28 Haziran 2015 Pazar

Benim Kitaplarım




Benim için en verimli okuma dönemi yaz tatilleri oluyor ve bu yaz hiç okumadığım yazarları okumayı hedefliyorum. Bu çerçevede Kerem Işık ve üçüncü öykü kitabı Iskalı Karnaval'dan bahsedeceğim size.  Kitabın adı ve kapağı nedense bol çağrışımlı ve metafor yüklü öyküler okuyacağımı düşündürdü bana ama gayet kolay okunan ve akıp giden bir kitapla karşılaştım diyebilirim.

Kitapta sekiz öykü var. Öykü kitaplarını okurken genelde ya ismini beğendiğim öyküyü okurum ilk önce ya da rastgele açtığım sayfada çıkanı. Bu kez nedense sırayla gittim. Bunu yapmak iyi oldu çünkü ikinci öykü "Süper Kahraman Diyeti"ni ayrı tutarsak kitaptaki öyküler baştan sona bir bütünlük oluşturuyor. Kurgusal bütünlükten bahsetmiyorum ama tematik bir bütünlük var denebilir. Kitabın açılış öyküsü "Kalbi Büyüyen Adam", iki sayfadan oluşan kısacık bir öykü. Öykünün ne anlattığından pek bahsetmek istemiyorum ama kitabı bitirdiğinizde bir insanın kalbinin neden büyüdüğünü, odalara ve evlere sığamayacak hâle geldiğini anlıyorsunuz. İkinci öykü "Süper Kahraman Diyeti", bir fastfood zincirinde geçiyor. Diğerlerine nazaran okuru etkileme gücü zayıf olan bir öykü diye düşünüyorum. Belki esas kahramanımızın ruh hâli biraz daha ayrıntılı olarak anlatılabilirdi.

Kitaptaki diğer öyküler distopik kurgulara sahip. Günümüzde yaşanan siyasi ve sosyal olaylar ile yaşam biçimimiz çok fazla malzeme sunsa da edebiyatımızda distopik eserlere pek rastlanmıyor ne yazık ki. Ütopik eserler ya da başka roman türleri içinde yaratılan ütopik dünyalar (Peyami Safa'nın Yalnızız romanındaki Simeranya gibi) distopyalara göre daha fazla Türk edebiyatında. Kerem Işık'ın bir önceki kitabı Toplum Böceği'nde de bu tarz öyküler varmış sanırım ama okumadığım için yorum yapamayacağım.

Kerem Işık'ın anlattığı distopyalar klasik distopyalardan biraz farklı. Distopyalar genelde uzak gelecekte dünyayı ve insanları bekleyen tehlikeleri anlatırlar ama bu kitapta daha yakın geçmişi hatta bugünü okuyoruz. "Bana Veri Gerek Veri" 2 Temmuz 2043'te geçiyor olsa da ben kitaptaki bütün öyküleri yaşadığımız günlerle bağlantı kurarak okudum. Yazar kapitalist sistemin insanın yaşam biçimini ve insanlar arasındaki ilişkileri nasıl etkilediğini, sansür mekanizmasının nasıl yok edici boyutlara gelebileceğini, yabancıların durmadan müdahale ettiği aile yaşamının nasıl "özel" olmaktan çıktığını ve buna benzer birçok meseleyi hayal ve gözlem gücünün ürünü olan ayrıntılarla anlatmış. Son zamanlarda güncel konu deyince genelde Gezi olayları ya da kadın cinayetleri akla geliyor önce  ama burada turizm, sansür, medya ve sosyal medya gibi farklı başlıklar altında bireysel ve toplumsal yaşamımızı ilgilendiren olaylar ele alınmış.

Kitaptaki distopik öykülere biraz daha ayrıntılı bakacak olursam;
"HAYDA!", bilinmeyen bir gelecekte İzmir'de geçiyor. Bu gelecekte kentler sektörlere ayrılmış. Bir sektörde evli ve bir çocuklu aileler yaşarken başka bir sektör yaşlı çiftlere ait mesela. Bu sektörlerden birinde yaşayan yeni evli çift Tayfun ve Merve, devletin zorunlu kıldığı ve yeni evlilere uyguladığı bir danışmanlık sisteminin kobayları oluyorlar. Yazar burada George Orwell ve Ray Bradbury gibi yazarların eserlerii hatırlatan bir dünya yaratmış ki distopyaların en önemli özelliklerinden biri kendi içinde tutarlı ve inandırıcı bir distopya evreni kurmaktır. Kerem Işık'ın dünyasında Orwell'ın 1984'ünde olduğu gibi televizyon ve çeşitli ekranlardan yansıtılan reklamların ayrı bir yeri var. Çünkü bu dünyada pazarlama çok önemli. Tayfun ve Merve kulak-içi hoparlörlerden çeşitli reklamlara maruz kalıyorlar gün içinde. Yazarın kent yaşamını ve aile kavramını sorguladığı bu öyküde distopyanın içinden çıkmak isteyen kişi kadın karakterimiz Merve oluyor. Çünkü öyküde de vurgulandığı gibi baskıcı rejimlerin en büyük tahribatı kadınlar üzerinde yaratmıştır.

Yukarıda bahsettiğim "Bana Veri Gerek Veri", mektup biçiminde yazılmış ve her şeyin değerinin rakamlarla ve verilerle ölçüldüğü bir dönemde geçiyor. Burada olduğu gibi kitaptaki bazı öykülerde bilim kurgu ve fantastik edebiyata yaklaşan bölümler var.
"Arzulanan Dünya", Spinoza'dan bir epigrafla başlıyor. Bu öykü de turizm sektörüne ve insanların tatil anlayışlarına yönelik bir eleştirel bakışı içeriyor. Bu öyküyü okurken aklıma Murat Uyurkulak'ın yıllar önce Milliyet Sanat'ta yazdığı ve tatil yapmayı sevmediğini anlattığı yazısı geldi nedense. Yazının adını hatırlamıyorum ama çok hoşuma gitmişti. Uyurkulak burada yaz gelince insanlarda tatile gitme baskısı oluştuğunu ve bundan dolayı içlerinden gelmese bile kendilerini çok iyi eğlenmeleri ya da gezmeleri gerektiği fikrine ikna ettiklerini yazıyordu. Bu öyküde bu durum var biraz. Turizm şirketinde çalışan, her gün binlerce insanı dünyanın öbür ucuna uçurduğu halde kendisi tatil yapamayan bir adamın hikâyesini okuyoruz "Arzulanan Dünya"da.

"O En Güzel Klişe", Klişe Üretim Merkezi'nde çalışan ve işi klişe üretmek olan Rıfat'ın hikâyesi. Kerem Işık, kitapta yine distopyaların bir özelliği olarak yeni kavramlar üretmiş. Bunlar Orwell'ı 1984'te ürettiği "çiftdüşün, yenisöylem, yokkişi, yüzsuçu" gibi yeni kavramları andırıyor ama Işık'ın kavramları genelde K.Ü.M, SANKİ, iMTK, MİT gibi kısaltmalardan oluşuyor. Bu kavramların anlamları da kitapta dipnot olarak verilmiş. Örneğin SANKİ, Sansür Kurulu İdaresi; MİT ise Milli İrade Tasnifleme demek. Kitapta daha birçok dipnot var. Anlatıcı bazı konular ve kavramlar hakkında bilgi vermek istediğinde dipnota geçiyor. Ben bu dipnotları biraz fazla buldum açıkçası. Bunlardan bazıları metinde verilmeliydi gibi geldi. Bir de bazı dipnotlarda bilgiyi veren anlatıcı mı yazarın kendisi mi o tam belli olmuyor.

Tekrar "O En Güzel Klişe"ye dönersek bu öykü, günümüzde insanların mutlu olmak için neleri feda ettiklerine, kişisel gelişim kitaplarından nasıl medet umduklarına değiniyor. Hayatını iyi bir kariyer yapmaya adayan insanların, son kertede ellerinde hiçbir şeyleri kalmayabileceğini gösteriyor. Mutlu olmak için bu kadar çabalamamalı insan belki de. Mutluluk dediğimiz şey en güzel klişe olabilir neticede.

"Kılçıksız Sanat" benim favori öykülerimden. Burada kitabını yayınlatmak için Kültür Bakanlığının Sansür Kurulu İdaresi'ne mülakata giden bir yazar var. Devlet her türlü düşünceyi ve özgürlüğü baskı altına aldığı gibi yayınlanacak kitaplara da müdahalede bulunuyor. Çünkü develete göre;
Kılçıksız sanattır halkın hak ettiği
Sıkı bir denetimle mümkündür SANKİ"
Sansür idaresinde çalışan memurlarla yazar Yunus Bey arasındaki diyaloglar öyle tuhaf bir noktaya geliyor ki çalışanlar kendi standartlarına uygun bir kitap yazılmasını teklif ediyorlar yazara. Yazarın ülkemizdeki editörlük kurumuna eleştiri getirdiği bu öykü, sanatın nasıl algılandığına dair bir yansıma olarak da okunabilir.

Kitaptaki en uzun öykü olan "Rıza'nın İmalatı" robotlara tutkun olan ve hayatını ROMAN adını verdiği projesine adayan Rıza'nın öyküsü. Yine bolca dipnotun yer aldığı bu öyküde Rıza, İç Mihrak Tespit Komisyonu'nda Sakıncalı İleti Tespit Memuru olarak çalışıyor. Ben bu öyküdeki kurum ve meslek isimlerini çok sevdim çünkü doğrudan günümüze gönderme yapılıyor. Rıza ve ekip arkadaşları, toplumsal huzuru sağlamak adına sosyal medyada politikacıların çeşitli konu ve kişiler hakkında yazdıkları "zararlı" iletileri silmekle görevliler. İşe alımlarda bile kişilerin sosyal medya iletilerine bakıldığı ya da kimilerinin muhalif sözleri nedeniyle yargılandığı günümüzde sosyal medyanın ne kadar etkili bir mecra olduğu ortada. Henüz bu öyküdeki gibi bir kurum yok ortada belki ama yakın gelecekte olmayacağı ne malum? "Rıza'nın İmalatı", yaptığı işten dolayı Rıza'nın hayatının kabusa dönüşmesiyle sonuçlanıyor. ROMAN kelimesinin en anlama geldiğini sürprizi kaçırmamak adına söylemeyeceğim ama ilginç bir sonu var öykünün.

