24 Şubat 2019 Pazar

Benim Kitaplarım


Okuma Notları (Ocak)

Yazacağım bir yazı sebebiyle şair, yazar ve gezgin Şavkar Altınel’in gezi edebiyatı alanına dâhil edilen beş kitabını okuyarak girdim 2019’a. Aslında bir yazarın beş kitabını arka arkaya okumayı tercih etmem genelde ama yazı için böyle bir okuma yapmak iyi oluyor. Öncelikle bu beş kitaptan bahsedeyim:


1. Kvangvamun Kavşağı, Altınel’in Uzak Doğu ülkelerinde yaptığı yolculukların izlenimlerinden oluşuyor. Altınel, şimdilerde batılıların gözünde bir tür egzotik ve mistik bir cennete dönüşen Doğu’nun kültür emperyalizmi neticesinde aslında batıdan çok da farklı olmadığını düşünüyor. Ancak yine de insan buralarda bambaşka diller duyduğu için bile farklı bir bakış açısı kazanabilir diyor. Kitaptan Doğu kültürüne dair öğrendiğim küçük ve sevimli birkaç detay paylaşayım: Birçok Uzakdoğu dilinde “dört” ve “ölüm” kelimeleri birbirine benzediği için bazı otellerde dördüncü kat bulunmuyormuş. Boyunlarına ip bağlanan maymunlar diğer evcil hayvanlar gibi sokakta gezdirilmeye çıkarılıyormuş ve 30 yaşına gelen Japon kadınları hâlâ evlenmedilerse bir Japonla evlenme ihtimalleri kalmıyormuş.



2. Tepedeki Yabancı: Yaklaşık 30 yıldır Britanya’da yaşayan Altınel’in Britanya coğrafyasında geçirdiği kısa tatillerle ilgili bu kitap. Burada benim en çok beğendiğim kısım, yazarın Joseph Conrad ve T.S. Eliot’ın izinden giderek Londra’da ve başka şehirlerde bu yazar ve şairlerin hayatlarıyla eserleri üzerine değerlendirme yaptığı bölümler. Conrad’ın hayat öyküsü gerçekten ilginçmiş. Uzun yıllar gemilerde çalıştıktan sonra bir gün yolculukları bırakıp yazmaya başlamış. Eliot’ın da hayatı farklı uçlar arasında savrulmakla ve kendi kimliğini aramakla geçmiş. Altınel’in yazdığına göre her iki edebiyatçı da kendilerinden çok farklı kadınlarla evlenip mutsuz bir hayat sürmüşler. Altınel, bu durumu “yabancılık” kavramıyla açıklıyor. Yazan kişi kendisinden ne kadar uzaklaşıp hayata bir “yabancı” gibi bakabilirse en iyi o zaman "görür" ve yazabilir diyor.



3. Güneydeki Ülke: 40. yaşını çok uzak bir coğrafyada kutlamak isteyen Altınel’in Avustralya yolculuğuna dair bir kitap. Avustralya Açık Tenis Turnuvası’nı düzenli olarak takip etmek dışında Avustralya’ya karşı bir merakım olmadı bugüne değin. Ancak bu kitabı okuduktan sonra özellikle Aborjinlerin yaşadığı uçsuz bucaksız kuzey toprakları ve bu coğrafyanın kendine özgü yapısı ilgimi çekti. Altınel, ülke tarihini ve kültürel değerlerini de uzun uzun anlatıyor kitapta. 


4. Mavi Defter: Paris, Amsterdam ve Bordeaux gibi turistik Avrupa şehirlerindeki gezilerin yanında Altınel’in Almanya-Polonya hattında gerçekleştirdiği tren yolculuğuyla ilgili izlenimlerin de paylaşıldığı yazıların bulunduğu bir kitap. Özellikle Hollanda’yla ilgili kısım hoşuma gitti; çünkü Altınel benim de ziyaret ettiğim bazı Hollanda şehirleri hakkında bilmediğim detaylar vermişti. Keşke gitmeden okusaydım diye düşündüm.


5. Hotel Glasgow: Altınel’in diğer kitaplarına hem benzeyen hem de onlardan biraz farklı olarak “kurgu”ya kayan bir kitap. Bir bölümde bugünlerde çok tartışılan Bertolucci filmi "Paris’te Son Tango"’yla ilgili bir yazı var. Altınel, filmi derinlemesine analiz ettiği gibi kendi hayatı ve yaşadıklarıyla da bağlantı kuruyor. 

Altınel’in kitapları klasik gezi yazılarına benzemiyor. Zaten yazar da yazdıklarını herhangi bir türle isimlendirmenin gerekli olmadığını düşünüyor. Bu yüzden bu kitapları yalnızca gezi edebiyatından zevk alanlar değil, herkes okuyabilir. Kitapların hepsinde hayat, insan, ölüm, yazı, yabancılık, kimlik ve aidiyet gibi konular hakkında derin sorgulamalar var. Tüm bunlarla birlikte Altınel edebiyatı belli bir bütünlük teşkil ediyor. Kitaplarla ilgili makalemde uzun uzun yazdım bunları, şimdilik bu kadar bilgi yeter sanırım. Bu arada kitapların yeni baskılarının yapılmadığını, bu yüzden de nadirkitap'tan temin ettiğimi belirteyim. YKY, bazı kitapları tekrar basmamakta diretiyor. 


6. Lanet Olsun Zaman Nehrine: Çok sevdiğim ve herkese önerdiğim At Çalmaya Gidiyoruz’un yazarı Per Petterson’un anne-oğul ilişkisini ele alan romanı. At Çalmaya Gidiyoruz’da baba-oğul ilişkisini kendine özgü dingin sesiyle aktaran yazar, burada da kanser olduğu anlaşılan bir anneyle, eşinden boşanma sürecinde olan bir oğlun Danimarka kırsalında yaşadıkları hesaplaşma ve içe dönme sürecini ele alıyor. İki kitap arasında büyük bir üslup farkı olmasa da ben At Çalmaya Gidiyoruz’cuyum. Lakin Arvid’in hayata karşı tutunamayışını, bağlı olduğu değerlerin elinden kayıp gidişi karşısında hiçbir şey yapamayışındaki çaresizliğini de çok iyi vermiş yazar. Kırsalın dinginliği+ doğaya sığınma+ politik arka plan+ sorunlu aile ilişkileri= Petterson romanları gibi bir formül çıkardım ben. Çok fazla bir şey anlatmıyormuş gibi görünse de kitabı bitirdiğinizde göğsünüzde bir ağrı hissetmenize neden oluyor kendisi. Seviyorum Petterson’u. Bu yıl bizde yayımlanan üçüncü kitabı Reddediyorum’u da okumayı planlıyorum. Bir yandan da At Çalmaya Gidiyoruz filmini ve yeni çevrilecek Petterson romanını bekleyeceğim.




7. Utanç: Güney Afrikalı ve Nobel Ödül'lü Coetzee’yi ilk okuyuşum. Roman, üniversitede dil ve iletişim dersleri veren David Lurie’nin adının bir taciz davasına karışmasıyla başlıyor ve Lurie’nin görevinden uzaklaştırılmasının ardından kızı Lucy’nin çiftliğinde yaşadıkları olaylarla devam ediyor. Kitaba ismini de veren “utanç” kavramı birkaç bağlamda düşünülebilir; ancak hikâyenin gidişatı hakkında pek bilgi vermek istemediğimden bu kısımla ilgili yorumu kitabı okuyacaklara bırakıyorum ki kitabı benden önce okuyan annem de “Sence kimin utancı söz konusu burada?” diye sormuştu bana. Kitabın arka planında Güney Afrika’da siyahlar ve beyazlar arasında yaşanan mücadeleyi okuyoruz. Bu yanıyla politik bir roman Utanç. David ve kızı arasındaki ilişki baba-kız hikâyesine odaklanmamızı sağlıyor. Bir yandan da okuru sinir eden David karakteri ve onun iç hesaplaşmaları var tabii. Kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi “sert” bir roman Utanç. Okuyun, pişman olmayacaksınız; ama sarsılma ve birkaç gün kendinize gelememe garantisi var. Kitabı okuduğum gecelerde pek uyuyamadım mesela. Yine de Coetzee okumaya devam edeceğim kesinlikle. Bu arada kitabın kapağını sürekli değiştirmiş Can Yayınları. En yeni kapaktaki köpek resmi içeriği fazlaca ele veriyor bence. Eski kapaklar daha iyiymiş. 


