euroydu mesela. Avrupa'da su kahveden pahalı oluyor genellikle.
Sağır sultan bile duymuştur ama Belçika; çikolatası, birası, patatesi, midyesi ve waffle'ı ile meşhur. Brugge'de her yer çikolata dükkânıyla dolu. O kadar çok çeşit var ki insan hangisini alacağını şaşırıyor. Diğer yazımda çikolata ve waffledan biraz daha ayrıntılı bahsedeceğim ama çikolata alacaksanız Brugge'den almayın derim. Ben Brugge'den aldığım çikolataların çok daha ucuzuna Brüksel'de rastlayınca biraz üzülmüştüm çünkü. Brugge'de merak ettiğim mekânların başında çikolata ve patates müzeleleri geliyordu ama vakit darlığı nedeniyle burada da müzeleleri gezemedim.

Brugge'de dolaşırken dantel dükkanlarına da bir göz atın. Burası dantel (rahibe işi deniyor) ve goblen işlemeli ürünleriyle de bir hayli meşhur çünkü. Ben gittiğim şehirlerden magnet ve kitap ayracı alırım mutlaka. Brugge'de de dantelden yapılmış kitap ayraçları buldum.
Bence bir yeri güzelleştiren şeylerin başında yeşil ve mavilin uyumu gelir ki bu özellik hem Gent'te hem de Brugge'de var. Bu iki şehir mimari yapıları, kuleleri, her biri ayrı bir renge boyanmış masal evleriyle de öne çıkıyor. Üstelik oldukça temiz, sessiz ve huzurlu bir ortama sahipler. Ahh tabii ki bir de o muhteşem çikolata kokusu. Ayrıntılar 2. yazımda :)

25 Ocak 2014 Cumartesi

Teoman'a Güzelleme

Teoman benim gençlik idolümdü, hâlâ da en sevdiğim müzisyendir. Lise ve üniversite yıllarımda konserlerine gider, tüm röportajlarını okur, fotoğraflarını odamın duvarına asardım. Bu fotoğrafların bazıları halen dolabımın üzerini süslüyor, kaldırıp atmaya kıyamıyorum. Teoman müziğe ara verip geri döndükten sonra eskisi gibi başarılı olamayacağını düşünürken geçen haftaki Ankara konserinde bir kez daha anladım ki Teoman bir efsane ve bundan sonra tek bir şarkı bile yazmasa dahi hep öyle kalacak. Bu konserden sonra Teoman'ı ne kadar özlediğimi fark ettim ve birkaç sene önce yazdığım bir yazıyı buldum bilgisayarda. Teoman 2011'in yazında müziği bıraktığını duyurunca ben de o günü yas günü ilan etmiş ve bir hayli üzülmüştüm. Şimdi o yazıyı bloguma eklemek istedim. Hem belki Teoman da okur bir gün :) 


Türk rock müziğinin en önemli temsilcilerinden Teoman’ın internet sitesinde yayımladığı bir yazıyla müziği bıraktığını açıklaması son birkaç gündür gündemi oldukça meşgul etti, hatta toplumsal bir mesele haline geldi. Medyada, sosyal paylaşım sitelerinde, sözlüklerde bu konu tartışıldı. Her konuda bir fikri olan toplumsal karar mercileri çeşitli yorumlarda bulundu. Teoman’ın müziği, yaşam tarzı, fikirleri, hatta kadın, alkol ve seks düşkünlüğü üzerine söylenmeyen kalmadı. Teoman’ın müziği bırakma nedenleri sorgulanırken referandumda evet dediği için hayranlarının tepkisini çektiği, reklam yapmak istediği, yakında intihar edeceği yolunda çeşitli komplo teorileri bile üretildi. Bu yorumlardan anlaşıldığına göre Teoman, seveni de sevmeyeni de çok olan bir sanatçı. Ancak inkâr edilemeyecek bir gerçek var ki Teoman; kimi zaman bir şair kimi zaman bir hikaye anlatıcısı kimliğiyle yazdığı şarkı sözleri, her zaman ses getiren albümleri ve konserleri, aykırı duruşu ve yaşam tarzı ile 90’ların ikinci yarısından günümüze kadar gelen döneme damga vurmuş önemli bir müzisyen. Ayrıca ardılları olan genç müzisyen ve gruplara Türkiye’de gerçek anlamda rock müziğin yapılabileceğini gösteren, ilham verici ve öncü bir müzisyen.

Teoman ilk veda mektubunda müziği bırakmasını yaşadığı mutsuzluk ve hayal kırıklığıyla açıklamış ve yeni bir hayat kurma özlemi içinde olduğunu yazmıştı. Ancak kendi ifadesiyle edebiyat şehvetiyle yazdığını söylediği bu mektuptan sonra o kadar çok şey söylendi ki Teoman bütün samimiyetiyle ikinci bir mektup yazma gereği duydu. Bu mektupta Teoman, kendisine biçilen rolleri giymekten sıkıldığı ve artık sadece kendi hayatını yaşamak istediği için müziği bıraktığını söylüyor. Yani neticede Teoman sadece özgür olmak istiyor. Sanat, insanın kendisini ifade etme ve somut dünyadaki varlığını anlamlandırma yoludur. Sanatsal üretim için mutlak bir özgürlüğe ihtiyaç vardır. Kendisine ait özgürlük alanı sınırlandırıldığı ya da yok edildiği zaman, sanatçı yarattıklarını dilediği gibi ortaya koyamaz. Bu yüzden de küser, kırılır, hayal kırıklığına uğrar ya da ürünlerini geniş kitlelerle paylaşmama yolunu seçer. Teoman’ın yaptığı da bu.

Teoman’ın özgürlük alanının kısıtlandığını hissetmesinin bir başka nedeni de yıllar içinde büyük kitlelere ulaşıp hatırı sayılır bir ün elde etmesi ve popüler bir kimlik kazanmasıdır. Teoman artık özel hayatıyla da sürekli gündeme gelen bir rock stara ya da pop figürüne dönüşmüştür. Oysa gerçekte Teoman’ın müziği de yaşam tarzı da popüler kültürün kitlelere dayattığı kalıpların dışındadır, kendine özgüdür. Onu yakından takip edenlerin bildikleri gibi sadece müzik yapmak isteyen, şan- şöhret peşinde koşmayan, ukala ve soğuk görünüşünün aksine bir hayli duygusal ve kırılgan olduğu anlaşılan Teoman; gerçek ile yalanın, var olan ile algının birbirine karıştığı bir dünyada olmadığı biri gibi görünen ve anlaşılamayan bir sanatçı kimliği kazanır. Teoman’ın ulaşmak istediği nokta ile popüler kültürün onu ulaştırdığı nokta birbirine zıttır. Özellikle son birkaç yıldır Teoman’ın içkiye ve kadınlara düşkün bir popüler kültür figürü olarak algılandığını ve bunun sanatıyla ilgili algının önüne geçtiğini görmek mümkün. Sistemle uzlaşması mümkün olmayan bir müzik türünü icra eden Teoman,  sanatından çok kişiliği ve yaşam tarzıyla değerlendirmeye başlanmış; popüler kültür unsurlarını eleştirmesine rağmen zamanla onun bir parçası olmaktan kurtulamamıştır. Onun bir pop figürü olarak algılandığını gösteren önemli bir örnek de müziği bırakacağını açıklamasından sonra internetteki sözlük yazarlarının Teoman’ı popüler kültürün en simgesel ismi Serdar Ortaç’la aynı kefeye koymaları ve onu da müziği bırakmaya çağırmalarıdır.