Distopyalar yapıları itibarıyla karamsar ve karanlık bir atmosfere sahiptirler ama Iskalı Karnaval'da böyle bir hava yok pek. Mizahi ve ironik bir anlatımı var yazarın. Burada yazar klasik distopyalardaki gibi siyasi rejime yönelik ayrıntılara fazla girmediği ve daha çok kişisel öyküler anlattığı için böyle bir üslubu tercih etmiş olabilir.

Iskalı Karnaval'ı sevdim genel olarak. Yazarın önceki kitapları Aslında Cennet de Yok ve Toplum Böceği'ni de merak ettim. Kitabın bana göre eksik taraflarından biri altı çizilecek cümlelerin az olmasıydı. Burada aforizma tarzı cümlelerden bahsetmiyorum ama dil kullanımı biraz daha etkileyici olabilirdi. Bu öykülerin türüyle de alakalı bir durum tabii. Zaman zaman okuru kurgudan uzaklaştıran ve yabancılaştıran bir yanı da çünkü distopyaların.

Neticede öykü ve distopya sevenler okuyabilir Iskalı Karnaval'ı.


Kerem Işık, Iskalı Karnaval, YKY Yayınları, 2015, 111 sayfa

21 Haziran 2015 Pazar

Benim Kitaplarım


Şair ve yazar Onur Caymaz bugüne kadar on iki kitap yayımlamış. Ben son kitabı Herkes Yalnız vesilesiyle ilk defa okudum Caymaz’ı. Bu yüzden metin merkezli bir yorum yapacağım Herkes Yalnız hakkında.

Herkes Yalnız farklı uzunluktaki on altı öyküden oluşuyor. Bunları tematik olarak güncel ve siyasi olayları ele alan ve daha kişisel hikâyeleri içeren öyküler olmak üzere iki başlıkta değerlendirebiliriz. Ben sevdiğim öykülerden başlamak istiyorum:

Polis 1, Polis 2, Polis 3: Bu üç farklı öykü Kadir adlı bir polisin Gezi olayları sırasında yaşadıklarını anlatıyor. Öyküler sırasıyla Ali İsmail Korkmaz’a, Berkin Elvan’a ve Ethem Sarısülük’e ithaf edilmiş. Yakın bir tarihte yaşanmış olayları kurgusal dünyaya taşımak oldukça riskli bir iş ve zaman zaman karşılaştığımız gibi yazarın niyetini sorgulamamıza da sebep olabiliyor. Bunu Gezi'yi anlatan, aceleye getirilmiş ve özensizce yazılmış bazı kitaplarda gördük. Hatta kimi yazarlar güncel olanı yakalayamayacağız kaygısına da düşmüştü o dönemde. Ancak buradaki Polis öyküleri bu kaygıyı yansıtma telaşından ziyade toplumda çeşitli travmalara yol açmış olayları neden-sonuç ilişkisi içinde anlatma derdinde. Olaylar, eylemler sırasında eylemcilere vurduğu için vicdan azabı çeken, insanların gözündeki kötü polis imajını düzeltmek isteyen bir polisin gözünden anlatılıyor. Kadir isimli polisin iç monologları inandırıcı. Anlatıcı eğer polis olmasaydı öykü bu kadar iyi olmazdı. Üç öykünün başkişisi de aynı polis. Ben 3. öyküye gelmeden sonunu tahmin etmiştim ama şunu düşünmeden de edemedim: Gezi’yi yaşayan polislerden biri gerçekten böyle hissetmiş midir? Kadir gibi “Böyle iş mi olur Aga, dövüyoz, öldürüyoz milleti” (s. 83) diyerek özeleştiri yapmış mıdır? Umarım böyle polisler de vardır. 

Kitapta birkaç tane küçürek öykü var. Bunlardan biri olan Somalı, madenden çıkınca “Çizmelerimi çıkarayım mı, kirlenmesin sedye” diyen madenciyi; Babasız ise madende can veren babasını bir daha göremeyecek olan bir kız çocuğunu anlatıyor. Saka, Bir Karşılaşmanın Su Yeşili ve Ölenin Ardından yine bu tarzda yazılmış kısa öyküler.

Kitabın ilk ve son öyküleri öyküden çok novella tadında. Hatta son öykü Herkes Yalnız çok karakterli ve olaylı bir kurguya sahip olduğu için bir roman taslağı gibi de duruyor. Caymaz, sanki daha uzun yazmaya üşenmiş de öyküde karar kılmış. Herkes Yalnız, her şeyi biriktiren ve çöplüğe dönüşen bir evde yaşayan bir adamın hikâyesini polisiye tadında bir kurguyla anlatırken yine farklı konulara temas eden katmanlı bir anlatıya dönüşüyor. Böylece öyküden dağa çıkan bir üniversite öğrencisi, polis muhabiri olarak çalışan kızlar ve eylemden sonra ortadan kaybolan kızını arayan bir baba geçiyor. Öyküyü genel olarak sevsem de kısa öyküde daha başarılı olduğunu düşünüyorum yazarın. Kitaptaki ilk öykü Alice İle Nuri uzun bir zaman diliminde yazılmış ve gerçeküstü unsurlar içeren bir öykü. Alice Harikalar Diyarında eserine gönderme yapılarak yıllardır yalnızlığı içinde boğulup giden terzi Nuri’nin hikâyesi anlatılmış. Burada üst-kurmaca tekniğini kullanan yazar araya girerek hikâye kurgusunun zaman içinde nasıl değiştiğini anlatıyor okuruna. (Bu hikâyenin üzerinden şu geçti,… geçti şeklinde)

Çığlık ve Aşk: Hiçbir Şey benim en sevdiğim öyküler oldu. Çığlık, Ferit Edgü’nün aynı adlı öyküsünü hatırlatıyor. Bu öyküdeki gibi seslere ve işitme duyusuna ait unsurlar dikkat çekiyor kitapta. Plazada çalışan bir kadının yalnızlığına odaklanan Çığlık, Hakan Bıçakçı’nın Doğa Tarihi’ni hatırlattı bu yönüyle. Aşk: Hiçbir Şey ise benim de çok sevdiğim bir yönetmen olan Kieslowski’ye ithaf edilmiş. Burada anlatılan aşk da Kieslowski filmlerini andırıyor zaten.
Kitapta insanın yalnızlığına vurgu yapılmış sıkça. Kitaba ismini veren “herkes yalnız” cümlesi bir leit-motif gibi karşımıza çıkıyor sürekli. Yazarın İnsanın hangi çağda, hangi zamanda yaşarsa yaşasın yalnızlığa mahkûm olduğunu dillendirmesi okuru hüzünlendiriyor. Bay Alkol’ü Takdimim ve Yemek Kartı da bireysel yalnızlıklara odaklanan öyküler.

Kitapta bana çok hitap etmeyen öyküler şunlardı: 
Duvarın Önünde Resmim Aldılar, Kars’ta geçen ve Mesih olduğunu iddia eden bir adamın masal tadındaki hikâyesi. Caymaz, öykülerde hikâye anlatmanın önemine ve niye hikâye yazdığına da değiniyor sık sık. Yazma sürecini okurla paylaşıyor. Bu öyküde bunun örneklerini görebiliyoruz. Bizim Homeros ise Truva Savaşını tekrar yazmak isteyen bir adamı merkeze almış.

Kitabı neden sevdim sorusunun cevapları kısaca şöyle:
Yakın tarihte yaşanmış gerçek olaylar dramatik hâle getirilmeden sağlam bir kurgu içinde anlatılmış.
Yazar eleştirel tavrını ince bir mizahla süsleyerek öykülere yedirmiş. Örneğin Alice İle Nuri’de okuruna seslenerek “sen iki süslü cümleye, birkaç küfre tav olmuyorsun, farkındayım” diyor, güncel edebiyata dair tespitlerini sunuyor.
Günümüzdeki öykü yazarlarının birçoğunun aksine dil duyarlılığı bir hayli gelişmiş Onur Caymaz’ın. Şair oluşundan kaynaklanan bir hassasiyet olsa gerek bu. Her cümlenin, her imgenin üzerinde düşünmüş. “Yalnızların yalınkılıç uykusu”, “her şeyi deneyen, karşılıklı, kullanışlı sessizlik”, “kuşsuz, yağmur lekeli devlet pencereleri” Caymaz’ın özgün imajlarından birkaçı.
Tema çeşitliliği ve metinlerarası ilişkiler açısından zengin bir kitap.