8. Mutluluk Fotoğrafı: Sanırım bu aralar fazlasıyla “duygusal bir okur”um ki ne okusam etkileniyorum. Önceki okuma notlarında Yates’i çok sevdiğimden bahsetmiştim zaten de bu kitap tek kelimeyle şahaneydi. Nasıl başarmış bilmiyorum ama insan denen muammayı çok iyi çözmüş bence Yates. Çok sıradan olaylar anlatıyor aslında kitaplarında. Burada anne ve babası erken yaşta boşanan Grimes kardeşlerin hikâyesini okuyoruz. Sara, genç yaşta evleniyor ve çocuk sahibi oluyor. Özgür ruhlu Emily ise üniversitede edebiyat okuyor ve birçok birliktelik yaşayıp tek başına ayakta kalmaya çalışıyor. Karakterleri ve hayattan beklentileri farklı olsa da iki kardeş de mutsuz oluyor sonunda. Yates için hayal kırıklıklarının yazarı demiştim. Onun romanlarında pek mutlu tablolar yok zaten. Kırgınlıklar, boşa giden hayaller, umutsuz aşklar, mutsuzluklar var. Amerikan rüyası+ İkinci Dünya Savaşı+ ekonomik sıkıntılar+ Long Island banliyöleri+ yürümeyen evlilikler+ histerik anneler de Yates kitaplarının formülü olabilir. Bu formül işini sevdim ben 😊 Bu arada kız kardeşleri olanlar daha çok sevecektir bu kitabı. Yalnız, ben sonunda bu “duygusal okur”luğu biraz fazla abartıp ağladım bile ki ilk kez bir şey okurken başıma geldi bu.

Utanç’ı da Mutluluk Fotoğrafı’nı da bu dönem derste okuyoruz. Bakalım öğrenciler ne diyecek.


9. Bu ayın ilk şiir kitabı Selahattin Yolgiden’in Herkes Ayrıldı Kendinden’i. Kitaptaki her şiir bir klasik müzik bestecisinin ismini taşıyor. Alt başlıklarda da müzikle ilgili terimler var. Klasik müzikle ilgilenenler için daha farklı bir okuma deneyimi olacaktır sanırım. Şiirleri okurken bestecilerin parçalarını dinlemek de keyifli olabilir belki.  Ben bu müzik türünden pek anlamadığımdan bazı bağlantıları yakalayamadım ve bütün şiirlerin havasına giremedim. Mozart, Beethoven ve Chopin başlıklı şiirleri sevdim en çok. Alıntılayacağım üç dize ise Bach isimli şiirden: 

yüzümden akıyor insanlara ilencim
acımı saklamaya çalışmaktan vazgeçtim

çünkü evvelden küldüm, şimdi ateşim


10. Benim Aklım Bir Delidir Sana Armağanım: Ergin Günçe’yi ilk kez okuyorum ve şiirlerini çok beğendim. Gerçi bu kitap Günçe’nin kitaplarına girmemiş şiirlerinden yapılmış kısa bir seçki. Ama yine de Günçe şiiriyle ilgili bir izlenim edindiriyor ve şairin bütün şiirlerinin yer aldığı Türkiye Kadar Bir Çiçek kitabını merak ettiriyor. Kitabın sonunda Ali Özgür Özkarcı tarafından yazılan yazı sayesinde Günçe şiiriyle ilgili bilgi edinilebilir. Ekonomi okuyan ve ODTÜ’de çalışan Günçe, 1983’teki bir uçak kazasında yaşamını yitirmiş. “Vur Kalbini Tabancanla” şiirini çok sevdim ama alıntı “İkindiüstü Dalgın ve Aykırı Düşünceler”den gelsin ki kitaba adını veren dizeler burada geçiyor:

Benim aklım bir delidir
Kar kuyuları çiğdemlere başlıyor
Çerkes köylerinden, kurt seslerinden coşkun dönen
Benim aklım bir delidir sana armağanım


11. Bu ayın tek öykü kitabı kısa bir süre önce çıkan Anonslu Kaset Doldurulur. Engin Barış Kalkan’ın ilk öykü kitabı Maveraünnehir Nereye Dökülür?’ü de okumuş ve sevmiştim. Geçen senenin okuma notlarında da yazdım hatta. Hacimli öyküler yazan Kalkan, ikinci kitabındaki bazı öykülerde ilk kitaptakilere de gönderme yapıyor. Birbirleriyle bağlantılı öyküler yazmayı sürdürecek gibi. Okurken beni güldüren mizahi dilini, şehirli karakterlerinin kimi zaman absürt görünen maceralarını, okura seslenen anlatıcılarını ve keyifli üst kurmacalarını seviyorum. Kalkan’la kitabı hakkında söyleştik, yakında okuyacağız sanırım.


2019’un ilk ayı okuma anlamında verimli geçti. Bu yüzden daha kısa izlenimler paylaştım bu sefer. Şubat’ta görüşmek üzere.


17 Ocak 2019 Perşembe

Benim Kitaplarım

Aylık Okuma Notları (Aralık)


1. Fakir Baykurt, Irazca’nın Dirliği: 1954 yılında yayımlanan Yılanların Öcü romanının devamı olan Irazca’nın Dirliği’nde olay örgüsü bir önceki kitabın kaldığı yerden ilerliyor. Toplumcu gerçekçi edebiyatımızın tipik örneklerinden biri olan Yılanların Öcü’nde Burdur’un seksen haneli Karataş köyünde Kara Bayram ve Haceli arasında geçen iktidar mücadelesi konu ediliyor. İki yıldır derste de işlediğimiz bu roman, hem dili ve üslubu hem de temalarıyla üzerinde çok konuşulmayı hak eden değerli bir dönem malzemesi sunuyor. Bayram’ın annesi Irazca karakterinin daha çok ön planda kaldığı Irazca'nın Dirliği ise anlatım tarzı bakımından Yılanların Öcü’nden farklı değil; ancak bazı yerlerde akış çok aksıyor bence. Bu yüzden ilk kitabı daha başarılı buldum ben. Bir de sanırım bu tarz romanların daha erken yaşlarda okunması gerekiyor. Bir süre sonra artık bitse de rahatlasam hissi oluştu. Kitaptaki dil kullanımı için ayrı bir parantez açmalıyım yine de. Çok zengin bir Türkçe var. Burada geçen bazı yerel kelimeleri hiç duymamıştım daha önce. Kadınları aşağılayan çok fazla atasözü, deyim ve ifadeyi de unutmamak gerek tabii. Hatta bunun için ayrı bir çalışma yapılmalı. Bu ay, romandaki Irazca karakteriyle Necati Cumalı’nın Zeliş karakteri arasında benzerlik kurarak Us Atölyesi’nde bir konuşma yaptığımı da ekleyerek Fakirt Baykurt bahsini kapatabilirim sanırım. Üçlemenin son kitabı Kara Ahmet Destanı’nı da bir ara okurum umarım.