Teoman’ın şarkılarının ve kişiliğinin hayatımda önemli bir yeri var. Ama bu bir “Teoman’a Güzelleme” yazısı değil. Teoman her ne kadar müziği kişisel sebeplerden dolayı bıraktığını söylese de bana göre bunun ardında son zamanlarda ülkemizde, hatta tüm dünyada yazan, çizen, okuyan, düşünen, eleştiren birçok insanın içinde bulunduğu karamsar, yorgun, kırgın ve umutsuz bir ruh halinin etkisi var. Özgürlüğü elinden alınmış insanlar olarak istemediğimiz hayatlar yaşıyor, çeşitli rollere bürünüyor ve olduğumuzdan farklı görünüyoruz. Ece Temelkuran “Herkesin Keyfi Yerinde” (01.08.2011, Habertürk) adlı köşe yazısında “Bu ülke bizden en çok neyimizi alıyor diye düşünüyordum. Sanırım olabileceğimiz, yapabileceğimiz şeyleri çalıyor.” derken çok haklı. Teoman; iyi bir müzisyen olmak istedi, yanlış anlaşılan bir popüler kültür figürü değil. Kaliteli şarkılar yapmak istedi, birkaç günde tüketilerek unutulacak şarkılar değil. Bu yüzden bence onu ve tabii tüm sanatçıları özgür bırakmalı; olmak istedikleri kişileri olmalarına ve yapmak istediklerini yapmalarına izin vermeliyiz. 

5 Ocak 2014 Pazar

Hem Neşeli Hem Hüzünlü Memleket: Arnavutluk


Durres'ta kahve keyfi yaparken
Sana dün bir tepeden baktım ey aziz Berat!



Geçtiğimiz kasım ayında Tiran'daki Bedir Üniversitesi'nde düzenlenen "Balkanlarda Türkçe" temalı bir konferansa katıldım.  Tiran'a gitme amacım tamamen bilimseldi anlayacağınız ama gitmişken şöyle kısa bir Arnavutluk turu da yaptım. İzlenimlerimi paylaşmaya başkent Tiran'ı anlatarak başlayayım o zaman:
Tiran: Arnavutluk'un (Orada Albania deniyor.) başkenti çok turistik bir şehir değil. Merkezdeki birkaç mekân dışında görülebilecek fazla yer yok. Tiran'ın merkezindeki İskender Bey (Arnavutların deyişiyle Skenderbeg) Meydanı, bu bölgenin en civcivli yeri. Osmanlıya karşı ayaklanan ve Arnavut birliğini sağlayan İskender Bey, Arnavutlar için önemli bir lider konumunda hâlâ. Ülke sınırları içinde İskender Bey adına yapılan pek çok heykelle karşılaşmak mümkün.

Meydanda Osmanlı döneminden kalma Saat Kulesi ve Ethem Bey Camisi var. Meydan akşam saatlerinde güzel bir şekilde aydınlatılıyor. Burayı akşam görmenizi tavsiye ederim.Ulusal Müze ve Opera Binası da aynı meydanda bulunuyor. Meydanın tam ortasında ise İskender Bey'in heykeli var. Meydanın civarındaki sokaklarda ve Murat Toptani caddesinde yürürseniz irili ufaklı kahve ve restoranlarla karşılaşabilirsiniz. 

Saat Kulesi

Saat Kulesi ve Ethem Bey Camisi'nin gece görünüşü
Tiran'ın merkezindeki bir diğer mekân da Enver Hoca Piramidi. Enver Hoca 40 yılı aşkın bir süre Arnavutluk'u yöneten liderin adı. Aslında piramidin bulunduğu yeri Hoca, kendi mezarı için ayırmış ama  burası şimdilerde kültür merkezi olarak kullanılıyor.  Piramidin karşısında ise Barış Çanı yer alıyor.
Arnavutluk yoksul bir ülke. Yoksulluğun izlerini başkent sokaklarında yürürken görebiliyorsunuz Binaların çoğu bakımsız ve eski. Binaların bazıları çeşitli desenlerle boyanıp güzelleştirilmeye çalışılmış. Bunun dışında sokakların biraz kirli olduğunu da eklemek gerek. Şehirde seyyar satıcılar ve dilenciler de çok fazla. Hemen hemen her sokakta bir satıcıyla karşılaşmak mümkün. Buna rağmen tehlikeli bir şehir görüntüsü vermedi bana Tiran. Kendimi güvende hissettim. Ayrıca insanları da çok yardımsever. 
Enver Hoca Piramidi


Arnavut kaldırımlı taş sokaktaki dükkanlar

Kruja Antik Kenti: Burası Tiran'a 47 km uzaklıkta bulunan eski bir kent. Bizanslılar tarafından inşa edilmiş Kruja Kalesi'ne ulaşmak için Arnavut kaldırımlı taş bir yolda yürümeniz gerekiyor. Buraya topukluyla falan gideyim demeyim; zira gerçek bir Arnavut kaldırımı üzerinde yürüyorsunuz. Kaleye giden yolda pek çok dükkan sıralanmış. Antika ürünler, el işleri, Arnavutluk'a özgü hediyelik eşyalar satıyorlar.Kalenin içindeki müzeye girdiğinizde Arnavutların tarihi ve bu tarihe yön veren kişiler hakkında bilgi edinebilirsiniz. Kalenin en üst katından kuşbakışı Kruja manzarası ise akşam güneş batarken çok etkileyici. 