Kitabın sevmediğim yönlerine gelirsek;
Yazar kimi zaman aynı anda birçok olaya birden değinince öykünün odak noktası belirsiz bir hâl almış. Örneğin Polis öyküsü, bir kişinin iç çatışması üzerine kuruluyken öyküde muhafazakâr çevrelerin Alevilere karşı nasıl düşmanlık beslediğine değinilmesi gereksiz görünüyor. Yani olay halkaları fazla geniş değil ama öykü kişilerini siyasi sorunlara dair fazlaca konuşturmak istiyor gibi yazar. Bu da onun güncele olan ilgisinden kaynaklanıyor olabilir.
Kitaptaki şiirsel dil bazı öykülerde beni kurgudan uzaklaştıracak derecede yoğundu. Yukarıda övdüğüm bu şiirsel dil kullanımını burada olumsuz yönüyle ifade etmemim sebebi Caymaz’ın kimi zaman şairaneliğe yenik düşmesi. Öykü, şiire yakın bir tür, bunda herkes hemfikir. Caymaz’ın bir röportajında dediği gibi türler arasında keskin ayrımlar pek kalmadı günümüzde ama ben yine de öykünün, öykü, şiirin de şiir gibi yazılması gerektiğini düşünüyorum. Anlatma esasına bağlı metinler (öykü-roman) ile coşku ve heyecanı dile getiren metin (şiir) arasında türlerin doğasından kaynaklanan farklar olmalı. Arada geçişler olacak tabii ama bazen kitapta imgeler o kadar yoğun kullanılmış ki kurgudan uzaklaşıp imgelerin dünyasına savruldum. Aşağıdaki cümleler pekâlâ bir şiirin nüvesini oluşturabilir mesela:
İnsan nasıl anlar kırgınlığını, nereden?, Dönmek yeniden doğduğun yere,
gurbetten sılaya dönmek,
kanatlı masal. (105)
Yazar, araya girip kurgu yaratma süreciyle ilgili fazlaca detay veriyor birkaç yerde. Örneğin Alice ile Nuri’de “bu hikâyeden Sait Faik’in Leyla Erbil ile çektirdiği fotoğraf geçti” (37) diyerek hikâye zamanından reel zamana geçiyor ve hastanede başucunda beklediği Leyla Erbil’in son günlerini anlatıyor. Bu kısmı biraz gereksiz buldum ben. Ayrıntılar bazen fazlaydı ve amaca yönelik kullanılmamıştı. 

Son olarak şunu ekleyeyim: kitapla ilgili bir yazı bulamadım internette, yazarla yapılmış birkaç röportajı okudum sadece. Tanpınar’ın deyişiyle "sükût suikastı" yapılmış galiba bu kitapla ilgili. Neyse ben görüşlerimi paylaştım, arzu eden okur J

Onur Caymaz, Herkes Yalnız, Kırmızı Kedi Yayınları, 2015, 163 sayfa.  

17 Haziran 2015 Çarşamba

Beş Yazar, Beş Mekân




Sait Faik Abasıyanık ve Burgazada:
Adapazarı’nda doğan Sait Faik’in çocukluğunu ve ilk gençliğini geçirdiği Adapazarı ve Bursa’da geçen öyküleri olsa da onun asıl mekânı İstanbul’dur. “Semaver”, Karanfiller ve Domates Suyu”, “Hişt Hişt”, “Dülgerbalığının Ölümü”, “Alemdağ’da Var Bir Yılan” gibi en bilinen öykülerinde şehrin farklı yüzlerini yansıtan Sait Faik için çok sevdiği İstanbul, zaman içinde ta çocukluğundan beri yakasını bırakmayan yalnızlık duygusunu artıran, kalabalığı ve gürültüsüyle huzursuzluk veren bir yere dönüşür.  Sait Faik İstanbul’un merkezini terk etmese de 1938’den itibaren vaktinin çoğunu birçok öyküsünü kaleme alacağı, İstanbul’un en küçük adası olan Burgazada’da geçirmeye başlar. Babası burada bir köşk satın almıştır. Yazarın adaya kaçışı yalnızca doğa ve deniz sevgisinden kaynaklanmaz. O, toplumsal hayatın uzlaşamadığı gerçeklerinden kaçarak münzevi bir yaşam tarzını seçtiği için de kendi ütopyasını yaşayabileceği en uygun yer olan adaya sığınır. 1952’de yayımlanan Son Kuşlar kitabındaki öyküler başta olmak üzere pek çok öyküsünde ada yaşamını farklı yönleriyle resmetmiştir. Yazma tutkusunu Haritada Bir Nokta isimli öyküsünde geçen meşhur “Yazmasam deli olacaktım” cümlesiyle açıklayan Sait Faik, “namuslu insanlar arasında ölümü beklemek” için de adayı tercih etmiştir. Sait Faik’e 1948’de siroz teşhisi konmuş ve yazarın bu tarihten sonra yazdığı öykülerde ölüm teması ön plana çıkmıştır. Yazarın eşyalarını, hatıralarını saklayan ve 1959’da müzeye dönüştürülen Burgazada’daki evi, öyküleri yazıldıkları mekâna giderek yaşamak isteyenleri beklemektedir bugün.

Yaşar Kemal ve Çukurova:
 “Çukurova’sını yazmayan hiçbir yazar büyük romancı olamaz” diyen Yaşar Kemal ait olduğu coğrafyanın acılarını, dertlerini, sevinçlerini yansıtmayı başaran yazarların evrenselliğe ulaşabileceklerinin farkındadır. Küçük yaştan itibaren folklor derlemeleri yapan, Torosların ağıtlarını dinleyen, sert bir coğrafyada hayatta kalma mücadelesi veren insanların yaşamlarına tanık olan Yaşar Kemal, gözlemlerini hamurunda var olan yaratma gücü ve tasvir yeteneğiyle birleştirerek anlatır. Zengin halk kültürünün ve edebiyatının verilerinden faydalanmayı ihmal etmeyen yazar, her biri efsaneleşmiş roman kahramanları yaratmış, anlatılarını modern bir tragedyaya dönüştürmüştür. Yaşar Kemal deyince ilk akla gelen roman olan İnce Memed, Çukurova’da ağaların başını çektiği sömürü düzenine karşı ilk başkaldırıdır. Dağın Öte Yüzü üçlemesinin ilk kitabı olan Ortadirek’te pamuk toplamak için köylerinden Çukurova’ya inen insanların hikâyesini anlatan yazar, doğa karşısında insanın durumunu da yansıtır. Onun romanlarında doğayla mücadele edemeyen insan kendine düşsel bir evren yaratmıştır. Yaşar Kemal, öykü kitabı Sarı Sıcak’ta, Teneke’de, Akçasazın Ağaları serisinde, Kimsecik üçlemesinde hep çok sevdiği Çukurova’yı anlatır. O, mitoslar yaratarak ele aldığı insan gerçeğini, insanın yaşadığı mekânla bütünleştirir ve denilebilir ki Anadolu insanını ve coğrafyasını onun gibi güzel anlatan romancı az bulunur.


Orhan Pamuk ve İstanbul:
Orhan Pamuk’un Çukurova’sı da İstanbul’dur. Yazar romanlarında kimi zaman farklı şehirlere uğrasa da en çok İstanbul’u anlattığında kendisi olur. İstanbul: Hatıralar ve Şehir isimli kitabında çocukluğunu ve büyüme sürecini ele alırken kendi kişisel tarihiyle İstanbul’un tarihini birleştirir. Onun romanlarında kimi zaman Cumhuriyet’in ilk yıllarında apartmanlarda yaşayan kalabalık ailelerin sırlarına ortak olur, Osmanlıda kahvelerde toplanan sanatkârların sohbetlerini dinler; kimi zamansa kentsel dönüşüm sonucunda İstanbul’un son yıllarda nasıl değiştiğini gözlemleriz.  Pamuk’un dünyasında bir âşık karlı İstanbul sokaklarında sevdiğini arar, bir nakkaş öldürülür, bir bozacı gecenin ayazında boza satmaya çalışır. Benim Adım Kırmızı, Kara Kitap, Kafamda Bir Tuhaflık romanlarında başkarakterlerden biri İstanbul’dur.  
Üst-kurmaca tekniğini kullanarak okurlarını da kurmacasına ortak eden Pamuk; sırlarla, gizemlerle, daha önce duyulmamış insan öyküleriyle dolu olay örgüleriyle İstanbul’un farklı dönemlerinin panoramasını sunar. Uzun yıllar hüküm sürmüş bir imparatorluğun başkenti olan İstanbul’un zaman içindeki değişim ve dönüşüm serüveni Orhan Pamuk’un romanlarından takip edilebilir. Yaşadığı çağa tanıklık etmek isteyen bir romancı tavrıyla hareket eden yazar, derin sosyolojik okumalara imkân verecek malzemeler sunar. Unutulmuş olan kültürel değerleri hatırlatır, kaybolan meslekleri tanıtır, gazete sayfalarında kalmış tarihi canlandırır. Pamuk, içindeki bitmez tükenmez anlatma iştahıyla daha çok İstanbul anlatısı sunacakmış gibi gözükür okuruna.

Barış Bıçakçı ve Ankara:
Ankara başkent olmasına rağmen İstanbul’un karşısında hep geri planda kalmıştır. Son yıllarda Ankara’da geçen roman, öykü, sinema filmi ve hatta dizilerin varlığında dikkat çekici bir artış olmuştur.  Ankara’yı öykü ve romanlarına konu edinen yazarların başında Ankara’da yaşayan Barış Bıçakçı gelmektedir.  Onun eserlerinde Kızılay, Kurtuluş, Susuz Göleti, Yüksel Caddesi gibi mekânlara rastlamak mümkün. Yazarın Sinek Isırıklarının Müellifi isimli kitabında Ankara-İstanbul karşılaştırması yapan Cemil şöyle der: “İstanbul’da gün boyu dolaşırken dünyanın hâline üzüldüm. Ankara’da insan sadece Ankara’nın hâline üzülüyor.” Barış Bıçakçı bu ve benzeri ifadelerinden anlaşılabileceği gibi yalnızca Ankaralı olanların anlayabilecekleri bazı meselelerden ve ruh durumlarından bahseder eserlerinde. Ancak Bıçakçı’nın mekânı ele alışı yukarıda bahsettiğimiz yazarlardan farklıdır. O, kendine has minimalist bir edebiyat anlayışı yaratırken mekânı, karakterlerin ruh durumunu yansıtmak için kullanır. Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’de Ankara’nın muhtelif yerlerinde bulunan kişilerin birbirlerinin içine geçen öykülerini okuruz. Bu romanda Tunalı’da, Tunus Caddesi’nde, Güven Park’ta, Ulus’ta yürüyen, taksiye binen, bankta oturan, kavga eden, gülen, düşünen insanları görürüz. Her birinin yaşamı yazarın özgün bakış açısıyla ve yalın diliyle sunulur okura. Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de Ender ve Çetin’in bir şehirde gelişen dostluğuna tanık olurken, Sinek Isırıklarının Müellifi’nde toplu konutlardaki site yaşamının farklı manzaralarıyla karşılaşırız.