2. Aslı Serin, Değil: 160. Kilometre’nin şiir kitaplarını yakın markaja almaya karar vermiştim ama 2018’de çok fazla şiir okuyamadım. Tezde şiir çalışınca kurmacaya hasret kalmama bağlıyorum bunu. Neyse konumuza dönersek Değil, Serin’in üçüncü şiir kitabı. Dans Etmesek de Olur isimli ikinci kitaptan başlayacaktım ama baskısı tükenmiş, yayınevi duysun bunu lütfen 😊 Serin’in değişik bir şiir tarzı var. Başta çok yadırgasam da okudukça sevdim,  postmodern diye tanımladığım bu şiirleri. Yeni şiire çok aşina değilim, ama güncel şiiri takip etmek gerek. Sanırım bu çağın getirdiklerinden belki de götürdüklerinden demeli, en çok şiir etkilendi. Bunun sonuçlarını bu şiirlerde görebiliyoruz. Serin’in diğer kitaplarını da okuyup bir şeyler yazacağım etraflıca (ne çok şey yazacağım Allah’ım 😊) Şunu söyleyeyim ilk elden: Bazı yerlerde klişeye düşse de ölüme “naber lan” diyen, hayata ve sisteme kafa tutan amma velakin en çok da feminist söylemi ön plana çıkaran bu şiir, beni etkiledi. Özellikle “Gayret Kuşağı” çok iyiydi. “Aa aynı ben dediğim” dizelerden kısa bir alıntı ise “Aslı Taksimi”nden olsun: 


kendimi üzecek şeyler bulmakta üstüme tanımam
sevdiğim bütün şarkıların beni ağlatmasından
sevdiğim bütün filmlerin sonunda mutlaka bir ölü
ve çoğaltıp abartabileceğim bütün örnekler…


3. Alper Beşe, Kırılgan: Bu sene daha az çağdaş öykücü okusam da özellikle genç öykücülerin eserlerini takip etmeye çalışıyorum. Geçen ay bahsettiğim Melisa Kesmez’den sonra okuduğum Kırılgan’ı dil ve biçim hassasiyeti taşıyan bir kitap olarak Kesmez’in yazdıklarından net çizgilerle ayırabilirim. Bir de Kesmez’in öyküleri çoğunlukla okurda belli duygulanımlar yaratmak üzerine kurgulanmışken Beşe’nin öykülerinde ise edebiyatın ve yazma sürecinin kendisinin temel bir kaygı olarak gözetildiği, “metin” olarak adlandırabilecek öykülerin okurun yorumlarıyla birçok farklı anlam alanlarına çekilebileceği söylenebilir. Bu yüzden hemen kendini açmayan, dikkatle okunması, hatta bir kere daha okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken metinler bunlar. Şiirlere, felsefi eserlere, tiyatro metinlerine yapılan göndermeler de mevcut. Okuru da işin içine katan metinler, onu okuyanı geliştiriyor, eleştirel bir okur olmasını da sağlıyor böylece. Ben kitapta en çok “Kırmızı Şemsiye”, “Sarı Yağmurluk”, “Yeşil Perde” ve “Gri Kravat”ı sevdim. Bu sene daha çok öykü okumak ve üzerine yazmak niyetindeyim. Umarım tembellik etmem. 



4. İsmail Aslan, Eksikten, Oradan: Yine 160. Kilometre’den bir kitap. Bu kitabı Haydar Ergülen’in genç şairlerle ilgili bir yazısında görüp not etmiştim yanılmıyorsam. Kitabı okuduktan sonra yayınevinin şiir tercihleri ile ilgili de belirgin tespitler oluşmaya başladı kafamda aslında ama daha okunacak çok şair var. Bu kitaba bakarsak, bazı güzel dizeler içermesine rağmen genel olarak buradaki şiirleri sevemedim. Kimi yerlerde yüzümüzü güldüren bir mizahi dil veya ironi varsa da çoğunlukla ölüm ve zaman üzerine düşünmenin getirdiği bir karamsarlık göze çarpıyor dizelerde. Politik göndermeleri olan daha sert dizeler de mevcut. Aslı Serin’de olduğu gibi şiiri yapısal ve biçimsel olarak kalıpların dışına atma, hiper metin yaratma çabası seziliyor. Görsel şiirler de var. ”Korkunun ecele bir şeyi keşke.”de “anlamı anlamıyorum. Kalsın” diyerek okurunu “anlam” konusunda uyarıyor olsa da “Toparlanmanın Şiyiri Dir”de “aşırı postmodern” diye not düşmüşüm😊 Neticede  benim için kitabın mısra-ı bercestesi şudur, hatta duvarıma falan asabilirim:


Ben hepinizden çok sıkıldım baktığınızda aslında

Son şiir “Dereotu ve Kaplumbağaların Evhamı”nda da şöyle bitiriyor şiiri Aslan: “Mutlu olmak diye bir şey yoktur.” Ben de not düşmüşüm: YOKTUR. Sonra gel de karamsar olma. 


5. Çiğdem Sezer, Küçük Şeyler Mevsimi: 2016 Fazıl Hüsnü Dağlarca Şiir Ödülü’nü kazanan Sezer, kendi sesini bulabilmiş bir şair. Derdi, duyarlığı, imgeleri ve “küçük şeylere” ince dokunuşuyla kendine tekrar tekrar döndüren şiirler üretmiş. “Yalnızlığın Allahını” duyan kadınlar, masum olmayan çocuklar, herkesin herkesi tanıdığı kasabalar, öğüt veren anneler, hep susan babalar var bu şiirde. “aramızdan hayat geçti”, “küçük şeyler mevsimi” ve “Dina” isimli üç bölümden oluşan kitabın üçüncü bölümünde kutsal kitaplara, başka şiirlere ve tarihi olaylara gönderme yapılan ve bütünlük oluşturan 48 tane şiir var.  Sezer’in şiir geleneğini çok iyi bildiği ve özümsediği de belli. Necatigil ve Asaf Hâlet göndermeleri vardı örneğin. Ben kitaptaki birçok şiiri sevdim ama “Girdap”’tan bir alıntı yapacağım:

kalbimde bir şey var o günlerden kalma
unutup unutup hatırlıyorum
ya herkesten geçiyorum ya hiç kimseden
geçmeyen bir yol gibi kendime çıkıyorum
ani fren yapıyor hayat
harflerle çarpışıyorum



6. Pablo Neruda, Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı: Neruda’nın henüz yirmi yaşındayken yazdığı ve onu hızlı bir biçimde şöhrete ulaştıran bu kitabı, ODTÜ’deki Öykücü’de gezinirken aldım ve hemen okumaya başladım. Her ne kadar Neruda bugünlerde cinsel istismar suçuyla gündemde olsa da aşkı bu şiirlerinde en saf ve erotik hâliyle, kendine özgü eğretilemelerle anlatmış denebilir. 14 Şubat’larda falan aşk mesajı olarak atılası 😊 Ancak ben biraz kederli dizeler paylaşacağım; çünkü Neruda da giderek kavramış aşkın insanı mutsuz ettiğini. Bakın neler de diyor 10. Parçada:

Seni anımsıyordum yüreğim sıkışarak
o bende bildiğin kederle.

Nerdeydin o zaman sen?
Kimlerin arasında?
Neler konuşuyordun?
Apansız niye gelir bilmem bunca aşk bana
Kendimi böyle üzgün, seni uzak bulurken?