Durres: Ülkenin Tiran'dan sonraki ikinci büyük kenti olan Durres, Adriyatik Denizi kıyısında bulunuyor. İtalya'ya da oldukça yakın. Bize söylenene göre burası yazları çok turist çeken bir yermiş. Kentte çok fazla tarihi mekân var ama biz gezme imkânı bulamadık . Sadece kenti yukarıdan gören bir kahvede kahvemizi içerken, az da olsa deniz manzarası görebildik. 
Berat: Berat Tiran'dan 130 km uzakta olmasına rağmen yolculuk yolların kötülüğü nedeniyle uzun sürüyor. Yol boyunca dışarıya bakarken dikkatimi çeken iki şey var. İlki yol kenarlarına belli aralıklarla yapılmış, köstebek yuvasını andıran beton yapılar. Bunker adı verilen bu yapıları ülkesini Rusya'dan gelebilecek olası tehlikelerden korumak için Enver Hoca yaptırmış. İkinci ayrıntı ise evlerin çeşitli yerlerine asılmış oyuncak bebekler (genellikle ayı). Bunun ne anlama geldiğinden emin değilim ama bir çeşit uğur olabilir.
Berat, Arnavutluk'un Safranbolu'su olarak tanımlanıyor. Osmanlı mimarisinin özelliklerinin görüldüğü yapıların çoğu korunmuş. Şehrin en yüksek noktasında bulunan Berat Kalesi'nde yürürken kendinizi Türkiye'deymiş gibi hissediyorsunuz. 

Şimdi de birkaç kısa not: 
Kültür: Balkan kültürüne aşina olduğum için Arnavutluk'un beklediğim gibi bir ülke olduğunu söyleyebilirim. Balkanlıların kendilerine özgü neşeleri ve hayata bağlılığı Arnavutlarda da var ama aynı zamanda savaşlar ve baskıcı rejimler altında ezildikleri için kederli ve hüzünlü de bu yörenin insanları. Bu coğrafyada yaşanan acılar insanların yüzüne de yansımış. Bu yüzden Balkanlarda olmak hem sonsuz bir coşku duymak hem de hüzünlenmek demektir benim için.
Son yıllarda İtalyan kültürünün büyük bir ağırlığı varmış Arnavutluk'ta. Ülkedeki işsizlik nedeniyle İtalya'ya çalışmaya gitmiş Arnavutların büyük bir kısmı. İtalyan mutfağı da oldukça popüler hale gelmiş.. Macchiato da en çok içilen kahvelerden. 
Osmanlı ismini duymaktan pek hoşlanmıyor Arnavutlar. Türk kelimesini kullanınca daha ılımlı bakıyorlar. Türk okullarının açılmasıyla birlikte Türkçe öğrenenlerin sayısı artmış. Ülkede gençlerin çoğu İngilizce ve İtalyanca biliyor. Eğitime çok önem veren Arnavutlar yabancı dil öğrenme konusunda da bir haylı hevesliler. Buna yine uzun yıllar dışarıya kapalı bir toplum olarak yaşamaları neden olmuş. Tiran'ın merkezinde binlerce küçük üniversite var. 
Dil: Arnavutça-Türkçede ortak kullanılan çok sayıda sözcük var. Özellikle evlerimizde kullandığımız perde, bıçak, çakmak gibi nesne isimlerinde görülüyor benzerlik. Arnavut televizyonlarında gösterilen Türk dizileri de oldukça popüler. Türk edebiyatının pek çok eseri de Arnavutçaya çevrilmiş. Hakan BIçakçı, Murat Uyurkulak gibi genç yazarların eserleri bile Arnavutça okunabiliyor.
Din: Enver Hoca döneminde -1967'de- resmi olarak ilk ateist devlet olmuş Arnavutluk. Bugün ise Müslüman ve Hristiyan halk çoğunluğu oluşturuyor. Osmanlı döneminde ise burada Bektaşilik yaygınmış. Bektaşiliğin izlerini görmek mümkün hâlâ. Kruja'nın yüksek bir yerinde Sarı Saltuk türbesi var. Türbenin girişinde ise Sarı Saltuk'un ayakizleri olduğuna inanılıyor.
Ulaşım: Tiran'da ulaşımı taksiyle sağlayabilirsiniz, fiyatlar uygun. Ancak taksiler de oldukça eski ve taksicilerin çoğu güzergahlar hakkında pek bilgi sahibi değil. Kaldığım otelden merkezdeki üniversiteye gitmek için bindiğim takside taksici adresi bulmak için bayağı uğraştı. Oysa mesafe oldukça yakındı.
Yemek: Son olarak yemece-içmeceden bahsetmeden olmaz. Ben de kendi çapımda bir gurme sayılırım henüz Vedat Milor mertebesine eremesem de. Diğer Balkan mutfaklarında da olduğu gibi ağırlıklı olarak hamurişi ve etle besleniyor Arnavutlar. Börek (byrek) ve pasta satan pastiçerilerin (pastane) sayısı çok fazla. Arnavut ciğeri ve elbasan tava bizde de sık sık tüketilen iki meşhur yemeği Arnavutların. Maalesef ciğer yiyemedim ama her gittiğim yerde elbasan tavaya maruz kaldım. Elbasan, Arnavutluk'taki bir şehrin adı. Elbasan tava bildiğiniz gibi daha çok kuzu etiyle yapılan bir yemek. 

Bir başka Balkan gezisinde görüşmek üzere. Şimdilik lamtumirë...
Arka fonda Kruja Kalesi

9 Kasım 2013 Cumartesi

Bir Haymatlosun Güncesi 3


Dün okuduğum  roman Nabokov'dan bir alıntıyla başlıyordu: "Az insan tanıyor ve kimseyi de sevmiyordum." 

Az insan tanımıyorum belki ama sevdiğim insan sayısı çok az gerçekten. Eskiden de böyle miydi emin değilim. O yüzden insanlarla ilgili hissettiklerimin büyümekle alakası var mı bilmiyorum.
Galiba hissizleşmeye başladım. Geçenlerde fark ettim bunu ve ürktüm biraz. Bizi biz yapan duygulardan uzaklaşırsak ne kalır geriye? Ama gerçek bu: His-siz-le-şi-yo-rum.
İnsanları iki dakika içinde onlarca yalan söylerken yakalayınca hissizleşiyorum. Sözleri başka gözleri başka olanları görünce hissizleşiyorum. Dinliyormuş gibi yapıp cep telefonuna göz atanları görünce hissizleşiyorum. Ortak bir geçmişin anısına sahip çıkamayacak kadar duyarsızlaşmış eski dostları hatırlayınca hissizleşiyorum.
Tutunacak bir şey arıyorum. Daha doğrusu birini. Bir aşık da olabilir bu kişi, bir dost da. Tutamak arıyorum işte. Bu yüzden belki de bana en yakın gelen roman kahramanıdır Aylak Adam.
İyi şeyler düşün ki iyi şeyler bulsun seni diyor evrenin iyimser pembe gözlüklüleri. Onlar böyle dedikçe çok fazla düşünme, üstüne düştükçe bulamazsın aradığını, vazgeç, bekle, o seni bulsun diyor içimdeki gerçekçi şeytanlar. Kime, neye inanacağımı şaşırıyorum. 
Bir yerlerden tutunmak istiyorum ben aslında his-set-mek...