Osman Şahin- Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Toroslar:
Yaşar Kemal’in paltosundan çıkmış yazarlardan olan Osman Şahin’in öykülerinde hiç durmadan geri döndüğü iki ana vatanı vardır: Doğu coğrafyası ile Toroslar. Osman Şahin, Mersin’de doğmuş, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun çeşitli illerinde öğretmenlik yapmıştır. Toplumcu gerçekçi edebiyat görüşünü benimseyen yazar, tanık olduğu olayları eserlerine aktarırken kan davaları, ölüm korkusu, şiddet, açlık, topraksızlık, cahillik, ağa baskısı, törelerin acımasızlığı gibi temaları işler. Doğu ve Güneydoğu’da geçen öykülerinde feodal yaşamın sorunlarını anlatırken öykü kişilerini ait oldukları mekânın içinde gerçekçi bir bakış açısıyla yansıtır, onları kendi ağız özelliklerine uygun şekilde konuşturur. Genellikle dış mekânda geçen öykülerinde Yaşar Kemal gibi uzun doğa tasvirleri yapar. Bu öyküler sayesinde okur adını hiç duymadığı yerleri öğrenir. Osman Şahin, Toroslarda geçen öykülerinde ise yörük olan atalarının izini sürer. Yörük kültürünün yok oluşuna ağıt yaktığı bu öykülerde doğa güzellemeleri sunar, insanın doğada nasıl var olabildiğini gösterir. Osman Şahin; bizleri Torosların dağları, buzul gölleri, derin geçitleri, dar boğazları, ağaçları ve bin bir renkli çiçekleri arasında büyülü bir yolculuğa çıkarır. Birçoğu film senaryosu hâline getirilse de okur tarafından çok bilinmeyen öykülerin yazarı olan Osman Şahin, belli bir coğrafyanın ve doğanın kurgu içinde nasıl başarılı bir şekilde kullanılabileceğini gösteren bir yazardır.

Bu yazı, Deliler Teknesi dergisinin 51. sayısında (Mayıs-Haziran 2015) yayımlanmıştır. 


25 Nisan 2015 Cumartesi

Benim Kitaplarım



Hakkı İnanç’ın Ateş Etme Silahsızım kitabı 2014’ün sonlarında yayımlanmış. Sıkça ismini duyduğum yazarın öykülerini okumamıştım daha önce. 14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi’nde yer alan 2014’ün en iyi öykü kitapları listesinde Ateş Etme Silahsızım’a rastlayınca merakım arttı. Bir yazarı ilk kez okumak sonu nereye varacağı belli olmayan bir yolculuğa çıkmak gibi, tedirgin ediyor insanı. Ne yalan söyleyeyim Ateş Etme Silahsızım’ı bu kadar beğeneceğimi tahmin etmemiştim ilk başta.

On yedi öyküden oluşan bu kitabı sevmemin başlıca iki nedeni var. Birincisi yazarın dil kullanımı, ikincisiyse kitaptaki konu ve tema çeşitliliği. Yeni öykücüleri okurken iki farklı eğilim dikkatimi çekiyor: bazı yazarlar sokak diline ağırlık verip dil konusunda özensiz olabiliyorlar, bazıları ise çok fazla metafor kullanıp anlatılmak isteneni geri planda bırakıyorlar. Bahsettiğim çok genel bir yargı tabii ama okuduklarım bana bunu düşündürdü. Hakkı İnanç’ın öykülerini okuyunca yazarın tahkiyeyi ihmal etmeden çağrışımlardan yararlandığını ve okura da okuduklarını yorumlama imkânı verdiğini görüyoruz. Üstelik bunu yaparken dil hassasiyetini koruyor. Yazar, Türkçeyi çok iyi kullanmış; çamaşır suyuyla vicdanını çitilemek, masal yutmak, cücecik zaman, dikiz aynasından bakan hipopotam gibi güzel ve özgün ifadeler bulmuş. Olması gereken bu aslında ama bunu ihmal ettikleri hâlde “iyi yazar” olarak piyasaya sunulanlar var edebiyat ortamında. Bazı öykülerde şiirsel ifadeler dikkat çekerken “Kayık” öyküsünde ise karakterlerin dünyasını daha iyi yansıtabilmek için argo ifadelere başvurulmuş. Kitaptaki argo kullanımı gayet tadındayken birkaç yerde şiirsellik biraz fazla kaçmış. Örneğin “Pinokyo” öyküsündeki “Çocuklar okuyor bunları, mutluluğa şart koşmamalı gamı!” ifadeleri çok hoşuma gitmedi.

Kitaptaki konu ve tema çeşitliliğine gelirsek tekrar sevgilisini gerçekte nasılsa öyle değil de hayalindeki gibi yaşatmak isteyen bir erkeğin, yalnızlığını bir çekirgeyle konuşarak gidermeye çalışan bir kadının, en büyük hayali Şirinler’i görmek olan bir çocuğun öykülerini okuyoruz. İnanç’ın öykülerinde kadınlar, çocuklar ve hayvanlar ayrı bir yerde duruyor. Kitabı bu açıdan da sevdim ben. Daha çok yalnız, kırılgan ve hüzünlü kadınları anlatmış yazar. Birçok yazarın cinsiyetçi bir söylemle erkek hikâyeleri yazdığı bir dönemde kadınların dünyasına daha çok bakan öyküler okumak hoşuma gitti. Kitapta en çok beğendiğim öyküler de “Halının Altı”, “Çekirge”, “Kül ve Kırıntı” gibi kadınların ön planda oldukları öyküler.

Ben tam Hakkı İnanç’ın öykülerini okurken Necip Tosun’un facebook sayfasında şöyle bir ileti gördüm: (İletisini aldığım için affetsin beni sayın Necip Tosun)
“Bir öykü hangi durumu, olayı anlatırsa anlatsın içinde hayata, yaşanmışlıklara ilişkin bir acıyı, bir keşfi aktarmıyorsa o öykünün varoluşu gerçekleşmemiş eksik bir öykü demektir. Bir acıyı, bir dramı, bir duyguyu temsil etmeyen öykünün yazılma gerekçesi de yoktur. Bizi yakalayan öykülere baktığımızda, insanın içinde bir duygu uyandırdığını, bir acı aktardığını görürüz. Bu, bir küçücük cümle, bir fotoğraf, bir diyalog olabilir. Bizde tam da burası kalır, kalıcılığını bu görüntü, diyalog ve cümle aracılığıyla sürdürür. Böylece belleğimizde yer eder.”

Bu cümleler benim bir öyküyü neden sevdiğimi de açıklıyor, o yüzden buraya almak istedim. İyi bir öykü burada da ifade edildiği gibi yaşanmışlıkları yansıtabilmeli ve ne anlatıyorsa anlatsın duygulara hitap etmeli. Okuduğunuz metin, güçlü bir etki uyandırıp bir süre zihninizi işgal ediyorsa iyi bir metindir. Ateş Etme Silahsızım’ı okuduktan sonra “Şingilaylo” öyküsünde babasının elini bırakmayan çocuğu, “Kül ve Kırıntı”daki oğlunu unutamayan anneyi düşünüyorum hâlâ.

Öykü kitaplarını okurken çok sevdiğim öykülerin başına yıldız koyarım. Bu kitaptaki yıldızlı öykülerim şunlar: "Şirinler’i Gören Çocuk, Halının Altı, Çekirge, Şingilaylo, Kayık, Kül ve Kırıntı, Ne Kadar Uzaksın Yakından". Çok sevemediğim bir öykü ise "Kaçak Av". Bu öykü diğerlerinden biraz farklı, anlatıma değil çağrışıma dayandığı için her okur kendine göre bir anlam çıkarabilir. Birkaç kez okumak gerek belki ama ben bu kadar yoğun öyküleri pek sevmiyorum galiba. Kitabın sonunda küçürek öykü var bir de: "Kertenkeleler Suçsuz". Bu öykü türüne pek ısındığım söylenemese de “Bir kızla buluşacaktım ben. Kertenkeleler suçsuz. Burnumda manolya…” gibi güzel cümleleri içeren bu öyküyü sevdim. Yine de bu tarz bir öykü kitaptaki diğer öykülerin yanında biraz ayrıksı duruyor gibi. “Pinokyo” ve “Dıkşın Dıkşın” öykülerinde de masal havası var.

Kitabı bitirince şöyle bir baktım da ne çok yerin altını çizmişim. Tadımlık birkaç cümle yazayım:
“Çocukların kahkahalarını bastırıyorum gözaltlarıma ya, yine de gülmüyor gözlerim. Hiçbir emelime erişemedim hayatta. Çok istersen olur, demişlerdi...” (s. 42)
“İnsanın durduğu yer mühimdir Leyla. Sen bir kuyumcunun önünü seçmişsin”. (s. 52)
“Ne bileyim, belki de böyle hayal etmiştim. Hayaller hemen gerçekleşmiyor ya, geçmişte o hayali kuran insan, gün gelip de hayaline kavuştuğunda artık başka biri oluyor. Başka bir hayali büyütüyor içinde. Senin anlayacağın, gerçekleşmiş hayaller pek mutlu etmiyor insanı.” (s. 70)


“Anlaşmak için ille de konuşmak gerekmez diyor”  “Çekirge” öyküsünde Hakkı İnanç. Ben bu kitaptaki öykü kişileriyle ve yazarla konuşmadan da anlaşabildiğimi düşünüyorum. Bu yüzden İnanç’ı takip edeceğim yazarlar listesine alıyor ve kitabı tavsiye ederek yazımı nihayete erdiriyorum J

24 Ocak 2015 Cumartesi

Londra Günlükleri 4: Sanatsal Londra


Londra pek çok özelliğinin yanı sıra edebiyatseverler için de cazip mekânlara sahip olan bir şehir. Turizm Londra’da gelişmiş bir sektör olduğu için İngilizler ünlü yazar ve şairlerinin yaşadıkları yerlere  sahip çıkıp onları birer turizm merkezi hâline getirmişler.  Ahmet Hamdi Tanpınar ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaşadığı Narmanlı Han’ın bugün ne durumda olduğu düşünüldüğünde İngilizlerin bu tavrı hayranlık uyandırıyor.