7. Marc Augé, Evsiz Bir Adamın Güncesi: Bu senenin beğenilen kitaplarından olan ve “anlatı” türü adı altında yayımlanan Evsiz Bir Adamın Güncesi, yazarın ön sözde belirttiği üzere “etnik-kurmaca” olarak da değerlendiriliyor. Aynı zamanda bir etnolog olan yazar, evsizlik kavramını sorguladığı bu kurmacayı bizzat yaşayarak ve deneyimleyerek yazıyor. Kolayca okunan ve sizi de yerleşik olma fikri üzerine düşündüren bir kitap. Bir anda bitmiş gibi geldi bana ama daha ne anlatabilirdi, o da var tabii 😊 Burada evsizlik bir yaşam felsefesi olarak düşünülüyor. Gelin görün ki ben öyle her şeyimi satıp arabada falan yaşayamam. Ev iyidir. Kendine ait bir oda daha da iyidir. Elin Fransız’ına yakışıyor tabii bu hâller, o ayrı. Onlar otursun uzun uzun hayatın anlamı üzerine düşünsün. Biz daha oraya gelemedik zihnen: “Kesin olan bir şey varsa o da hayatımın dönüm noktasında olduğumdu. Hayatımın dönüm noktası, kalbimi yerinden oynatıyordu ve bu beni mutlu mu ediyordu yoksa umutsuzluğa mı sürüklüyordu, bilmiyordum”. (s. 69)



8. Mercé Rodoreda, Güvercinler Gittiğinde: Latin Amerikalı kadın yazarları okumayı seviyorum. Onların kadınlık hâllerini ve sorunlarını anlatma biçimlerini bizim kültürümüze yakın buluyorum. Özellikle Meksikalıları. Bu mevzuları  Katalanlar nasıl ele alıyor biraz da ona bakalım. Güvercinler Gittiğinde’yi kim olduğunu hatırlayamadığım birinin twitter paylaşımında görmüştüm. Kitabı bayağı övmüştü. Arka kapakta da Marquez üstadın “İç savaştan bugüne İspanya’da yayımlanan en güzel roman” gibi iddialı bir sözünü görünce Alef’ten basılan bu kitabı hemen alıverdim. Başta beni pek sarmadı hikâye açıkçası. Natalia ya da diğer adıyla Colometa’nın (güvercin demek) kocası olacak Quimet’le tanışmasıyla açılan olay örgüsü, belli bir süre dingin bir atmosferde ilerledi. İspanya İç Savaşı’nın başlamasıyla birlikte yaşananların anlatıldığı kısma gelince kurgu hız kazandı. Buradan itibaren Quimet’in askere gitmesi, güvercin yuvasına dönen evi iki çocuğuyla paylaşan ve erkeksiz bir ortamda hayata tutunmaya çalışan Natalia’nın mücadele dolu hayat öyküsü etkileyici bir biçimde anlatılıyor. Natalia adına üzülüyorsunuz ama bence yine kitabın arka kapağında ifade edildiği üzere bir Anna Karenina ya da Madam Bovary kadar güçlü bir edebi figür olamıyor Natalia. Kitabın en güzel yanı Natalia’nın ruh dünyasıyla güvercinler arasında kurulan paralellik. Sonuç: iyi lakin bayılmadım. 


9. Valeria Luiselli, Kalabalıkta Yüzler: Çok iyi kitaplar basan Siren’le çok iyi kitaplar çeviren Seda Ersavcı işbirliğinin sonucu bu şahane kitap, 2018’in de son kitabıydı benim için. Yurt dışında çok okunan ve ödüller kazanan -yine bir Meksikalı- Luiselli’nin bu romanı bizde de çok beğenildi. Ne zamandır kitaplığımda duruyordu; ama yılı güzel bitirmeme vesile olduğu için doğru zamanda okumuşum. Romanda iç içe geçen iki kurgusal zemin var. Birinde iki çocuklu kadın yazarımız, bütün uğraşları içinde her şeye karşın yazı tutkusunun peşinden gidip romanını yazmaya çalışıyor. Kocası da okuyor yazdıklarını, “şurayı değiştir, burada benden şöyle bahsetmişsin olmamış falan” diyor. Kadının yazdığı roman Gilberto Owen adlı bir şairin hayatını anlatan bir roman ancak belli bir noktadan sonra Owen sözü devralmasıyla başka bir romanın yazımına geçiliyor orada. Biraz karışık gibi görünen bu kurmacaları çözmek için bir anda başlayıp bitirin derim, ki zaten çok eğlenceli, elinizden bırakamıyorsunuz. Hayatı edebiyattan yola çıkarak anlayanlar için güzel bir kılavuz bence. Keyifli bir okuma deneyimi. Zihin oradan oraya sürüklenirken siz de oyunun bir parçası oluyorsunuz. Bir de postmodernlere laf atarlar. Alın işte oyun, kurgu, zekâ; hepsi bir arada. Anlayana 😊 Ha bir de kitapta canım Ludwig (Wittgenstein) yine karşıma çıktı. Edebi karşılaşmaları seviyorum.

Nasıl bir romanla karşılaşacağınıza dair ön bilgi olsun: 

“Philadelphia’ya ne zaman gidiyorsun?
                “Önümüzdeki hafta.”
                “Öyleyse niye şimdi toplanıyorsun?”
                “Çünkü öyle yazdın. Bilgisayarını açık bıraktın, ben de yazdıklarını okudum.
                “İyi de sadece bir roman o, yazılanların hiçbiri gerçek değil.” (s. 82).
          



9 Ocak 2019 Çarşamba

Benim Kitaplarım


Aylık Okuma Notları (Ekim, Kasım)





1-2-3. Melisa Kesmez, Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz, çok okunan ve övgü alan bir öykü kitabı olmuştu. İsmiyle de dikkat çeken kitabı okumak ne zamandır aklımdaydı. Üstelik öğrencilerimden de ismini birkaç kere duyunca merakım artmıştı. Ancak henüz ilk öykülerden itibaren Kesmez’in öykü kurgusunda, dilinde ve duygu aktarımında bazı sorunlar olduğunu fark ettim. Kitabı bitirdikten sonra fikrim değişmedi. Bu öykülerde bu kadar kusur varken neden kimse eleştirmedi sorusu kafama takınca yazarın diğer iki öykü kitabını da okumaya karar verdim. Bunu bu kadar merak etmesem Bazen Bahar’la Nohut Oda’yı okumazdım sanırım. Üç kitabı da bitirince bir eleştiri yazısı yazdım. Dileyenler K24’e bakabilir. Bu yazıyı yazmamın iki amacı vardı. Edebiyat ortamının çok da anlam veremediğim gruplaşmaları nedeniyle bazı yazarların eleştiriden muaf tutulması ve sürekli olarak “bizde eleştiri yok” diyenlere yalnızca metinden ve edebi değerden hareketle de eleştiri yazılabildiğini gösterebilmek. Yazı amacına ulaştı mı bilmiyorum. Güzel geri dönüşler aldım; ama hâlâ “eleştiri yok ki” şeklindeki yakınmalar devam ediyor gördüğüm kadarıyla. Bence de nitelikli eleştiri çok az var ama abartılı bir biçimde hiç olmadığını söylemek de yanlış.


4. Virginia Woolf, Orlando: Okuduğum için kendimi şanslı hissettiğim kitap. Woolf okumaya biraz geç başlasam da onun dünyası ve duyarlığı bana çok hitap ediyor diyebilirim. Orlando, zor ve sindirilerek okunması gereken bir kitap olsa da okurunu oldukça geliştiriyor bence. Fantastik unsurlar içeren roman, soylu bir aileden gelen Orlando’nun 400 yıllık bir zaman dilimini içine alan biyografisi. Woolf’un âşık olduğu kadın Vita Sackville-West'ten esinlenerek yazdığı ve ona ithaf ettiği kitap, hem kadın hem de erkek bedeninde yaşamını sürdüren, farklı coğrafyalara yolu düşen Orlando’nun hayat hikâyesi üzerine kurulu. Müthiş şiirsel bir dille yazılmış ki Orlando’nun en büyük tutkusu da şiir yazmak zaten. Yazıyla büyük bir hesaplaşma içine giren kahramanımız, birçok olay yaşasa ve zaman zaman yazmaktan uzaklaşsa bile hep yazıya dönüyor. Woolf’un keskin kalemiyle dönemin edebiyat ortamına yönelik eleştiriler de bulmak mümkün romanda. Bunun dışında Viktorya dönemi eleştirisi, cinsel kimliklerin sorgulanması, toplumsal cinsiyet, doğa, evlilik, aristokrasi vb. birçok izlek, Woolf’un cesur kaleminde çok iyi işlenmiş konulara dönüşüyor. Mutlaka okunmalı dediğim romanlardan.