1 Kasım 2013 Cuma

Londra Günlükleri 2: Londra'nın Parkları

Londra'ya hayran olmanız için pek çok sebep var ama bana göre Londra'da olmanın en güzel tarafı geniş alanlara yayılmış yemyeşil parklarında vakit geçirmek. Gezi olaylarında ve Odtü yolu meselesinde insanların neden bu kadar tepki verdiklerini anlamamakta direnenlerin yabancı ülkelere gidip yeşil alanların nasıl korunduğunu kendi gözleriyle de görmeleri gerekiyor sanırım.
Londra'da arkadaşlarınızla keyifli vakit geçirebileceğiz, hafta sonlarında ailenizle piknik yapabileceğiniz, oturup kitap okuyabileceğiniz, bisiklet sürebileceğiniz ya da hiçbir şey yapmadan sadece gökyüzünü seyredebileceğiniz yüzlerce park var. Üstelik bunların çoğu şehrin merkezinde. Buna rağmen parka girdiğinizde birden kendinizi başka bir aleme girmiş ve şehir hayatının karmaşasından uzaklaşmış gibi hissedebiliyorsunuz. Üstelik şehrin yalnızca iki ayaklı canlılara ait olmadığını da görüyorsunuz. Parklarda sincaplar, pelikanlar, kazlar, ördekler hatta geyikler var. Nedense İngilizlerin aklına bu devasa alanları tahrip edip yerlerine alışveriş merkezi yapmak gibi fikirler gelmemiş. 

Londra'daki parkların bir kısmı "Royal Parks" yani Kraliyet Parkları olarak geçiyor. Turistlerin en çok ziyaret ettiği parklar da bunlar. Büyük parkların dışında şehrin hemen hemen her yerinde irili-ufaklı parklara rastlamak mümkün. İşte size Londra'nın en meşhur parkları hakkında birkaç kısa izlenim: 

Hyde Park:  Filmlerden de aşina olduğunuz bu park,Londra'nın en popüler parkı. Hyde Park'ın ortasında Serpentine adı verilen yapay bir göl var. Londra'daki parkların çoğu birbirine benziyor. Bunların yapay/ doğal göl+ hayvanlar+ bahçeler bileşenlerinden oluştukları söylenebilir. Bu parka nedendir bilinmez genellikle Ortadoğulu turistler ilgi gösteriyor. Benim listemde en son sırada yer alıyor bu park. 

Londra'nın bütün parkları çok temiz. Ateş yakmanın, dolayısıyla mangal yapmanın yasak olduğu parkların içinde çok sayıda büfe ve restorana da rastlamıyorsunuz. Bu yüzden parklara tedarikli gitmek gerek. Yanınıza mutlaka yiyecek bir şeyler alın.
Serpentin'in kıyısına oturdum, gülümsedim :)

St. James's Park: Burası Londra'nın en turistik bölgelerinin tam ortasında yer alıyor. Parkın ortasındaki köprüde durup baktığınızda bir yanda London Eye görünüyor, diğer yanda Buckingham Palace. Bu parktan çıktıktan sonra Buckingham Palace'ın bulunduğu meydanda bir yürüyüş yapabilirsiniz. Hafta sonları meydan turist kaynıyor. Parkın Buckingham Palace'ı gören kapısından çıkıp biraz ilerlerseniz yolun karşısında ufak bir park olan Green Park'a da uğrayabilirsiniz. Park'ın bitiminde de metro istasyonu var.

Londra'da güneşin yüzünü gösterdiği zamanlarda parklar dolup taşıyor. Öğle arasında iş yerlerinden çıkanlar parklarda bir şeyler atıştırıyorlar. Ücretli şezlonglara uzanıp sohbet edenler, şampanyalarını içenler, hatta güneşlenenler oldukça keyifli görünüyor. 

Regent's Park: Burası benim Londra'daki favori parkım. Özellikle parkın içinde yer alan Queen Mary bahçeleri beni benden aldı diyebilirim. Botaniğe pek ilgim yoktur ama parkın içindeki bahçelerin önünde dakikalarca durup çiçekleri seyrettim. Doğa güzellikleri karşısında hayran kalıp uzun uzun tasvirler yapan romantik sanatkârlara hak verdiğimi söyleyebilirim. Parkın içinde  ayrıca büyük bir kriket alanı, yapay göl ve antik tiyatro bulunuyor. Parkın çok sayıdaki çıkışlarından biri sizi Primrose Hill'e götürecektir. Londra'ya tepeden bakabileceğiniz bu yere hava kararınca gitmenizi tavsiye ederim.






Kew Gardens: Bana göre yeryüzündeki cennet olan bu park anlatılmakla bitmez, dünya gözüyle görmek gerek. Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Kraliyet Botanik Bahçelerine giriş ücretli. Bahçelerin içinde bitki yetiştirilen özel alanlar, Kew Palace, çocuk oyun alanı, ağaçların üzerine yapılmış yürüyüş yolu vb. pek çok alan var. Bütün bir gününüzü burada geçirebilirsiniz. Parkın içinde, gölün bulunduğu alandaki sessizlik beni büyülemişti. Bugüne kadar burada yaşadığım huşû duygusunu hiçbir yerde yaşamadığımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Kew Gardens'taki bitki masası

Hampstead Heath: Burayı park olarak değil de Hampstead Çayırı olarak adlandırmak daha doğru. Londra'nın elit kesiminin yaşadığı kuzeydeki  Hampstead'de yer alan bu çayırda irili ufaklı pek çok yapay ve doğal göl bulunuyor. Üstelik bu göllerde yüzme imkânı da var. Bu göllerden biri sadece erkeklere ayrılmış. Bir hayli geniş bir alana yayılan bu çayırların yüksek tepelerine çıkıp Londra'ya tepeden bakabilirsiniz. Biraz ıssız bir bölge olduğu için mutlaka tedarikli gidin. Benim gibi parkın içinde kaybolmayın :) 

Richmond Park: Richmond, Londra'nın güneyinde yer alan bir sayfiye yeri. Londra'nın merkezi kadar popüler olmasa da benim Londra'daki favori mekânlarımdan olduğunu söyleyebilirim. Richmond, Thames Nehri kenarında bulunuyor. Burada nehir kenarındaki kafe ve barlarda oturduktan sonra yukarıya doğru çıkmaya başlayabilirsiniz. Nehir kenarından parka ulaşana kadar yine bahçeler var. Sonra Çamlıca Tepesi'ni andıran bir tepeden müthiş Thames manzarasını izleyebilirsiniz. Tepeden sonra biraz yürüyünce parka ulaşıyorsunuz. Parkın büyüklüğünü tahmin edemiyorum çünkü hepsini gezemedim. Aslında burası bir parktan çok daha fazlası bence. İngiliz filmlerinde gördüğümüz uzun, yeşil ve çitle çevrilmiş alanların fazlaca yer aldığı bu parkın en mühim evsahipleri farklı türlerdeki geyikler. Çok yaklaşmadan ve ürkütmeden geyiklere bakabilirsiniz. Richmond gibi büyüleyici bir yeri tekrar görmek için bile tekrar Londra'ya gidilebilir bence.