Ben bu yazıda size Londra’dayken gitmiş olduğum birkaç sanatsal mekândan bahsedeceğim. Bunların ilki Charles Dickens Müzesi. Aslında Dickens Londra’da birçok yerde ikamet etmiş. Bugün müze hâline getirilen bu evinde ise 1837-1839 yılları arasında yaşamış. Yazarın burada kaldığı döneme uygun bir şekilde yeniden düzenlenen evde her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Mesela en alt kattaki mutfakta bulunan kirpi ve evin dışındaki mahzende yer alan şarap şişesi size içinde yaşanılan bir evde olduğunuzu hissettiriyor. Dört katlı bu evde mutfak, oturma odası, yatak odaları, çalışma odası gibi bölümler mevcut ve bunların hepsinde yazarın kişisel eşyaları, fotoğrafları ve çeşitli objeler sergileniyor. En üst katta yazarın eserlerinden bazı parçaların duvarlara yazıldığı bir oda ile yazarın hayatıyla ilgili bir belgesel izleyebileceğiniz bir bölüm var. Evin en alt katında bir kafe ve giriş katında da hediyelik eşyalar alabileceğiniz bir yer mevcut. Her ne kadar yazarların turistik bir meta hâline getirilmesinden pek hoşlanmasam da üzerlerinde Dickens’a ait cümlelerin yazdığı kartpostal ve ayraçlardan almadan duramadım.


Dickens müzesine gitmeden önce burada uzun vakitler geçireceğimi düşünmemiştim aslında ama mekânın dekorasyonu o kadar hoşuma gitti ki her bir odada dakikalar geçirdim. Özellikle de ilgi alanıma giren kütüphane bölümü bir hayli cazipti. Gitmek isteyenler için müze Londra’nın Bloomsbury bölgesinde bulunuyor ve –eğer değişmediyse- her gün açık. Giriş ücretli. Müze, Londra’daki diğer turistik merkezlere göre oldukça sakin. Turist kalabalığına karışmak istemeyen edebiyatseverler için ideal.
Londra’da Charles Dickens’in en çok bulunduğu mekânları içeren turlar da yapılıyor. Ben bunlardan birine katılmadım ama katıldığım bazı turlarda Dickens’ın mekânları ile ilgili bilgiler verilmişti. Örneğin Thames nehrindeki tekne turu sırasında yazarın takıldığı publar gösterilmişti. Ben bu publardan yalnızca birine girdim. Greenwich’te bulunan Trafalgar Tavern Dickens’in en çok sevdiği yerlerden biriymiş. Fotoğrafta bu pub'ın önünde çekindiğim, uzaklara dalma temalı fotoğrafı görüyorsunuz.
Londra’da ünlü kişilerin yaşadığı evlerin üzerinde bazı plakalar yer alıyor. Londra’da en çok sevdiğim yerlerden biri olan Notthing Hill’deki Portobello Yolu üzerinde ünlü yazar George Orwell’ın evi var. Bu mütevazı apartman dairesi müzeye dönüştürülmemiş ve bugün hâlen kullanılıyor. Buraya gitmek isterseniz size bir önerim var: Bu evin önündeki kaldırım taşlarına oturun ve Yekta Kopan’ın tam da bu noktada geçen öyküsü “Portobello 22”yi okuyun. Belki de bu öyküdeki gibi bir sürprizle karşılaşabilirsiniz. (Not: Ben karşılaşmadım:)
Londra deyince akla gelen yazarlardan biri Charles Dickens ise diğeri de tabii ki İngiliz edebiyatının babası Shakespeare. Thames nehrinin kıyısında bulunan Shakespeare Globe, yazarın birçok oyununun sergilendiği tiyatro binasıdır. Bu binanın başına gelenler ilginç. Önce yangında kül olmuş, sonra Püritenler tarafından kapatılmış ve bina kullanılmayınca zarar görmüş. 1997 yılında gerçekte bulunduğu yerin biraz ilerisinde aslına uygun olarak tekrar inşa edilmiş. Mimari özellikleri şehrin diğer yapılarından oldukça farklı. Tiyatronun bir kısmının üstü açık olduğu için oyunlar yazın sergileniyor. Ben gitmeden önce araştırmamıştım aslında ama her bütçeye uygun oyun bulunabiliyor. Yani fiyatlarda öyle aşırıya kaçmamışlar; ancak talep fazla olduğu için önceden bilet almak gerekiyor. Tiyatronun girişinde yazarın hayatını ve eserlerini konu alan bir sergi var. Burada Shakespeare’in oyunlarında kullanılan çeşitli objeleri de görebilirsiniz. Serginin sonundaki bir bölüm ilgi çekiciydi. Yarım saatte bir düzenlenen bir seansta orada bulunan görevliler Shakespeare’in oyunlarında kullanılan giysiler hakkında bilgi veriyorlardı. Seyirciler arasından seçtikleri bir kişiye bu giysileri giydirmeleri de o dönemin modası hakkında bizi aydınlattı. Çünkü bir gömleği giymek bile 5 dakikayı buluyordu. Tahmin etmediğimiz bir biçimde burada da çok zaman geçirdik. Sergiyi gezdikten sonra biraz pahalı olsa da tiyatronun içini de gezdiren bir tura katıldık. Rehberin tiyatro ile ilgili pek çok şey anlattığı bu tur sırasında akşam oyunu olan tiyatrocular da ısınma hareketleri yapıyorlardı. Tam tiyatrodan çıkarken Haluk Bilginer’in fotoğrafı gözüme ilişti. Oyun Atölyesi’nin bu tiyatroda sahnelediği bir Shakespeare oyunundan sonra asılmış fotoğraf buraya. O an nedense milli duygularım kabardı J
Kostüm tanıtımlarından bir kare

 
Londra’ya giderseniz görmeden dönmeyin diyeceğim başka bir mekân da Royal Albert Hall. 1871 yılında inşaası tamamlanan bu konser salonu gerçekten müthişti. Tabii gönül orada canlı bir konser izlemek isterdi ama en azından salonu görebildiğimiz bir tura katıldık. Bu turlar tabii belli saatlerde düzenleniyor ve kayıt yaptırmak gerekiyor. Tura ne gerek var diyen Türk turist kafasındaysanız mekânı dışarıdan görebilirsiniz yalnızca. Kraliçe Victoria ve Albert’in aşkı dillere destan. Mekânın adı da Kraliçe tarafından verilmiş. Kraliyet ailesinin üyeleri buradaki konserleri ücretsiz izleyebiliyormuş. Adamlarda zaten para var, adaletin bu mu dünya diye sorduran bir durum. Neyse, konser dışında tenis maçları, sirkler ve çeşitli gösterilerin yapıldığı bu mekânı mutlaka görün. Konser salonundan çıkınca tesadüf bu ya yine bir Türk’ün fotoğrafıyla karşılaştık. Sezen Aksu, Fahir Atakoğlu eşliğinde burada konser verecekti. Tekrar duygulanmalar falan J
Ah canım Mister Darcy
İngiltere’de Londra dışında Bath şehrini de ziyaret ettim ki burası da Jane Austen’ın mekânıdır. Daha çok Londralı aristokratların yaşadığı bu şehirde Jane Austen Centre adı verilen bir müze ev var. Her yıl burada onun adına bir edebiyat festivali de düzenleniyor. Bath’a aslında müzeyi görmek için gitmiştim ama zamanımı iyi planlamayınca müzedeki turu kaçırdım. Çünkü burada Dickens müzesinde olduğu gibi müzeyi kendiniz gezemiyorsunuz. Belli saatlerde düzenlenen turlarda rehberler size eşlik ediyor. Ben yalnızca Austen’ın roman kahramanları gibi giyinmiş garsonların servis yaptığı kafeyi ve girişteki hediyelik eşya bölümünü gezebildim. Ayraç koleksiyonuma yeni bir parça ekledim tabii. Velhasıl kelam, Bath’a Jane Austen için gidip  İtalyan bir arkadaş yüzünden Roma hamamı ve katedrali görüp dönmüş oldum. Neyse bu da yeniden gitmek için bir bahane olsun.
Londra’da sanatsal mekânlar bunlarla sınırlı değil elbet. Göremediğim Freud Müzesi ve şair John Keats’in evi var mesela. Lakin şimdilik gördüğüm bu güzellikler bana yeter.


27 Haziran 2014 Cuma

Kırık Dökük Birkaç Monolog 8

Bazen her zamankinden daha fazladır "dünya ağrısı".
İnsanlara ve hayata olan inancın, güvenin kan kaybeder. İnsanları anlamadığını düşünürsün.
Bazen her zamankinden fazladır o "ağrı".
İçinde bir boşluk, kaybolmayacak sanırsın. Gitmeyecek bir yere. Kaybolur sonra, alışırsın.
"İnsan her şeye alışır." Ağrının şiddeti azalır.
Kimse kimsenin hayatına "değemiyor" diye düşünürsün. Kimse kimsenin hayatına çivi çakacak kadar yakın olamıyor.
Alışacaksın.
Boşluk belirsiz hale gelecek.
"Ağrı" azalacak.

Not: "Dünya ağrısı" ifadesi Ayfer Tunç'a ait. Muhteşem son romanının ismi aynı zamanda.