5. Dag Solstad, Mahcubiyet ve Haysiyet: Bilmem Norveçlilere bayıldığımı söylememe gerek var mı artık? Yıl boyunca okuduğum kitaplarda Norveç edebiyatına olan ilgimden bahsettim. Bu kitabı gördüğümde hemen okumam gerek dedim ama bir türlü bulamadım kitabı. Nihayet İstanbul seyahatim sırasında kitabı bulunca çok sevindim. Sanırım önce pek kimsenin dikkatini çekmedi, ilk baskısından sonra yeni baskısı yapılmadı bir süre. Sonradan çok okunur oldu, hatta yıl sonu listelerinde en iyi kitaplar arasında en üst sıralarda yer aldı. Tabii yine ilk keşfedenlerden biri bendim sanırım 😊

Mahcubiyet ve Haysiyet, lisede edebiyat öğretmenliği yapan Elias Rukla’nın kısa ama etkileyici hikâyesi. Rukla, derste Henrik İbsen’in bir metnini işliyor olay örgüsünün başlangıcında. Dersten çıktıktan sonra bir kırılma anı yaşıyor, elindeki şemsiyeyi parçalıyor, ona bakan öğrencilere küfür ediyor ve okulu terk ediyor. Bundan sonra Elias’ın hayatını ve geçmişini sorgulamasını okuyoruz. Yine usul usul ilerleyen bir akış ve okuru sorgulatan sade ama eleştirel bir üslup. Elias, modern hayatın getirdiği yaşam biçimini sorgularken özellikle günümüzde “söyleşme eyleminin” sona erdiğinden bahsediyor. İletişimsizlik, yalnızlık ve yabancılaşma temalarının merkezde olduğu bir modern dönem romanıyla karşı karşıyayız yine. Yazar, çok yeni bir şey yapmamış roman sanatı adına ama Mahcubiyet ve Haysiyet, son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan kesinlikle. Elias’la aynı mesleği yapmamız ve onun düşündüğü şeyleri zaman zaman benim de düşünmem kitapla duygusal bir bağ kurmama da neden oldu tabii. Düşünceli okur kimliğinden uzaklaşmadan, duygusal okur olmayı da ihmal etmiyorum yani. Kitapla ilgili ayrıntılı görüşlerim için de Oggito'ya başvurunuz lütfen. 


6. Richard Yates, Yalnızlığın On Bir Hâli: Sessiz Sahil’den sonra okuduğum ikinci Yates kitabı. Yates’in üslubunu çok seveceğimi tahmin etmiştim zaten okumadan önce de. Yüz Kitap tarafından basılan bu öykü toplamını da çok sevdim. Adından da anlaşılacağı gibi yalnızlık teması etrafında kurgulanan öykülerde çocuklar, savaş gazileri, tüberküloz hastaları ve yazar adayları başta olmak üzere Amerikan banliyölerinde yaşayan insanların hayatları hikâyeleştirilmiş. Yates, birçok yerde Amerikan banliyölerini anlatan yazar olarak tanıtılıyor zaten. Kendi bildiği bir ortamı resmederken çok gerçekçi ve sahici bir öykü evreni yaratmış bence. Öykü sanatıyla yakından ilgilenenler bu kitabı mutlaka okumalı. Özellikle atmosfer ve karakter yaratma konusunda ders olarak okutulabilecek öyküler var. Ben “Yapı Ustaları” ve Köpekbalıklarıyla Boğuşan Adam” öykülerini çok sevdim. Her iki öyküde de yazma tutkusunun insanın hayatını nasıl yönlendirdiği -veya mahvettiği de denebilir- anlatılmış. Öyküler, buruk bir tat bıraksa da okunmaya değer. Yates’in yazarlık kariyeri de biraz burukluk içeriyor aslında. Eserleri eleştirmenler tarafından sıkça övülse de okuruna ulaşamamış pek. Ben Yates okumaya devam edeceğim için yakında iki kitabını da burada görebilirsiniz.


7. Ertuğ Uçar, Yalnızlığın On Yedi Türü: Bu kitabı okuma nedenim -çok sık yaptığım bir şey olmasa da- ismi. Yates’in kitabını internet kitapçılarında araştırırken sanırım isim benzerliğinden dolayı bu kitap çıkmıştı karşıma. Bu nedenle Yates’in hemen ardından okudum. Her biri deniz fenerinde geçen öykülerden oluşan ilginç bir kitaptı. Deniz fenerleri, yazarın özel ilgi alanıymış. Bunların tarihi, varoluş sebepleri, yapım teknikleri, burada yaşayanlar hakkında çeşitli araştırmalar yapıyormuş. Kitapta çeşitli deniz fenerlerinin çizimleri de bulunuyor. Öykü sanatı açısından beni çok tatmin ettiklerini söyleyemeyeceğim; ama böyle bir tematik kitap hazırlama fikri orijinal. Denizi de deniz fenerleri de pek sevmem ben, bu konulara ilgi duyanları daha çok tatmin eder belki de kitap. Deniz feneri bekçilerinin anlamsız bekleyişi, Dino Buzzati’nin Tatar Çölü’nü hatırlattı bana. Bir de Pelin Esmer’in Gözetleme Kulesi filmini. Bu ikisi de fazladan tavsiyeler olsun.



8. Wilhelm Genazino, Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk: Adını son zamanlarda sıkça duyduğum Genazino’nun ikisi Jaguar’dan biri Ayrıntı’dan olmak üzere üç kitabı basılmış ülkemizde ama yazar, oldukça üretken biri. Aslında üretkendi demem gerek; çünkü ben bu kitabı bitirdikten kısa bir süre sonra vefat etti Genazino. Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk’ta felsefe doktorası yapan; ancak bir çamaşırhanede organizasyon müdürü olarak çalışan 41 yaşındaki Gerhard Warlich’in hayat, ilişkiler, evlilik, çocuk sahibi olma, yalnızlık ve tabii olmazsa olmaz yabancılaşma gibi konulardaki sorgulamalarını içeren öyküsünü okuyoruz. Romanda çok fazla olay ve kişi yok. Daha çok Gerhard’ın gözlemleri ve monologları üzerinden ilerliyor hikâye. Genazino’nun keskin gözlem gücü, nesnelerin ardındaki gerçeği ifade edişi ve felsefi çıkarımlar yapılabilecek düzeydeki düşünce temrinleri çok başarılı bence. Son zamanlarda okuduğum yazarlar arasında büyük benzerlikler olsa da Genazino’da orijinal bir taraf bulabildim. Kendimi çok da mutlu hissetmediğim bir dönemde okuduğum için beni biraz sarstığını söyleyebilirim ama yorumlardan anladığım kadarıyla herkes kendini ve yaşamını sorguluyor Genazino okuyunca. Mesela bakın ne diyor Genazino:

“Ama hayattaki en önemli tecrübelerimden biri, şimdiye kadar kapıldığım kaygıların hemen hemen hepsinin lüzumsuzluğunun ya da anlamsızlığının er ya da geç ortaya çıkması. Bu yüzden, hayat tarafından kandırıldığım duygusu içindeyim. Birbiri ardına sökün eden kaygıları hayat tecrübemle savuşturmaya çalıştım bir süre: Defolun gidin adi serseriler, tamamen gereksiz olduğunuzu biliyorum! Ama işe yaramadı, sövüp saymam para etmedi. İstesem de istemesem de endişelenmeyi sürdürdüm. “(s. 86)



9. Yaşar Kemal, Yılanı Öldürseler: Çok karamsar şeyler okuyorum, biraz Yaşar Kemal okuyup kendime geleyim dedim, yine olmadı 😊 Bu sefer de toplum baskısıyla annesinin katili olmak zorunda kalan dokuz yaşındaki Hasan’ın hikâyesi çarptı beni. Hikâyesini bildiğim ama okumadığım bir Yaşar Kemal anlatısıydı.  Yaşar Kemal edebiyatında ayrı bir yeri olan çocukların nasıl çocuk olamadıklarını, küçük yaşlardan itibaren toplumsal kabullerin içinde yetiştikleri için kendileri kalamadıklarını çarpıcı bir destan diliyle anlatıyor Yaşar Kemal. Her zamanki gürül gürül Türkçesi ve büyülü benzetmeleriyle. Bence onu anlatmak için çok fazla bir şey söylemeye gerek yok. Her zaman okunması gereken büyük bir yazar ve aydın Yaşar Kemal. Birkaç kere katıldığım Yazıdan Söze adlı radyo programında Yaşar Kemal üzerine konuşmak da hayatımda iz bırakacak değerli anlardan biri oldu 2018'de. 