Richmond'ın geyikleri arka fonda.

Biz hâlâ yoldu, yeşil alandı, iki ağaçtı, alışveriş merkeziydi tartışaduralım gelişmiş ülkeler hakikaten bu konuları çoktan aşmış ve neden bu sıfatı aldıklarını kanıtlamışlar. Yaşam alanlarımızın kısıtlandığı, doğadan koparıldığımız, betonlar cumhuriyetinde gökyüzünü göremez hâle geldiğimiz bu ülkede insanca yaşayan Londralıları kıskanmıyor değilim bazen.  Çünkü  şairin dediği gibi "Gökyüzünü başımızın üstünde görmek bize yasak."

11 Ekim 2013 Cuma

Öykü yazma yeteneğim olsaydı eğer size Dobrucan Basri'nin öyküsünü anlatırdım. Dünyanın en güzel mavi gözlü insanıydı o. En şefkatli, iyi yürekli insanı. Güzel içer, okkalı küfürler ederdi.

Dedemdi.

On yıl olmuş onu kaybedeli. Bir filmde de dediği gibi unutmak mümkün değil ama hatırlamıyor bazen insan gidenlerin acısını. Yüreğim  mengene ile kıstırılmış gibi. Acıyor belli aralıklarla.

Yanımda olsa şimdi ben küçükken yaptığı gibi bakkala gider çikolatalar, bisküviler alırdı benim için. Arada bir gelip kontrol ederdi yaramazlık yapıyor muyum diye. Kulaklarını çekerdi beni üzen erkek çocuklarının.

Balkanların yakışıklı delikanlısı, Tatar Raviye'nin kocası, benim kocaman yürekli dedem... Ben ki hep kelimelerle uğraşırım. Sana olan özlemimi anlatmak için yetersiz kalıyor şimdi onlar.

22 Eylül 2013 Pazar

Kırık Dökük Birkaç Monolog 5

Bana ölüm hakkında yazılar yazdıran bu yılı hiç sevmedim. Hocamın ardından içimi dökmüştüm satırlara yaz başında. Bana her zaman hüzün veren Eylül'ün başında da oda arkadaşım Aysun bizi bırakıp gitti gencecik yaşta. Birlikte girmiştik Odtü'ye. Sınav gününü ve sonrasında yaşadığımız atama heyecanını çok iyi hatırlıyorum. Sınavın yapıldığı gün konuşmuştuk ilk önce. Kendinden emin duruşuyla, kılık-kıyafetiyle deneyimli bir öğretmen olarak görünmüştü gözüme. Onunla ilgili ilk izlenimim bu. Sınav sonrasında sınava birlikte girdiğimiz başka bir arkadaşımla Aysun'un sınavı kazanacağını konuşmuştuk. Birkaç gün sonra sonuçlar açıklanınca Aysun'la birlikte benim de sınavı kazandığımı öğrenmiştim. Hayatımızın en güzel anlarından biriydi kuşkusuz. İş sahibi olacaktık. Hem de Odtü gibi bir okulda. Nasıl da heyecanlanmıştık.

Yeni bir ortama alışmanın tedirginliğini birlikte yaşadık. Çatı'da cuma buluşmalarımız vardı. Sohbet ederdik, kimi zaman da dedikodu eksik olmazdı tabii. Hayallerimizi anlatırdık, kırgınlıklarımızı. Sonra neden bilmem eskisi kadar görüşemez olduk. Hayatta bazı şeylerin belli bir nedeni yok galiba. Öyle olması gerekiyor. Nedenler üstüne düşünmek insanı mutsuz ediyor. Şimdi diyorum keşke daha çok konuşsaydık, hayatı daha çok paylaşsaydık. Keşkelerin bir anlamı da yok ya. 

Ölüm herkes için kötü de hayallerini gerçekleştirdiğini görmeden, yaptığı işleri bitirmeden gidenlerin arkasından daha çok ağlıyor insan. Genç ölmek zor. Eylül'de genç ölmek daha da zor. Ölüm nasıl da sonlandırıyor bütün dünyevî meşguliyetleri. Daha doktora tezini bitirecektin Aysun. Bir dergi çıkaracaktık birlikte. Sevebileceğimiz bir adam bulacaktık. 

Yarın okula gideceğim. Karşımdaki masa boş kalacak ama orada olduğunu hissedeceğim. Çoğu zaman gülen gözlerin beni tebessümle karşılayacak dönemin ilk gününde. Bilgisayardan bir tango parçası açacağım senin için. Sen tangoyu çok seversin. Sonra Çatı'ya gidip bir çay içerim. Elimden başka bir şey gelmiyor. Her neredeysen rahat uyu Aysun.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Londra Günlükleri 1: Wimbledon Kortlarında

Eğer siz de bir tenis tutkunuysanız Londra'ya yolunuz düştüğünde Wimbledon kortlarını ve tenis müzesini ziyaret etmelisiniz. Kortlar ve müze The All England Lawn Tennis Club adı verilen büyük bir merkezin içinde bulunuyor. Londra'nın güneyinde bulunan bu merkeze District metro hattını kullanarak kolayca ulaşabilirsiniz. Southfields istasyonunda indikten sonra otobüse binebilirsiniz; çünkü buradan merkeze kadar 15-20 dakikalık bir yürüyüş mesafesi var. 

Wimbledon kortlarını görmek için ücret ödemek gerekiyor. Ben rehberli bir tura katıldım. Rehberli tur için önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Rehber size kortları gezdirirken Wimledon hakkında bilgi veriyor. Turda sırasıyla 1 numaralı kort, merkez kort, Murray Tepesi, mülakat odası ve sosyal tesisler geziliyor. Tur bittikten sonra isteyenler tenis müzesini gezebilir. Bu turun ücreti 22 pound. Sadece müzeyi gezmek isterseniz de 12 pound ödemeniz gerekiyor. Ancak rehberin söylediğine göre ziyaretçiler müzeye fazla ilgi göstermiyorlarmış. Rehberli turlara katılmak istemeyenler ancak merkez kortu görmek isteyenler için de bir çözüm bulunmuş. Merkez kortun içindeki camlı bir bölgeden yine belli bir ücret ödeyerek korta bakabiliyorsunuz. 

Wimbledon'da maç izlemek ve tenis oynamak her yiğidin harcı değil. Wimbledon turnuvasından önce bilet almak için gişede uzun kuyruklar oluşuyormuş. Bilet alabilmek için günlerce önceden bölgeye gelip kamp kuranlar varmış. Wimbledon'ın nimetlerinden yararlanabilmenin en iyi yolu derneğe üye olmak. Ancak derneğe üye olmak da kolay değilmiş. Hatta Wimbledon'ı kazanan birkaç tenisçiyi derneğe üye olarak kabul etmemişler. Anlayacağınız İngiliz kuralcılığı burada da devrede. Tenis merkezinde pek çok kural var ve turnuva süresince oyuncuların da bu kurallara uymaları gerekiyor. Örneğin merkeze ilk girişte bütün oyuncular imza atmak zorundaymış.