Fısıldadıklarım 5

Önce babam gitti o mel'un hastalıktan, bir yıl sonra da "şair ceketli çocuk" Kazım Koyuncu. Her gidenle biraz daha azaldı dünya.
Yılların, rakamların bir önemi yok ama biri 43 yaşındaydı, biri 33.
Kalanlar tutmak zorunda kalıyor çeteleyi.
Gidenlere ne olduğu şimdilik muamma.

Kazım Koyuncu'nun müziğiyle ne zaman tanıştım, tam olarak hatırlamıyorum. Gülbeyaz dizisi dönemiydi sanırım. Belki on kere izlemişimdir bu diziyi. Gülbeyaz ve Kadir'in aşkı gibi sahici aşkları göremedik sonra ekranlarda. Dizide Kazım Koyuncu sık sık şarkı söylerdi. Kadir bunalınca sahile iner, biralar gazete kağıtlarına sarılır ve başlanırdı şarkıya: "Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim."

Sonra sonra tam bir Karadeniz kültürü sevdalısı olunca Kazım Koyuncu hayranlığım daha da arttı. Üstelik sadece iyi müzikler yapan bir müzisyen değildi o. Kendi bölgesinin sorunlarıyla ilgilenen, çözüm yolları arayan, duyarlı, insancıl bir adam. Kendi deyimiyle önce "devrimci". Sanatçı kavramının altını tam anlamıyla dolduran bir genç müzisyen.

Ne çok üzüldüm hastalığını duyunca ve ne de çok ağladım o gidince. "İşte gidiyorum. Hiçbir şey almadan, bir şey vermeden..." demişti. Bir gidiş daha yalın nasıl anlatılabilir ki?

"Didou Nana" en sevdiğim parçası olsa da her zaman dinleyemem. İnsanı hüzünlere gark eden bir ezgisi var. "Dido" sevgili demekmiş ama ben bu parçayı hep gidenlerin arkasından söylenen bir ağıt gibi dinliyorum.
"Tsira, Asiye, Koyverdun Gittun Beni" türküleri ayrı güzeldir.

Tabii sadece hüzünlendirmez bizi Kazım Koyuncu müziği. "Ella Ella, Uy Aha, Fadime, Ncais Birapa" size bol miktarda adrenalin sağlayacak eğlenceli türkülerdir, ne anlattıklarını tam bilemeseniz de hissedersiniz. Bir de bir şey itiraf edeyim canım sıkılınca açarım bu coşkulu türküleri, eşlik ederim. Lazca bilmesem de iyi uydururum. Size de iyi gelecektir, bir deneyin.

Kazım Koyuncu'yu anmak için bir şarkıyla bitireyim. Belki biraz azalır can sıkıntımız:




19 Mayıs 2014 Pazartesi

Kırık Dökük Birkaç Monolog 7

Karanlık günler yaşıyoruz. Aslında uzun zamandır ruh durumumuz fırtınalı. Sakin suları unuttuk. Ama bu seferki karanlık dipsiz. Karanlığa battık hepimiz. Kömür karasına bulanmıştı ak mı ak alınlarıyla çalışan işçiler. Onların yaşamına bu düzenin muktedirleri, vicdanları ve yürekleri kararmış sahipleri son verdi. Kimse şehit olmadı anlayacağınız, onlar öl-dü-rül-dü-ler.

19. yüzyıl vahşi kapitalizminin ortasında yaşıyorduk 2014'ün Türkiye'sinde. Farkındaydık elbet her şeyin. Bizler ortalama bir yaşam standardına sahipken bir yerlerde birilerinin insanlık dışı şartlarda çalıştıklarını, tek dertlerinin evlerine ekmek götürmek olduğunu ve fena halde sömürüldüklerini duymuştuk ya da görmüştük. Ama bu olay bize günlük yaşamın hayhuyu içinde çok da dikkate almadığımız başka dünyaları ve insanları tekrar hatırlattı. Sanki bu dünyanın bütün pisliğini ortaya çıkarmak için can vermişti bu insanlar. Onlar ölmese alınacak önlemleri nasıl konuşurduk yoksa? İlla ki bedel ödeyen birileri olmalıydı. Bunu defalarca yaşadık "yalnız ve güzel ülkemiz"de. Her işimizi "Hallederiz abi"lerle, "Bir şey olmaz, salla"larla yapan bir milletiz biz çünkü.

Bazı insanların onlara insan vasfını kazandıran bütün değerlerden ne kadar uzaklaştığını da gördük bu süreçte. Muktedirlere yaranmaya çalışan, her devrin adamı olan kişilerin kendi çıkarları uğruna başkalarının haklarını nasıl gasp ettiklerini, lüks gökdelenlerinde caka satarken binlerce ailenin yıllarca sürecek travmalar yaşamasına neden olan para babalarının pişkinliğini, sırtlarından para kazandığı işçileri köle gibi gören paragöz iş sahiplerini, ölümleri meşrulaştırmak için dilin bütün imkânlarını kendi lehlerine kullanmaya çalışan siyasetçileri de gördük.

Korku imparatorluğunda nefes almaya çalışan insancıklarız hepimiz. Günden güne biraz daha boğuluyoruz ve durumun da farkındayız. Ne ki bir araya gelemiyoruz, gelsek de korkuyoruz ya da susturuluyoruz. İşini kaybetme korkusuyla her şeyi sineye çekmek zorunda kalan insanların ülkesi çünkü burası. Hayatta kalmak için çalışmak gerek. Uzaktan ahkam kesmek kolay ama yalnız bırakılmış ve korkutulmuş emekçileri anlayabilmek zor.

Aslında uzun zamandır kara haberlere uyanıyoruz biz. Bugün bir şey olmadı, hayırdır inşallah dediğimiz bile oluyor ama bu seferki durum bambaşka. Artık iyice anladık ki bu düzen değişmeli.  Tanrı'nın adaleti varsa eğer -ki olmalı diye düşünüyorum- bir kez geldiğimiz bu dünyada en azından insanca yaşamalı. Düzenin birbirinin içine geçmiş tüm köhne yapıları değiştirilmeli. Babalarının mezarları başında "babam beni canım kızım diye severdi" diyerek ağlayan kız çocuklarına adil bir dünya bırakmalı.

Kaç gündür hepimize aldığımız nefes bile fazla geliyor. Göğüs kafesimizi sıkıştıran bir ağrıyla geziyoruz. Yaşadıklarımızı unutan olacağını sanmam. Elbette acımız hafifleyecek, başkalarının acılarını değil  kendi kişisel tarihimizdeki mutsuzlukları düşüneceğiz daha çok. Saçma sapan şeylere ağlayıp, küçük mutsuzluklardan anti-depresan mutsuzlukları yaratacağız.

Ama eminim ki şunu unutmayacağız:
Gerçekten de kahrolsun "bağzı şeyler". Bu sömürü düzeni, bu adaletsizlik, bu vicdansızlık.
Başkaları rahat yaşasın diye can verenler;
Sizi unutursak kalbimiz kurusun.

26 Nisan 2014 Cumartesi

Londra Günlükleri 3: Londra Deyince Aklıma Gelen 10 Şey


1. Londra metrosu: Biz Ankara'da açılacak bir metro hattını yıllarca bekleyeduralım Londra'daki metro ağını görünce "adamalar yapmış yahu" demekten kendinizi alamıyorsunuz. Londralıların "tube" dedikleri metro, 1863 yılında açılmış, dünyanın en eski yeraltı ulaşım sistemidir. Londra metrosu şehrin her yerine ulaştırır sizi. Ulaşımda zaman zaman aksamalar olsa da özellikle sabah saatlerinde tüm istasyonlarda aşırı bir yoğunluk vardır. Geniş bir ağa sahiptir ama bazı istasyonlar çok eskidir. Bir de bazıları yerin oldukça aşağısında olduğu için pek çok basamağı tırmanmak zorunda kalırsınız. Bir Bank istasyonu vardı mesela labirent gibi. Acayip dar koridorlardan ve merdivenlerden geçmiştik ki hiç tavsiye etmem.
Londra metrosunda birkaç dakikada bir duyulan bir anons var bir de Londra deyince aklıma gelen ilk cümlelerden biridir: "Mind the gap please!" 

Ahan da "tube"

Ah bu klasik turist pozları.
2. Kırmızı otobüsler ve telefon kulübeleri: Londra'da metro gibi bir ulaşım aracı varken diğer alternatifler pek düşünülmüyor ama Londra'ya gitmişken filmlerden de aşina olduğumuz kırmızı otobüslere binmemek olmaz. Üstelik otobüsler direkt olarak metro istasyonlarının girişlerinde duruyor, otobüsten inip metroyla devam edebiliyorsunuz yolunuza. Özellikle hava karardığında şehri şöyle bir gezmek için de otobüse binmenizi öneririm.
Herkesin yaptığı turistik hareketleri yapmam diyorsanız da o kırmızı telefon kulübelerinin önünde ya da içinde fotoğraf çektireceksiniz; çünkü o kadar nostaljik bir görüntüleri var ki kayıtsız kalamıyorsunuz. Bazı turistler bir kulübeye en çok kaç kişi sığabilir gibi ilginç denemelerde bulunuyorlar ki çok gereksiz :)


3. Pub kültürü: İngilizlerin bira sevdası malumunuz. Londra'nın her yeri buplarla dolu. İnsanlar içkilerini alıp pubların önünde ayakta içerken bir yandan da sohbet ediyorlar. Mekânların içi değil ama önleri çok kalabalıktı yaz aylarında. Günün yorgunluğuyla nasıl saatlerce ayakta durup sohbet ediyorlar diye düşünmüştüm. Biz olsak öyle saatlerce ayakta duramayız, hemen oturmak isteriz. 

4. Londra'nın simgeleri: Paris deyince akla hemen Eiffel Kulesi gelir mesela ama Londra'nın birkaç simgesi var: London Eye, (Avrupa'nın en yüksek dönme dolabı. Londra'nın en turistik mekânı, şehrin pek çok yerinden görülebiliyor. Lakin hiçbir numarası yok ve de pahalı. Herkes birbirine "London Eye'a binmeye gerek yok" diye tavsiye ediyor. Ben de binmenizi tavsiye etmiyorum. Ben yine de bindim, o ayrı :) Big Ben (Saat Kulesi) ve Tower Bridge (Kule Köprüsü) Ben üçü arasında bir seçim yapamıyorum, siz ne dersiniz?