10. Neval El Seddavi, Sıfır Noktasındaki Kadın: Metis’in en çok baskı yapan kitaplarından biri olan bu eser, bende büyük bir merak uyandırmıştı ama bitirdiğimde çok da etkilenmediğimi söyleyebilirim. Mısırlı fahişe Firdevs’in idam edilmeden kısa bir süre önce ölüm hücresinde bir gazeteciye anlattığı hayat hikâyesi bu kısa romanın kurgusunu oluşturuyor. Gerçek bir hikâyenin anlatıldığı kitabın başındaki yazıda da belirtilmiş. Hikâyesi çarpıcı belki ama Seddavi’nin çok da büyük bir yazarlık yeteneğine sahip olduğu söylenemez bence. Kitap Orta Doğu’da kadın olmanın zorluklarını içten ve sansürsüz bir dille anlattığı için bu kadar okunuyor sanırım. İnsan hakikaten Firdevs için üzülüyor. Çocukluğundan kadınlığını idrak ettiği yaşa kadar geçen sürede başına gelmeyen kalmamış. En çok da en yakınları tarafından mağdur edilmiş. Çünkü Louis Aragon’un şiirine gönderme yaparak söylersek, göğsümüze bastırırken kırıyoruz en sevdiklerimizi. Her yönüyle zor bir hayat. 

Bu arada önerilerimden hareketle kitapları okuyanlar vardır umarım. Yoksa Oğuz Atay tavrıyla, "ben buradayım sen neredesin ey blog okuru" diyeceğim :) Aralık ve Ocak okumalarında görüşmek üzere, iyi edebiyatlı bir 2019 yılı dilerim. 

25 Aralık 2018 Salı

Kerem Işık'tan "Kılçıksız Sanat"


“Kılçıksız Sanat”, Kerem Işık’ın üçüncü öykü kitabı Iskalı Karnaval’da (2015) yer alan sekiz öyküden biridir. Kitabın ilk öyküsü “Kalbi Büyüyen Adam”ı dışarıda bırakırsak Iskalı Karnaval’ın tematik bir bütünlüğe sahip olduğu söylenebilir; çünkü öykülerin hepsi birer distopya şeklinde kurgulanmıştır. Distopyalarda otoriter devletlerin insanlar üzerindeki baskısıyla yaşamsal varlığımızı tehdit edebilecek açlık, susuzluk gibi olası sorunlar, genellikle uzak bir gelecekte anlatılır. Burada ise yakın bir geleceği, hatta bugünü okuyoruz. Öykülerde zaman kavramı çok belirgin bir şekilde verilmese de Kerem Işık, bizi günümüzden çok da uzağa götürmüyor.

“Kılçıksız Sanat”ın olay öyküsü şöyle özetlenebilir: Yazar Yunus Bey, üç senedir üzerinde çalıştığı öykü dosyasını sansür kurulunun beğenisine sunmak için SANKİ tarafından mülakata çağrılır. Öyküde bu mülakat sırasında yaşananlar konu edilir. Sansür Kurulu İdaresi anlamına gelen SANKİ; ülke çapında yayımlanacak bütün dergileri, kaynak kitapları ve edebî metinleri denetimden geçiren bir kurumdur ve beş memur tarafından idare edilir. SANKİ’nin
Kılçıksız sanattır halkın hak ettiği
Sıkı bir denetimle mümkündür SANKİ! (s. 80).[1]

şeklindeki sloganı kurulun varlık amacını açıklar gibidir.

 “Kılçıksız Sanat” öyküsünde karşımıza çıkan “SANKİ, SERÇE” gibi kısaltmalar kitaptaki diğer öykülerde de vardır. Bu kısaltmaların ne anlama geldiği öykünün içinde ya da sayfa altlarındaki dipnotlarda açıklanır. Kerem Işık, George Orwell’ın ünlü distopyası 1984’teki gibi yeni kavramlar üretmiştir. Orwell, 1984’te “yenisöylem”, “çiftdüşün”, “yokkişi”, “yüzsuçu” gibi özgün kelimelerle orijinal bir kurgu dünyası yaratmıştır. Bunlar, distopik metinde kurgulanan hayalî dünyanın nasıl bir sistemle yönetildiğine işaret edecek şekilde tasarlanır.

Sansür kurulunun genel merkezi gösterişli bir binanın yirminci katındadır. Yunus Bey, öncelikle bekleme odasında ilk roman dosyasıyla mülakata gelen; ufak tefek, kumral, çekici bir kadınla konuşur. Bu kadının öyküde önemli bir işlevi yoksa da öykünün sonunda tekrar ortaya çıkacaktır. Anlatıcı, mülakat odasına girdiğinde mekânın tasviri yapılır. Odanın duvarlarına iktidar partisi döneminde gerçekleştirilen çeşitli projelerin posterleri ve reklam ilanları asılıdır. Burada yaratılan soğuk ve kasvetli ortam, mekân-insan ilişkisinin canlandırılmasına yaradığı gibi distopik metinlerdeki mekân tasarımına da uygundur.

Öyküde kahraman anlatıcı konumunda olan Yunus Bey, kitapları yayımlanmış deneyimli bir yazardır ve en son beş yıl önce bir mülakata girmiştir. Mülakat sırasında beş memur, Yunus Bey’e Bir Tuhaf Boşluk isimli öykü dosyasına dair sorular sormaya başlarlar. Her açıdan tuhaf ve rahatsız edici bir konuşma olur aralarında. Öncelikle yazara neden kitap yazdığı sorusu yöneltilir. Ardından kitabın içeriğiyle ilgili yorum ve tespitler yapılır. Örneğin Yunus Bey’in öyküleri biraz karamsar bulunduğu için eleştirilir; çünkü “halkımızın dertlenmeye değil, neşelenmeye ihtiyacı var”dır (s. 84). Ayrıca kitaptaki “Süslü cümleler. Yabancı uyruklu kelimeler. Tanımlanamayan ifadeler. Uzayıp giden ve bir türlü sonuca ulaşmayan fikir salataları…” (s. 85) halkın beğenisine hitap etmez.  Bu noktada anlatıcının ruh hâli üzerinde durmak gerekir. Olay örgüsünün başlangıcında mülakata çağrıldığı için sevinen anlatıcı, olan biteni şaşkınlıkla izler ve ne diyeceğini bilemez. Önceki deneyimlerinden dolayı iyi bir iş çıkartacağını düşünen Yunus Bey, hayal kırıklığına uğrar. Zaman içinde kurumun yapısında değişiklik yapılmış, kitaplara yapılan “müdahale”ler farklı bir noktaya ulaşmıştır. Devlet otoritesinin temsilcisi konumunda olan bu beş memur, düşünce özgürlüğünü baskı altına alırken otoritenin sanata ve sanatçıya bakış açısını da yansıtmış olur.