Tenis müzesinde tenisle ilgili aklınıza gelebilecek her şey sergileniyor:  teniste kullanılan her türlü alet edevat, tenisle ilgili çeşitli tasarımlar, oyuncuların eşyaları, posterler, kupalar vesaire... Müzede oyunculara ait eşyaların sergilendiği kısım dışında ilgimi çeken fazla bir şey olmadı. Ama tenise meraklıysanız rehberli Wimbledon turunu mutlaka öneriyorum. Tenis merkezinin aristokrat ve ciddi havası beni biraz rahatsız etse de böyle bir tecrübe yaşamak güzeldi. Bundan sonraki hedef -zor olsa da- Wimledon'da bir maç izlemek :)


Tenisle yakından ilgilenmeyenlerin bile bildiği bir şey var ki tarihin en uzun tenis maçı -11 saat 5 dakika- 2010 yılında bu tesislerdeki 18 numaralı kortta oynandı.

Burası oyuncuların her maç sonrasında uğramak zorunda oldukları
mülakat odası. Rehberin söylediğine göre basın toplantılarında oyunculara özel hayatlarına dair
de çok soru soruluyormuş. Maç sonrasındaki mülakatları izlediyseniz özellikle
yenilen oyuncular bir hayli gergin gözükür. Bunun nedenini tüm gözlerin üzerinize
çevrildiği bu odaya girince anlıyorsunuz.




Turnuva tamamlandıktan sonra kortlar tam anlamıyla terk ediliyor. Koltuklar kapatılıyor, sponsorlar bütün ürünlerini alıp gidiyor. Kort televizyonda daha ihtişamlı iken yakından bakınca biraz küçük gözüküyor. Korttaki ekranda 2013 erkekler finalinin skorunu görebilirsiniz.






                                                                                     
Burası da oyuncuların dinlenme alanı

 Tenis müzesindeki çeşitli tasarımlar



Müzedeki en ilgi çekici bölümlerden biri efsanevi tenis oyuncusu John McEnroe'un illüstrasyonunun yer aldığı bölüm. McEnroe sanki karşınızda duruyor ve size tenisle ilgili bilgiler veriyor.


Ezeli rakipler Federer ve Nadal'ın imzalı formaları ve eşyaları yan yana sergileniyor.


Bu da pek çok erkeğin tenis maçı izlemesine sebep olan Rus raket Maria Sharapova'nın  17 yaşındayken Wimbledon'ı kazandığında giydiği forma.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Kim ne derse desin Gezi olayları süresince işini en iyi yapan gazetecilerden biri Ayşe Arman oldu. Direnişi destekleyenlerle de direnişin karşısında olanlarla da konuştu, konuşmaya devam ediyor. Beni en çok başına gaz kapsülü isabet ettikten sonra felç geçiren Lobna Allami'nin kardeşiyle yaptığı röportaj etkiledi. Lobna Allami; ODTÜ Felsefe mezunu, hayat dolu, güzel, genç bir kız. Ama 31 Mayıs'ta yaşadıklarından sonra hayatı bir anda değişti. Hayatta her şey ne kadar da pamuk ipliğine bağlı. Bir anda kendinizi bambaşka bir hayatın içinde bulabiliyorsunuz. Hayat dolu biriyken siz, hayatınızı elinizden alabiliyorlar. Maalesef ki Türkiye'de insanın başına her an bir şey gelebilir. 

Lobna'nın kardeşi ablama bebeğim gibi bakıyorum diyor. Kızkardeşi olanlar bilir. Kardeşler arasındaki bağ, erkek kardeşlerinkinden çok daha derindir. Benim de bir ablam var. Kızkardeşiniz en yakın arkadaşınız oluyor aynı zamanda. Kişiliklerinizin farklılığına rağmen onun varlığı sizin en büyük gücünüz oluyor hayatta. Bu yüzden Lobna'nın anlattıklarından çok etkilendim."Sözün bittiği yer" cümlesinden hoşlanmam ama Lobna ve ailesinin yaşadıkları karşısında söylenecek çok fazla şey kalmıyor. Biz onların acısını hissedebiliriz belki ama ateş en çok düştüğü yeri yakıyor. Bu memleket hayat dolu gençlerini en güzel çağlarında harcadı. Harcamaya da devam ediyor. Üstelik o gençlerin ailesinden baş sağlığı dilemeyi bile onuruna yediremiyor.  

Merak edenler röportajı şuradan okuyabilir: http://www.hurriyet.com.tr/pazar/23669267.asp

Kırık Dökük Birkaç Monolog 4

"O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler."

Ben Şerif Hoca'yı yüksek lisans derslerinde tanıdım. Lisansın son senesinde onun verdiği dersi yaz okulunda almıştım çünkü. Üst sınıflardakilerin hoca hakkında anlattıklarını duyduğum için biraz korkarak girmiştim ilk dersine. Bir de dakika bir, gol bir hoca kitabını almadığım ve dersini de yaz okulunda aldığım için kızmıştı bana. Dönem boyunca da çekindik genellikle hocadan. Dersleri 09.00'da odasında yapardık. Bize çay ısmarlardı dersin başında ve hemen içmemizi isterdi. Ben de çay sevmediğim için zorla içmeye çalışırdım. Hoca durumu fark etti bir gün. "Kızım bu kadar yavaş çay içeni kimse almaz. Bizim köyde kızın çay içmesine bakarlar. Çayı yavaş içerse işleri de yavaş yapar diye düşünürler." demişti. 

Hocayla yakın bir ilişki kurmamız tez döneminde oldu. Yüksek lisans tezini birlikte hazırladık. Bana çok yardımcı oldu ve beni hep destekledi. Tez savunmasından sonra da hocadan çekinmemeye başladım. Ne zaman istesem arar ya da odasına giderdim. Hocanın biraz sert olduğu doğrudur. Beni de azarlamıştır ara sıra ama çok da espiri yapardı hoca. Aramızda geçen konuşmaları ya da dersteki bazı tartışmaları hatırladığımda gülerim hâlâ. 

Bana öykü ve roman tahlil etmeyi Şerif Hoca öğretti. Benim yazdıklarımı beğenir, eksikleri söyler ve iyi yapılmış bir çalışmanın hakkını her zaman verirdi. Kendine özgü bir tarzı vardı. Yürüyüşü, söze "efendim" kelimesini uzatarak başlayışı, şiir okuyuşu kendine özgüydü. 