5. Yağmur ve şemsiye: Londra deyince akla hemen yağmur, kapalı bir hava ve şemsiyeler gelir tabii ki. Hatta "Bu şehirde en yakın arkadaşınız şemsiye olmalıdır." gibi laflar ederler. Şahsen ben sıcağı sevmeyen biri olarak Londra'nın havasından pek şikayet etmedim ama günün her saatinde hava durumunun değişmesi biraz sinir bozucu olabiliyordu bazen. Mesela sabah yağmur yağarken 18.00'de güneşli ve ılık olabiliyordu hava.

6. Parklar: Londra'nın parklarıyla ilgili yazmıştım daha önce o yüzden sözü uzatmayacağım. Lakin o parkların güzelliği hiç gözümün önünden gitmiyor. "Ah nerde o parklar?" diye Leyla modunda geziyorum hâlâ. "Londra'nın parkları anlatılmaz, yaşanır." diyerek nokta koyuyorum burada.

7. Kozmopolit kültür: Dünyanın her yerinden insanın yaşadığı, çalıştığı ya da turist olarak bulunduğu bir şehir Londra. Londra'da geçirdiğim ilk gün karşılaştığım insanlar beni çok şaşırtmıştı. Adeta bir mikrokozmos olan bu şehirde hiç gidemeyeceğiniz ülkelerin insanlarıyla tanışabilir, sohbet edebilirsiniz. Sırf bunun için bile gidilebilir yani.

8. Tersten akan trafik: Bilindiği gibi İngiltere'de trafik soldan akıyor. Başta karşıdan karşıya geçerken bile bu durumu idrak etmekte zorlanıyorsunuz. Sonra tabii ki her şeye alışıldığı gibi buna da alışılıyor. İngilizler trafiğin soldan akmasıyla övünüyorlar ama bunun nedenini tam olarak bilmediklerini söylüyorlar genelde. İnternetten de kolayca öğrenebilecekleri halde bu konu hakkında bir fikirlerinin olmayışına şaşırdığımı itiraf etmeliyim. (Aslında soldan akan trafiğin müsebbibi Napolyon'dur.)

9. İngiliz aksanı: Amerikan İngilizcesine göre çok daha havalıdır ama çok zor anlaşılır. Zira Londra'dayken hiçbir Londralıyla doğru düzgün anlaşamamış olmam da bunu kanıtlıyor. Bir de İngilizler kendi dillerini o kadar önemsiyorlar ki sizin söylediklerinizi anlamıyorlarsa hemen muhabbeti kesiyorlar. İlla onlar gibi konuşacaksınız. Bu durum da insanda bir gerginliğe neden oluyor doğrusu. (Bu noktada bir kişisel anektod aktarayım efenim. Gittiğim İngilizce kursunda çok yakışıklı bi İngiliz vardı. Çocuk bana "how's it going?" diye soruyordu sürekli. Ben de İngiliz aksanıyla konuşamıyorum diye gerilip kem küm ediyordum. Neticede bir türlü diyalog kuramadık yani. İngiliz asaleti karşısındaki yenilgim ve çocukla muhabbet edemeyişim içimde uktedir hâlâ :)

10. "I'm sorry": İngiltere sokaklarında ve metrosunda en çok duyabileceğiniz cümle. İnsanlar sürekli birbirinden özür diliyor. Bizde adam sana çarpar mesela, özür dilemeyi bırak, "Ne diyon bacım?" diye üste çıkıp kavgaya bile girişir. İngilizler hakikaten kibar insanlar, daracık metronun içinde size değmeseler bile sizi rahatsız etmişler gibi özür dileyiveriyorlar. Bu kadar kibarlık da bir yere kadar, biz Türküz neticede :)

20 Nisan 2014 Pazar

Kırık Dökük Birkaç Monolog 6



Son yılların en şahane Türk filmlerinden biri olan Kaybedenler Kulübü'ndeki en güzel repliklerden biri şudur: "Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız?"
Son yıllarda ne kadar çok duyuyoruz buna benzer cümleleri.
Herkes bir şeylerden ya da birilerinden şikayet ediyor. En çok da "yalnızlık" kelimesi dillendiriliyor ağızlarda.
Kimi dostunu vefasızlıkla suçluyor, kimi eski şarkıları dinleyip "Ah nerde o eski aşklar? Şimdiki insanlar hissetmiyor ki oturup adamakıllı şarkı yapsınlar." diye geçmişe güzellemeler sunuyor.
Herkes aynı dertlerden muzdarip ama kimse birbirinin ilacı, merhemi, yara bandı olmuyor. Olamıyor. 
Adını andığım filmdeki adamların dediği gibi herkes yalnızlıktan şikayet edip yalnız kalıyor.
Kimse ilk adımı atan kişi olmak istemiyor; serde gurur var, pişmanlık var çünkü. Hatta bir nebze de olsa duygusuzluk, hissizlik.
Kimsenin eli telefona gitmiyor ama herkes her an tetikte. Bir çağrı ya da bir mesaj bekleniyor. Hiç olmadı sosyal medya iletilerinde imâlı bir söz. 
Uzun bekleme anlarından sonra gelen mesajların beklenenden değil bir bankadan, telefon operatöründen ya da bilmem kaç yıldızlı bir otelden gelmesine içerleniyor. Küfürler savruluyor.
Kadınlar kendilerini anlayan olgun erkekler bulamamaktan yakınıyor. En entelektüel görünen erkeklerin bile belli bir aşamayı geçmeden sağlıklı ilişkiler kurma ehliyetine sahip olamadıklarını tecrübe ediyor.
"30'uma kadar evlenmeliyim." düsturu kendilerine toplum tarafından dayatılmış olan kadınlar evlenilecek adam bulamadıklarından yakınıyor. Tehlike çanları çalarken ilk adımı atmaya çalışıyorlar ama nafile. Henüz büyüyememiş erkekler kendilerini naza çekiyor. Üstelik bu adamlar dünyanın en önemli insanı pozlarını takınıp, ıssız adam triplerini yaşıyor.
Erkeklerse... Bence ne istediklerini tam olarak bilemiyorlar.

Bunca şeyden sonra düşünüyorum hâlâ ?: "Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız?"


Yazıyla ilgisiz not: Kaybedenler Kulübü'nün şahane oyuncusu Nejat İşler lise yıllarından beri hayranı olduğum biri. Ne olur tamamen iyileşsin artık da biz ondan hep böyle şahane replikler duyalım.

5 Nisan 2014 Cumartesi

Fısıldadıklarım 4




Neler olmuştu bugüne kadar? Duyan, gören, hatırlayan var mı?
Bizler işimize gücümüze giderken, vaktimizin çoğunu ortalama bir hayat standardını tutturmak için iş yerlerinde tüketirken, hayattan az da olsa mutlu anlar çalmak için tatil parası biriktirirken, bir yerlerde bizden habersiz milyon dolarlar sıfırlanmıştı.
Geçen yıl bu zamanlar on binlerce insan büyük büyük şehirlerde kendilerine ayrılmış küçücük metrekareleri yalnızca göğe bakmak, derin bir nefes almak, toprağa dokunmak için savunmak zorunda kalırken, birilerinin inadı yüzünden gençliklerini yaşayamayan, hatta henüz genç bile olamayan çocuklar ölmüştü.
Bu ülkede çocuklar öldürülürken birileri annelerin evlat acısını görmezden gelmiş, gözünü nefret bürümüş insanlar cennete giden küçük bir çocuğun kalbini yaralamışlardı.
Türlü türlü ihmalkârlık nedeniyle dünyanın başka yerlerinde olmayacak şeyler olmuş, her seferinde "aslında böyle olmalıydı", "şöyle yapılmalıydı" diyerek gereklilik kipinin bolca kullanıldığı cümleler kurulmuştu.
Her çağda, her ülkede örneklerine fazlasıyla rastlanan otorite düşkünleri, gözlerinden şimşekler çaka çaka nefret kusmuşlardı televizyonda, sosyal medyada.
Köşe yazarları doğruyu ve tarafsız olanı yansıtıp yansıtmama konusunda kararsız kalmışlardı. Kararlarını önceden vermiş olanlar küçük kızlarının alımlı bir genç kız olduğuna tanık olamamışlardı.
Toplumu oluşturan insanlar bir arada yaşama isteklerini kaybetmiş, "biz", "siz" ayrımı yapılırken tahammülsüzlük sınırları, aradaki çizgileri yok edemeyecek kadar genişlemişti.
En önemlisi de bu ülkenin gençleri umutlarını yitirmişti. "Bu ülkeden bir şey olmaz Hocam, gideceğiz okul bitince." cümleleri sıkça tekrarlanır olmuştu. Sosyal medyada dünyadaki en iyi yaşam standartlarına sahip ülkelerden biri olan Uruguay'a taşınma geyikleri yapılmaya başlanmıştı.
Sokak ortasında kadınlar dövülmüştü , bıçaklanmıştı, öldürülmüştü. Onları korumakla görevli bir kadın gözlerini kapamıştı bunca yaşanana, üç maymunu oynamıştı.
Ömürlerini bilim yapmaya adamış genç insanlar, kendi haklarını savunuyorlar diye okullarından atılmış, henüz daha yolun başındayken bu ülkede bilim yapılabileceğine dair inançlarını kaybetmişti.


Neler olacak bundan sonra? Duymak, görmek, hatırlamak isteyenler olacak mı?
Umut ışığını gösterecek mi bunca karanlıktan sonra?
Bir yanımız gitmeli diyor, öbür yanımız kalmalı. Gelecek olan baharı beklemeli.
"Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar/ Işıklı maviliklere süreceğiz." diyen büyük bir şairle aynı topraklarda doğmuş olanlara umutsuzluk yakışmaz çünkü.
Beklemeli, umudu.
Baharı.
Çok yakında gelir -mi- belki!