Kerem Işık, bu öyküde ülkemizde son yıllarda giderek daha da büyük bir sorun hâline gelmeye başlayan sansür konusuna odaklanmıştır. Bu mekanizmanın nasıl işlediği ve yaratıcılığı ne ölçüde etkilediği meselesi, bu hikâyenin yazılma amacıdır denilebilir. Sinemada, televizyonda, internette uygulanan sansür genel bir sorundur; ancak burada kitabın türüne de uygun düşen bir şekilde öykü özelinde işlenmiştir. Iskalı Karnaval’daki diğer öykülerde modern hayatın ve kapitalist sistemin hayatımızı nasıl kısıtladığı günlük hayatın akışı içinde, sıradan olayların aktarımıyla anlatılırken bu öyküde sistem ve çıkmazları, sanatsal üretim ile sanatçının özgürlüğü gibi başlıklar altında ele alınır. Burada okurun üzerinde düşünmesi gereken birkaç soru ortaya çıkabilir: 1) Yazar, yazma edimini gerçekleştirirken ne kadar özgürdür? 2) Sansür ve otosansür yaratıcılığı nasıl etkiler? 3) Editörlük kurumu nasıl işler? Editörün metne müdahale sınırları nereye kadardır?

Kitap sansürü ve yasaklarının tarihi oldukça eski dönemlere uzanır. Devleti yönetenler siyasi, toplumsal, dinî ya da ahlaki gerekçelerle kendi anlayışlarına uygun bulmadıkları kitapları ve yazarları cezalandırmıştır. Örneğin Mahmut Makal’ın Bizim Köy (1950) romanı Anadolu köylerinin yoksulluğunu yansıttığı ve komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yasaklanırken Harper Lee’nin ırkçılığı eleştiren romanı Bülbülü Öldürmek (1960), Amerika’da bir dönem ırkçı bir roman olarak değerlendirilmiştir. Lewis Carroll’ın Alis Harikalar Diyarında (1865) eseri ise Çin’in bir eyaletinde insanlarla hayvanları eşit gören bir kitap diye nitelendiği için sakıncalı bulunmuştur. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Zira muhalif düşüncelere ve yazılı ürünlere yönelik baskı, devlet mekanizmasının varlığını devam ettirmesine yarar.

“Kılçıksız Sanat”ta kahramanımız uğrunda uykusuz geceler geçirdiği, tek bir kelimesi için saatler harcadığı bir eserin kurul tarafından kabul edip edilmeyeceği kaygısını taşırken, yazar da kendi yazma sürecini düşünmektedir. Dolayısıyla kurguda bir oyun olduğu söylenebilir. Kerem Işık, öyküde bir üst-kurmaca gerçekliği yaratarak öykünün iletisini farklı bir bağlamda da okuyabilmemizi sağlar. Edebiyatta sansür meselesini kendi yaratıcılığının ürünü olan bir kurgu içinde düşünürken bir yandan da o kurguyu yazmaktadır. SANKİ memurlarıyla Yunus arasında geçen diyaloglar da üst-kurmacanın varlığını doğrular niteliktedir.

Yazarın ayrıntılara önem veren dikkatinin ve hayal gücünün etkisiyle ortaya çıkan  fantastik kurgu, giderek absürt bir “gerçeğe” dönüşür. Memurlardan biri olan Ragıp Bey, Yunus Bey’in çabası boşa gitmesin diye kitabın uygun bir editoryal çalışmayla kurulun standartlarına uygun hâle getirilmesini önerir. Standartlara uygunlukla otoritenin beklentisini karşılayan bir kitabın yazılması kastedilir hiç şüphesiz. “SERÇE” yani Serbest Çağrışımlı Editörlük sistemi, öykülerdeki konuların çağrışımlardan hareketle yeni öyküler yazmayı amaçlar.  

Kitaptaki tüm öykülerde kullanılan iki anlatım tekniği “Kılçıksız Sanat”ta da vardır: ironi ve mizah. Memurlar Yunus Bey’in yazdıkları üzerine konuşurken aslında edebiyattan ne kadar anlamadıklarını da açık eder ve komik duruma düşerler. Örneğin memurlardan biri kitaptaki öyküleri okurken dört tane soda içme ihtiyacı hissettiğini söyler. Öykünün sonunda kahramanımız da içinde bulunduğu durumun tuhaflığını kanıksayacak ve öykü yine ironik bir şekilde sona erecektir. Henüz basılmayan kitapların yasaklandığı, “sakıncalı” kitapları çeviren çevirmenlerin gözaltına alındığı, uygun bulunmayan şiir dizelerinin ders kitaplarından atıldığı bir dönemde güncel bir soruna değinen “Kılçıksız Sanat” öyküsü, tekrar tekrar okunmayı ve üzerine düşünmeyi hak eden bir öykü olarak dikkati çeker.



[1] Yazıdaki tüm alıntılar bu kitaptandır: Kerem Işık, Iskalı Karnaval, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015.

22 Aralık 2018 Cumartesi

DOĞU LONDRA ve SOKAK SANATI

İngiltere’nin çokkültürlü yapıya sahip başkenti Londra, sokak sanatçılarının sanatlarını özgürce icra edebildikleri bir yer. Sokak sanatının çeşitli türlerine Londra’nın hemen hemen her bölgesinde rastlayabilirsiniz; ancak çoğunlukla alt gelir grubunun ve göçmenlerin yaşadığı, kentin doğusunda yer alan Shoreditch ve Brick Lane gibi gettolar, son birkaç yıldır dünyanın çeşitli yerlerinden gelen sokak sanatçılarının uğrak yeri haline gelmiş durumda. Bu bölgelerde duvar resimlerinin ve graffitinin pek çok örneğiyle karşılaşmak mümkün. Binaların farklı yüzeylerini, kapıları, duvarları ve lokanta girişlerini çeşitli boyutlardaki resimlerle dolduran sanatçılar, Shoreditch ve Brick Lane sokaklarını neredeyse bir açık hava galerisine dönüştürmüşler.

Sokak sanatına duyulan ilginin artmasıyla birlikte bu bölgelerde "Street Art London" adı verilen yürüyüş turları düzenlenmeye başlamış. Genellikle sokak sanatçılarından birinin rehberlik ettiği bu turların süresi iki ilâ dört saat arasında değişiyor. Bu sokakları kendiniz de gezebilirsiniz; ancak rehberler graffitiler ve sanatçılar hakkında ayrıntılı bilgiler verdikleri için turlara katılmak daha keyifli. Yürüyüş sırasında katılımcılara Shoreditch’te sanatçıların beraber çalıştıkları atölyeyi ve buradaki graffiti malzemelerini görme imkânı da sunuluyor.

Sanatın kapalı kapıların ardında değil, sokakta yapılması gerektiği fikrinden doğan graffitinin sanat mı yoksa vandalizm mi olduğu tartışılan bir konu olsa da politik sorunlara dikkat çekmek için bir tür protesto biçimi olarak kullanılan sokak sanatının son zamanlarda tekrar itibar kazandığı söylenebilir. Graffiti yapmak yasal olmadığı için sistemle derdi olan ve politik çizimleriyle tanınan sokak sanatçılarının birçoğu isimlerini gizlemeyi tercih ediyor. Sanatçılar resimlerinin altına attıkları imzalarla, motiflerle ya da takma adlarla tanınıyor. Bu tarz sanatçılar genellikle geceleri gizli çalışırken sokak sanatının günlük hayatın bir parçası olarak görüldüğü Londra ve Buenos Aires gibi şehirlerin bazı bölgelerinde ise gündüz de rahatlıkla çalışılabiliyor. Üstelik yanlarından geçen insanlar da onların çalışmalarını izleyebiliyor. Bu bölgelerde sanatçıların çalışmalarını örgütler ya da dernekler destekliyor. Sokak sanatı aynı zamanda kolektif bir çalışma biçimi. Kimi sanatçılar, projelerde veya festivallerde bir araya gelip bir süre birlikte çalışabiliyor. 