Hoca anlattığı her şeyi not almamızı isterdi. Bu yüzden derste sürekli yazardık. Bir an kafamızı kaldıracak olsak "Sen anlattıklarımı biliyorsun galiba. Niye yazmıyorsun?" diye sorardı. Doktora derslerinin çıkışında da hep aynı soruları sorardı bana: "Kızım bu aralar ne okuyorsun?, Rusça öğrenmeye başladın mı?..." Ders çıkışında muhabbet ederdik az da olsa. Zaten odasında uzun süre kaldık mı "Git artık hadi sen." derdi.

Hocanın çalışma masasının üstünde her zaman birçok kitap olurdu. Öğrencilerinden çok daha fazla okur ve çalışırdı. Hastalığının son dönemlerinde evinde ziyaret ettiğimde kütüphanesinde konuşmuştuk. O zaman bile  masanın üstü doluydu, yeni yazacağı kitaplardan bahsetmişti bana. O gün de bir çay muhabbeti olmuştu aramızda. "Sen çay sevmezsin, kahve yapsın sana eşim." demişti. Sıradan, basit şeyleri bile hatırlardı hoca. Aklına bir şey takılırsa geç bir saatte de olsa arardı. Bir akşam 11'e doğru aradığında telaşlanmıştım bir şey mi oldu diye de hoca benden kitap tahlil etmemi istemişti.

Doktora tezinde de birlikte çalışacaktık hocayla ama nasip olmadı işte. Hayatta her istediğimiz olmuyor maalesef. Bir süre birlikte çalıştık yine ama sonunda hocanın hastalığı el vermedi. Bana artık danışmanlık yapamayacağını söylediğinde uzun uzun konuşmuş ve helallik istemişti benden hoca. Bir daha arayamadım ben de onu. Bana veda ettiğini anlamıştım çünkü. 

Şerif Hoca aramızdan ayrıldıktan sonra kendimi çok yalnız hissettim. Bu hayatta beni gerçekten seven az sayıdaki insandan biriydi çünkü. Dertlerimi ve sorunlarımı da paylaşırdım hocayla. Bu yüzden sadece bir hoca değildi benim için. Şerif Hoca bütün öğrencileri için çok değerlidir eminim. Ama benim için de yeri ayrı. Hoca bana olan sevgisini de hissettirdiği için ayrıca mutluyum. Bu yakınlığa rağmen cenazesine gidemedim üzülürüm, kaldıramam diye. 

Hocam hakkında söylenecek daha çok şey var ama fazlasını yüreğim kaldırmayacak şimdi. Ölümün bütün kırgınlıkları, kızgınlıkları unutturan bir yanı var. Ben hocamı her zaman kendi gözümle gördüğüm gibi hatırlayacağım, başkalarının anlattığı şekilde değil. Ve ileride hocanın istediği gibi iyi bir akademisyen olabilirsem çok mutlu olacağım. 

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir Haymatlosun Güncesi 2

Bazen kendimi Oğuz Atay'ın "Unutulan" isimli öyküsündeki kişiye -tavan arasında unutulmuş ve günlük hayatın koşturmacası içinde kimse tarafından hatırlanmayan kahraman- benzetiyorum.

Birileri tarafından unutulmak ya da hatırlanmamak çok önemli mi bilmiyorum ama biri var ki beni unutmasın istiyorum. Herkes unutsun, bir tek o hatırlasın. Arada bir halimi hatırımı sorsun, başka insanlara karşı sarf ettiği güzel cümleleri benim için de kursun, kendini anlatsın bana. Çocukken en çok hangi oyunu oynardı mesela? Kahvesini süt tozuyla mı içer sade mi? Konuşurken en çok hangi yazardan alıntı yapar, başucu kitabı hangisidir? Çok şey istemiyorum ki ben aslında. 

Onun beni unuttuğu her gün için bir şeyler karalayacağım kağıtlara. Sonra bir gün hatırladığında -olur da hatırlarsa- göstereceğim bütün yazdıklarımı. Senin kadar iyi yazamıyorum ama bak ben de harflere dökerek paylaştım sana anlatamadıklarımı diyeceğim.

Unutulan olmak istemiyorum ben, lütfen yarın beni unutma...


                                                                                                                                               Mayıs 2013

Bir Haymatlosun Güncesi

                                                                                                                                                           
Uyandım. Duvar saatinin tik-takları sinirimi bozdu. Uzun zamandır saate bakma alışkanlığımı yitirmiştim. Oysa eski zamanlardaki takıntılarımdan biriydi akreple yelkovanın amansız kovalamacasını izlemek. Ama artık günlerim sadece uyanmak-yürümek-okumak-yazmak ve uyumak eylemleri etrafında akıp giderken zamanın nasıl geçtiğinin önemi yoktu. Saatin tik-taklarını dinlemeyi bırakıp buzdolabını açtım. Kahvaltılık bir şeyler atıştırdım. Üst kattan gelen çocuk gürültüleri tekrar sinirimi bozdu. Son zamanlarda gerekli gereksiz her şeye sinirlenmeye başladığımı fark ettim. Biraz olsun rahatlamak için müziğin sesini sonuna kadar açtım ve etrafı toparladım. Salonun köşesinde kitaplardan oluşan koskoca bir yığın vardı. Kitapların üzerine biriken tozları alırken aklım, dün gece okurken uyuyakaldığım kitaptaydı. Cevdet Bey ve oğullarının akıbeti ne olacaktı acaba? Bunu öğrenmem için üç yüz sayfa daha okumam gerekiyordu. Aklım kitapta olduğu halde işimi çabucak bitirdim ve dışarı çıktım.

Güzel ve güneşli bir ilkbahar günüydü. Havanın güneşli olması beni rahatlattı.  Biraz yürüdükten sonra bizim sokağın köşesindeki kahveciye girdim. Burası kahvenin plastik bardaklarda yüksek fiyatlara satıldığı son moda kafelerden biriydi. Üzerinde adımın yazdığı plastik bardağımı aldım ve cam kenarındaki masalardan birine oturdum. Biraz vakit öldürdüm. Sonra da günlerdir, belki de aylardır yaptığım şeyi yaptım, yerimden kalktım ve şehrin kalabalığına karıştım. Artık bütün işim gücüm buydu. Şair, nasıl gökyüzünü boyuyorsa her sabah ben de sokakları arşınlıyordum

Şehrin en kalabalık caddelerini seçiyordum yürümek için ve insanlara çarpa çarpa ilerliyordum; ama kimse beni fark etmiyordu bu kalabalık arasında. Kimileri beni bir böcek gibi eziyor ve aldırmadan üstümden geçiyordu. Kimileri ise sevmedikleri işlerine giderken uyku mahmurluğuyla yüzüme doğru esniyordu. Bunlar yetmezmiş gibi bazıları ev ve iş yerlerinin balkonlarından, pencerelerinden bir şeyler atıyorlardı üzerime. Caddenin en yüksek apartmanının önünden geçerken çay saati için misafirlerini bekleyen bir kadın, kollarındaki altın bilezikleri göstere göstere halısının tozlarını üzerime silkti. Sigara içerken yalnız kalmamak için muhabbet etmeye çalışan iki iş arkadaşı, sigara küllerini üzerime doğru savurdular. Bütün zamanını bilgisayar oyunları ile geçiren bir çocuk, artık yüzüne bakmadığı oyuncaklarını camdan fırlattı. Düşen bir kurşun askeri alıp cebime attım. En sonunda kafama tozlu raflarda bekletilmiş ve muhtemelen hiç okunmamış bir kitap düştü. Kitabı da alıp çantama koydum ve bu insanlar, bana daha fazla zarar vermesinler diye caddenin karşı tarafına geçtim.