15 Şubat 2014 Cumartesi

Kanalları ve Kuleleriyle Müsemma İki Belçika Şehri: Gent ve Brugge

Belçika'ya turistik amaçlı gitmemiştim aslında ama oralara kadar gitmişken kısa bir Belçika turu yapayım istedim.  Şubat ayında bir hayli soğuk olduğu için kış mevsiminde burayı ziyaret etmenizi pek önermem ama bir gün yolunuz Belçika'ya düşerse size bahsedeceğim dört şehri mutlaka görmelisiniz. Önce Gent ve Brugge'ü tanıtacağım size, diğer yazımda ise Brüksel ve Antwepen'i.
Gent: Ben bir hafta boyunca Gent'te (Ghent, Gand diye de yazılıyor.) yaşayan kuzenimin evinde kaldığım için seyahat sırasında en çok kanalları ve mimari yapılarıyla öne çıkan bu küçük Avrupa kentini gezme imkânı buldum. Gent, Belçika'nın üçüncü büyük kenti. Bilmeyenler için söyleyeyim Flaman, Fransız ve Almanların yaşadığı bir ülke olan Belçika, federal bir ülke yapısına sahip. Ülke; Flaman, Valon (Fransız) ve Başkent Brüksel Bölgesi olarak üç bölgeye ayrılmış durumda. Üniversite şehri olarak da ön plana çıkan Gent, Flaman bölgesinde bulunuyor.

Şehrin gezilmesi gereken yerlerine şöyle bir göz atarsak öncelikli olarak kanal boyunda yer alan Graslei ve Korenlei  rıhtımlarını ve tarihi yürüyüş yolunu gezmek gerek. Şehrin merkezi olan bu nokta, Ortaçağ mimarisinin ürünü olan görkemli binalar, restoranlar ve barlarla dolu. Aynı yerde yer alan Aziz Michael Köprüsü'nün ihtişamlı bir güzelliği var. Önünde fotoğraf çekmemek olmaz.  Bu yürüyüş yolunu hem gündüz hem de gece ziyaret etmenizi öneririm. Şehir çok güzel ışıklandırılmış, hatta bununla ilgili bir ödül bile almış. 2004'te Uluslararası şehir-insan-ışık ödülüne layık görülen kentte ışık festivali de yapılıyor. Gent'e yazın giderseniz kanalda tekne turu mutlaka yapılmalı. Kışın kanal etrafında pek hareketlilik olmasa da yazın kanal bölgesi bir hayli kalabalık oluyor ve burada çeşitli etkinlikler, festivaller yapılıyormuş. Gent tam bir festival şehri zaten. Yılın her mevsiminde yapılan bu etkinliklere ayrıca göz atılabilir.

Aziz Michael Köprüsü
Gent'in Unesco Dünya Mirası Listesi'nde de yer alan üç görkemli kulesi var. Bu üç kule (St. Nicolas, Beffroi, St. Bavon) şehrin her yerinden görülebiliyor. İsteyenler bu kulelere çıkıp Gent'e tepeden bakabilir. Aziz Michael Köprüsü'ne çıktığınızda da bu üç kuleyi aynı anda görebiliyorsunuz, işte başka bir fotoğraf noktası daha.
Gent'e yukarıdan bakmak istiyorsanız Gravensteen Kalesi'ne (Kontlar Şatosu da deniyor.) çıkabilirsiniz. Giriş 10 euro idi ama görevli beni genç görmüş olacak ki bana "young adult" bileti verdi. Bu biletin fiyatı ise 6 euro. Yukarıya çıkmak için asansör yok ama merdiven sayısı da fazla değildi. Ben direkt kalenin en tepesine çıkıp manzarayı seyrettim, içerideki işkence müzesi ilgimi çekmedi ama bir ara gözüm kaydı, acayip işkence aletleri gördüm. Gent'te birkaç müze de var ama ben kısa süreli ziyaretlerde müze gezmeyi pek sevmiyorum.

Gent'in gece görünüşü
Gent çok büyük bir şehir olmadığı için bir gün içinde rahatlıkla gezilebilir. Yukarıda kısaca bahsettiğim yerleri gezdikten sonra şehrin sokaklarında rastgele gezmeye ve kaybolmaya başlayabilirsiniz artık. Zira ben klasik turistik mekânları gezdikten sonra ara sokaklara dalıp kaybolmayı ve ilginç şeylerle karşılaşmayı çok seviyorum. Bu biraz yorucu bir uğraş aslında,  ama risk almaya değer. Gent ara sokaklarında gezdiğinizde güzel binalarla, restoranlarla ve sokak sanatıyla karşılaşabileceğiniz bir şehir. Ben binaların süslemelerine bayıldım mesela.
Gent'in en güzel sokaklarından biri Patershol Sokağı. Burada Flaman yemekleri yapan restoranlar var. Bunların çoğu akşam saatlerinde açılıyor. Gözlemlediğim kadarıyla Flamanların çoğu akşam yemeklerini dışarıda yemeyi tercih ediyor. Gündüz saatlerinde boş ya da kapalı olan pek çok mekân akşamları tıklık tıklım dolu. Belçika'da çok sayıda bar da var. Meşhur Belçika biralarını buralarda tadabilirsiniz. Kafelerin müdavlerinin yaş ortalaması oldukça yüksek. Bunun bir nedeni Avrupa'daki genç nüfusun azlığı ise bir diğer nedeni de gençlerin  marketlerden aldıkları yiyecekleri  kanal boyuna oturup yemeyi tercih etmeleri olsa gerek. Örneğin kahve içmek için oturduğum kafede benim dışımda genç biri yoktu. Müşterilerin hepsi Haneke'nin Aşk (Amour) filmindeki çifti andırıyordu.
Belçika'da çok sayıda Türk yaşadığı için Gent'te de pek çok Türk lokantası var. Oudburg Caddesi 42 numarada yer alan Ankara restoranı oldukça popüler bir mekân ve Flamanların da sıkça uğradıkları bir yer. Ancak ben gittiği her ülkede Türk lokantası arayan turist kafasını bir türlü anlayamadığım için Türk restoranlarına uğramadım.


 Brugge: Belçika'ya gitmeden önce okuduğum blog yazılarında oldukça övülen bu kenti çok merak etmiştim. Unesco'nun Dünya Mirası Listesi'nde yer alan bu şehir görülmeli elbette ama Gent'e çok benzediği için bana pek ilginç gelmedi. Brugge'e oldukça soğuk bir günde gitmemin ve ziyaretimi biraz kısa kesmemin de etkisi vardır bunda ama pek çok  gezginin aksine Brugge ile karşılaştırdığımda Gent'i daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Brugge küçük bir kanallar şehri olduğu için aşıklar şehri olarak da tanımlanıyor. Bu şehrin romantik havasının büyüsüne kapılmak için ilkbahar ve sonbaharda tekrar gitmeli belki de.

Küçük bir şehir olan Brugge'ün  (Fransızca Bruges) gezilmesi gereken noktaları ise şöyle: Kentin tam merkezi çeşitli binaların, kiliselerin ve restoranların olduğu açık ve geniş bir alan. Buraya The Markt, Burg, Belfry and Market Halls gibi isimler veriliyor. Burada pek çok fayton var. Brugge'de yapılacak en iyi şeylerden biri bir fayton turuna katılmak. Bunun dışında kanal turları yine çok meşhur. Brugge'de de Ortaçağ'dan kalma eski binalar var. II. Dünya Savaşı sırasında da zarar görmemiş bu binalar. Bu şehrin sokaklarında yürürken kendinizi 2000'li yıllarda hissetmeyeceğiniz kesin. Benim Brugge'deki favorim Bruges Art Route adı verilen, yel değirmenlerinin sıralandığı yeşil bir yol. Burası -henüz görmesem de- Hollanda'yı hatırlattı bana.
Belki Unesco nedeniyledir Brugge biraz pahalı bir kent. O yüzden buradaki restoranları pek tavsiye etmiyorum. Bizim oturduğumuz bir mekânda kahve 2 euro, su 6 euroydu mesela. Avrupa'da su kahveden pahalı oluyor genellikle.
Sağır sultan bile duymuştur ama Belçika; çikolatası, birası, patatesi, midyesi ve waffle'ı ile meşhur. Brugge'de her yer çikolata dükkânıyla dolu. O kadar çok çeşit var ki insan hangisini alacağını şaşırıyor. Diğer yazımda çikolata ve waffledan biraz daha ayrıntılı bahsedeceğim ama çikolata alacaksanız Brugge'den almayın derim. Ben Brugge'den aldığım çikolataların çok daha ucuzuna Brüksel'de rastlayınca biraz üzülmüştüm çünkü. Brugge'de merak ettiğim mekânların başında çikolata ve patates müzeleleri geliyordu ama vakit darlığı nedeniyle burada da müzeleleri gezemedim.

Brugge'de dolaşırken dantel dükkanlarına da bir göz atın. Burası dantel (rahibe işi deniyor) ve goblen işlemeli ürünleriyle de bir hayli meşhur çünkü. Ben gittiğim şehirlerden magnet ve kitap ayracı alırım mutlaka. Brugge'de de dantelden yapılmış kitap ayraçları buldum.
Bence bir yeri güzelleştiren şeylerin başında yeşil ve mavilin uyumu gelir ki bu özellik hem Gent'te hem de Brugge'de var. Bu iki şehir mimari yapıları, kuleleri, her biri ayrı bir renge boyanmış masal evleriyle de öne çıkıyor. Üstelik oldukça temiz, sessiz ve huzurlu bir ortama sahipler. Ahh tabii ki bir de o muhteşem çikolata kokusu. Ayrıntılar 2. yazımda :)