Sokak sanatçılarının birçoğu dünya çapında tanınıyor. Bu sanatçıların en ünlüsü İngiliz Banksy. Savaş karşıtı, çevreci çizimleri ve politik sloganlarıyla tanınan Banksy’nin gerçek kimliği bilinmiyor. Banksy’nin çalışmalarına öyle büyük bir ilgi var ki resimleri, kimi zaman bulundukları yerden taşınıp yüksek fiyatlara satılıyor. Banksy’nin bu kadar meşhur olmasını eleştiren ve onun çizimlerinin üzerine kendi resimlerini yapan sanatçılar da var. Shoreditch’te birkaç duvarda Banksy’nin tahrip edilmiş birkaç resmini de görebilirsiniz. Banksy dünyadaki farklı kentlerin duvarlarına yazdığı “This wall is a designated graffiti area” yazısıyla da tanınıyor. Banksy bu yazıyla meslektaşlarını çizim yapmaya davet ediyor. Shoreditch’te çekilen aşağıdaki fotoğrafta Banksy’nin graffitisinin yanına başka graffitiler çizildiğini görebilirsiniz. Bu sokağın tamamı rengarenk çizimlerle dolu ve insanlar bu resimlerin önündeki banklara oturup içkilerini yudumluyorlar.


egoistokur sokak sanati graffiti sibel yilmaz 2

egoistokur sokak sanati graffiti sibel yilmaz 1

Sokak sanatçılarının birçoğu hayatları boyunca dünyanın farklı yerlerine gidip kentlerin sokaklarını sanatla dolduruyor. Düzenli bir hayatı olan sokak sanatçıları olsa da sanatçıların birçoğu evsiz. Bu fotoğrafta görülen evsiz sanatçı John Dolan, bugünlerde Doğu Londra’nın en ünlü sokak sanatçısı. Her gün köpeğiyle birlikte Shoreditch High Street’te gözüne kestirdiği bir köşeye oturan Dolan, özellikle son yıllardaki gelişimiyle Londra’nın yükselen değerlerinden biri haline gelen Shoreditch’in değişen yüzünü çizimlerine yansıtıyor. Eğer bu aralar yolunuz Londra’ya düşerse 19-26 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek "George the Dog, John the Artist" isimli proje kapsamında Dolan’ın diğer ünlü sokak sanatçılarıyla birlikte yaptığı eserlere göz atabilir, Dolan’la konuşma imkânı bulabilirsiniz.


egoistokur sokak sanati graffiti sibel yilmaz 8

Bu resim, eserlerinde sürrealist imgeleri kullanan Arjantinli sokak sanatçısı Martin Ron’a ait. Davet üzerine Londra’ya gelen sanatçı, bu çalışmayı sekiz günde tamamlamış. Ron, "David and Goliath" adını verdiği bu çalışmayı tasarlarken İngiltere başbakanı David Cameron’ın porsuklar hakkında yaptığı bir konuşmadan ilham almış. Ağustos ayında çizilen bu duvar resmini birkaç ay sonra göremeyebilirsiniz. Çünkü dünyanın farklı yerlerinden gelen sanatçılar, önceden çizilmiş bir resmin üstüne yenisini yapıyorlar. Böylece duvarlardaki resimler birkaç aylık aralıklarla değişmiş oluyor. Sokak sanatının geleneği bu bir anlamda. Politik içerikli çizimler ise genellikle kent meclislerinin kararıyla siliniyor. Sokak sanatı kendini sürekli yenilediği için buradaki resimleri Shoreditch ve Brick Lane’de göremezseniz sakın şaşırmayın.

Gerçek kimliğini gizlemeyen ve ürünlerini galerilerde satışan sunan sanatçılardan biri de Christiaan Nagel. Nagel, Londra’nın yüksek binalarının ve duvarlarının üzerine yerleştirdiği farklı renkteki mantar tasarımlarıyla tanınıyor. Poliüretan, fiberglas ve paslanmaz çelikten yapılan bu mantarlar, canlı renklere boyanıyor. Londra sokaklarında -özellikle Doğu Londra’da- gezintiye çıktığınızda dikkatlice bakarsanız çok sayıda mantar görebilirsiniz Arzu edenler sanatçının internet sitesinde satışa sunulan mantar desenli gömleklerden satın alabilir. 

egoistokur sokak sanati graffiti sibel yilmaz 7


egoistokur sokak sanati graffiti sibel yilmaz 6


Dscreet isimli Avustralyalı sanatçı ise baykuş çizimleriyle tanınıyor. Dscreet ile birlikte RUN, Thierry Noir, Pablo Delgado, Zomby, Rowdy gibi dünya çapında tanınmış sokak sanatçılarının çalışmalarını Salted Prints adlı bir şirket destekliyor. Bahsi geçen sanatçılar 2012 yılından beri bu şirketin maddi desteğiyle Shoreditch’in duvarlarını boyuyorlar.


egoistokur sokak sanati graffiti sibel yilmaz 4

egoistokur sokak sanati graffiti sibel yilmaz 3

Uzun yıllar boyunca sokaklarda yaşadıktan sonra bir hostele yerleşen Stik takma adlı sanatçı ise yaklaşık on yıldır yukarıda gördüğünüz "Stik people" adını verdiği çizimleriyle tanınıyor. Bu çizimlerin farklı versiyonlarına Londra sokaklarının yanı sıra mağazaların kepenk ve duvarlarında da rastlayabilirsiniz. Son zamanlarda Shoreditch ve Hackney Wick bölgesini bu çizimlerle süsleyen Stik, çift cinsiyetli olan Stik people’ı yaratırken insanların yürürken gösterdikleri davranış biçimlerinden ilham almış. Konuşmadan ve yazıdan önce insanların beden diliyle anlaştıklarını söyleyen sanatçı, basit formlu bedenler çizmekten zevk alıyor. Duvarlardaki resimlerin çeşitli nedenlerle zaman içinde değişime uğradığını söylemiştim. Sanatçılar bazen çizimleri üzerinde de değişiklik yapabiliyor. Stik’in "Art Thief" adını verdiği çalışması buna iyi bir örnek. Stik, çizimi ilk yaptığında camda gözüken küçük Stik people aylar sonraki yeniden çizimde büyük Stik people tarafından çalınıyor. Böylece Stik kendi eserini dönüşüme uğratarak yeniden yaratıyor. Resmin ilk hali için şu linke bakabilirsiniz…

1958 doğumlu Fransız Thierry Noir, 1984 yılında diğer bir sokak sanatçısı Christophe Bouchet ile birlikte her türlü tehlikeyi göze alarak Berlin Duvarı’nı boyamaya başlamış. Berlin Duvarı’nı süslemekten çok, politik bir mesaj vermeyi amaçlayan Noir’in çizimleri Duvar’ın yıkılmasından sonra özgürlükçü hareketlerin simgesi haline gelmiş. Stik gibi tek bir formu çizmeyi tercih eden Noir’in resimlerini bugün dünyanın farklı yerlerinde görebilirsiniz.


egoistokur-sokak-sanati-graffiti-sibel-yilmaz

Sizlere ilk kez Doğu Londra’da karşılaştığım ve daha önce hakkında bilgi sahibi olmadığım sokak sanatı ve sanatçıları hakkında kısaca bilgi vermeye çalıştım. Şüphesiz ki hayatın ve sanatın kaynağı sokaklarda. Sokağa çıkmadan önce Londra’daki sokak sanatı hakkında bilgi edinmek isterseniz aşağıdaki adresi ziyaret edebilirsiniz:

 https://streetartlondon.co.uk/


Bu yazı 2013'te egoistokur.com'da bu hâliyle yayımlanmıştı. Aşağıya çektiğim fotoğraflardan bazılarını da ekliyorum. Bir o kadar daha var albümümde.