Caddenin sağ tarafındaki insan seli günlük koşturmacasına devam ederken, bir süre için gözlerimi insan suretindeki bu kalabalıklardan ayırdım ve etrafıma bakmaya başladım. Mağaza vitrinlerinde, insanların gözüne gözüne sokulan kocaman harflerle “İNDİRİM” yazıyordu. Caddenin köşesindeki büyük sinemanın önünde uzun kuyruklar vardı. Afişlere şöyle bir göz attım. İnsanların çoğu hiçbir şey anlatmayan hikayelerin bolca aksiyon sahnesi, birkaç dijital efekt ve biraz da aşk hikayesiyle süslendiği Amerikan filmlerine giriyorlardı.    Arka sokakta festival filmlerinin gösterildiği küçük sinemanın önünde ise yalnızca birkaç kişi vardı. Demek ki yalnız ve güzel ülkemizin hikayelerini anlatan filmleri kimse izlemiyordu. Yarın bu filmlerden birini izlemeye karar verdim. Sonra gözüm sinemanın yanındaki kitapçı vitrinine takıldı. Vitrindeki en çok satanlar listesiyle karşılaşmamak için başımı çevirdim hemen

Yukarıdaki parka doğru yürümeye başladım. Evden çıktığımdan beri kaç saat geçtiğini bilmiyordum ama sokaklar hâlâ çok kalabalıktı. Güneş yakıcılığını artırmıştı. Beni fark etsinler diye insanların gözlerinin içine baktım; ama oralı değillerdi. Büyük ihtimalle kredi kartı borçlarını, ödenmemiş elektrik-su faturalarını, borsanın yükselip yükselmediğini düşünüyorlardı. Bense bu insanların aslında sadece beni değil; hiç kimseyi fark etmediklerini düşünüyordum. Hiçbir şey umurlarında değildi. Oysa her an tetikte olmalı, zırhlarını kuşanmalıydılar. Aniden bir bomba patlayabilir, bir otobüse molotof kokteyli atılabilir, biri faili meçhul bir cinayete kurban gidebilir, rastgele havaya sıkılan bir kurşun bir çocuğun beynini delip geçebilirdi. Aslında bunlar olsa bile çoğunun umrunda olmayacaktı. Akşam yemeği yerken büyük bir kayıtsızlıkla izledikleri haber bültenlerinde böyle kanlı sahneler görmeye alışmışlardı. En büyük felaketleri bile olağan karşılayan bu insanlara küfür etmek geldi içimden. Bir an durup bu kalabalığa karşı okkalı küfürler savurdum içimden. Keşke daha çok küfür bilseydim diye kızdım kendime; ama büyük bir ihtimalle sesimi bile duyuramadım. 

Bana kim olduğumu soranlara kendimi tarif etmek için, “Ben kalabalıklar içinde yalnız bir insanım.” diyebilirdim; ama bu çok klişe bir ifade olurdu. Ben artık kendimi bir haymatlos gibi hissediyordum. Evet, bir haymatlos. Birkaç ay önce kartvizitimden bütün kimliklerimi sildirdim, işimi-gücümü bıraktım, yakama yapışan sorumluluk ve alışkanlıklardan sıyrıldım, yakınlarımla bağlarımı kopardım. Yerim, yurdum yok artık benim. Hiçbir yere, hiç kimseye ait hissetmiyorum kendimi. Günler bütün tekdüzeliği içinde geçip giderken tek bildiğim artık yaşamıma bir haymatlos olarak devam ettiğim.

Caddeler tenhalaşmaya başlayınca eve doğru yürümeye başladım. Her akşam eve geç saatlerde dönmemden şüphelenen ve meraklı gözlerle gelişimi bekleyen komşularımla yüz yüze gelmemek için apartmandan içeri hızlıca girdim. Eve girdikten sonra kurşun askeri ve kitabı, masanın üzerine koydum. Dönüş yolunda uğradığım marketten aldığım birkaç hazır gıdayı tükettim. Sonra masanın başına geçip lambayı yaktım ve günlüğümde yeni bir sayfa açtım. Yazacaklarımın dün yazdıklarımın benzeri olacağını biliyordum; ama yine de yazmaya başladım.

                                                                                                                                                           2011
                                                                                                                                          

27 Nisan 2013 Cumartesi

Bahar sizi olmadık hayaller peşinde koşturacak; güzel, güneşli günler görebileceğinize inandıracak. Yüzünde gereksiz yere neşeli bir gülümseme büyüten çocuklar gibi olacaksınız. 

Bay C'ler olacak bu hayatta. Sizin Bayan B olduğunuzu fark edemeyen C'ler. Gereksiz harflerde dindirmeye çalışırken yalnızlığını gözünün önündeki B'yi göremeyen kör C'ler. Kalabalıklar arasında aradığın B benim. Eli paketlilerden olmayalım ama gel beraber olalım. Geçenlerde okuduğum bir romandaki gibi olsun hayatımız: Sen koltuğun bir ucuna otur, kitabını oku. Ben diğer ucuna oturayım. Sonra okuduğumuz kitaplardan cümleler paylaşalım birbirimizle. Tutamağı olalım birbirimizin. Başka da bir şey istemem demek isteyeceksiniz; ama diyemeyeceksiniz.

Mayısları sevmeyeceksiniz. Ömrünüzün son üç yılını hastanelerde geçirten bu ayın -yok artık daha olmaz derken- tekrar size hastaneleri, yalnızlık kokan o yerleri hatırlatmasından kurtulamayacaksınız. Üstelik siz tam da bu yalancı baharın yüzünden her şeyin güzel olacağını düşünürken kötü haberler alacaksınız.

Ve Oğuz Atay'ın cümlelerini hatırlayacaksınız devamlı: “iyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. ya da hiçbir şey çıkmaz.” 

Bay C'ler sizi fark etmeyecek, Oğuz Atay haklı çıkacak. Bahar yine bildiğini okuyacak. Yalancı bahar!